Çarşamba, Temmuz 08, 2009

SEYİR


Pek bir sıkıntılıysam böyle gecenin bir vakti eğer
Bilinsin vardır içimi sıkan birşey illa ki kayda değer...
Bomboş bir kalabalıkta dolaşırmışcasına meğer
Bir şelalenin gürültüsünde gibi,zaman akıp geçer.

Zaten yanlızız en kalabalıkken bile
Zaten gönlümüzün gözü yansımıyor ki dile
Gözümüz lokmalarda,hep diğerlerinde
Zaten herkesin bakışı içten,
(Herkesin ki göründüğü gibi değil yani)
Öyleyse gerçek yaşam sızı olmuyorsa biyerlerinde
Son mısraları da oku hisset derinlerinde...

Gözünün gördüğü yüreğinin içinde değil ki
Hayvanın bile yemek için bekliyor ölmeni
Yemek için söz dinliyor,karşılıklı sevgisi
İnsan hayvan,dünya dediğin şey doğa
Kim kimin hakkını yese,kim kimi boğsa...
Ah doğa(tanrı) da insandan olsa,doğaya doğsa
Sorardı bu amatör şair;
Nedir bu işkenceden aldığın keyif
Karşısına çıkıp konuşsa...
Belki bazılarının zoruna gider
Bu sözler birilerine ağır gelir
Belki de anlayan vardır
Zaten anlaşılmamaktan dertli
İşte o amatör şairden nacizane bir şiir...

Salı, Temmuz 07, 2009

Bu gün Her Nasılsa Böyle

Yazmak resim yapmaktır. Bir nevi kaçıştır hayattan. Hatta sevaptır. Okumak da, yazmak da. O zaman bunları bil de benimle tartış. Kardeşimsin. Ama böyle olmaz. Beni de düşün. Ben de senin kopyan değilim zahar. Bana da günah! Tamam acı istedim. Fakat, kendini de düşün. Seni seviyorum. çünkü. Sana da günah! Bak, ben acıyı severim amma çektirene çok pis çektiririm.

Küfür... Gülücükler... Kahkaha... Sitem...

Tamam ne istersen onu yap. Uzatmak lüzumsuz. Çık git! Hadi o zaman. Sen tek misin? Sen aslında bensin. Boş vakitlerimsin. Hepimsin sen. Abartma. Tamam. Öldür öldüreceksen. Uzatma dedik ya! Yoksa ben kararımı verdim. Öleceksin sen yoksa! Tertemiz. Sen de istersin çünkü aslında burası kirli

...

Kafamda bir soru soru işareti, sorularrr sorulaarr. Cevapsız sorular kanınla cevap bulacak. Yanıtlanacak. Ben de, sen de. Ama sıra vardır. Ben bununla hakkımı ararım. Gel de seni.. Neyse. Bayramlık bir ağzım bırakalım da öyle kalsın. Çok konuşmasın. Laf yapmasın. Unutulsun gitsin. Otursun oturduğu yerde kalkmasın. Dedikodu nu? Hiç yapmasın. Uzattıkça uzatmasın!

Aklımda Kalmasın (Selamlar!)

Geldim. Bitirdim işleri. Kendim için de. Aslında. Herkes mutlu olacak diye bu sonuçtan. Otururum. Güzel geliyordu. O yüzdendi. Tüm hayalime varıncaya kadar yaptıklarım zorluk zaten. Hayattayız ya. Mecbur olduğumuzda. Olağan oldu. Sorun değil. Gelirim ben de. Seninle olmak çok güzel de ondan. Ne zaman? Söyle gelirim. Acı vereceksen bana. Gelirim. Tatlı acılarından tattır bana. Hayat ya. Gelirim.

Bakma bana öyle derken bakmanda sorun olmayacağını kabul ediyordum. Sonra nedense bir an durakladım. Esinti uçurmasın çabalarımı diye. Çok çabaladım. Oturdum. Baktım. İzledim. Gördüm orada olduğunu. Düşündüm. Yakaladım seni. Korkmadan devam ettim. Sen de oradaydın. Bana iyi bak. Dinle beni. Kızgın gibi geldim sana diye kaçmanı garipsemedim ama ne olur dur biraz. Dinlen. Olağanı bul. Olur çünkü. Bilgisiz olduğumuz kadar da küstahız o yüzden sizinle böyle konuşuyorum. Ne olur beni anlayarak affet sevgilim.,

Söz mü verecektim bir de. Olmaz. Saçmalama güzelim. İnsanlar yapmaz onu. İnanmak sana kalmış. Bak ileri doğru. Atla engelleri. Gelmeyi düşünüyorsan yapacağın bu olmalı diyorum sana. İnanmak sana bağlı. Hayattır. Olur. Dedim ya. Sen nasıl bir taşsan. Değerli. Aslında. O da gerçekleştiriyor kendini bürüyor fizikselliğe. Akıyor sonra. Irmaklardan. Sonsuza kadar. Seni hiç unutmayacağım.

Unutmak mümkün sanmıştım. Ben de aldatıldım. Ben de aldandım. Anla. Sadece sen misin bu hayatta?

Yarım kaldı. Aslında aklımdakiler. Ne oldu, ben de anlamadım. Kim anlar ki zaten. Bıraktım. Nefsim benle olsa da her zaman için anlamamaya uğraştım. Çok çalıştım. Olur sandım. Kısmen. Yakaladım. "Bir daha asla" demek sorunları ortadan silemiyor tamamen. İşte ben bunu yadırgadım. Bağırdım, çağırdım. Küfürler yağdırdım insanların üzerine. Ne fayda! Tekrar kurudu hepsi. Toprak misali ya. Emdiler yağanları. Kurudular. Devam ettiler. Belki hoşlarına da gitti. Dayanmaya mecburdu insanlar. "Enkazdan çıkmak çok da kolay değilmiş" dediler. Bana öyle söylediler. Dinledim. Ama hiçbir zaman inanmadım. İstemedim mi ne. Hala sana binlerce küfür. Sen de öylesin. Haha. Sen Tanrı mısın ki. Güldürme beni. Kimsesizsin sen. Mahkumsun.

Tek kalem de hepsini çizerim. Maksadım, ortadan kaldırmak. Ne oluyordu böyle. Tekrar unuttum. Beynime çok zarar veriyorum. Belki de inandıramadım insanları. O yüzden. Ben unuttum. Kendim için. Nefretle unuttum. İnanma.

Salıverirken tüm benliğimi, korundum. Türlü türlü hastalık var günümüzde. Tehlikeli, tehditkar. Mesela bir tanesi "kibir". AIDS gibiydi. O. Ölümcül bir hastalıktı. Olağan bir hastalık. Ben o yüzden çevremden etkilendim de galiba o yüzden korunmaya ihtiyaç hissettim. Her an sizinleyim ben aslında. Birden. Ben aslında hiç ölmedim. Gelin birlikte elele yürüyelim. Belki bu kez. girebiliriz.dar kapıdan. İnanşlıca ve kural dışı.
varsan. İnan. Nefretle de olsa gerçekleştirdim kendi varlığımı ağır ağır. Acı bir tat alarak ve bırakarak arkamda. Belki de bu yüzden yoruldum. Ama asla. Zaten ben de mahkumdum. Nefrete. Ben de. Kural dışı olmak oldu birden tüm yaşamımın ince hatları.

Fışkırdı. Kabuğunu yırttı. Baktı. Anladı da denemez. Ama devam etti yoluna. Gel de inan! "Çat" dedi. Çatladı sonra kabuk. Bitene kadar tekrar başladım yani bir yolculuğa yeni bir benlikle. Kelebek misali uğraştım. 24 saat bakındım. Yaşamdın. Sonra öldü 1. kelebek, 2. kelebek geldi. Sonra 3. geldi. Geldiler de gittiler. Gittiler. Geldiler. Devam ettik biz kelebekler, 24 saatlerle hayata bakınarak. Sonra nedense bir gün aklıma geldi. Bugünkü beynimle idrak edebileyim diye düşündüm. Bu kez, bak yine yanılmadım. Bugünlerde acayip bir talih geldi oturdu başıma. (İyi!) 7342. kelebek (365*20+...) bugün bende. Hadi bakalım 7342.. Bugün şuan biraz yorgunsun ama. Ölesiye uç. Diğerlerinden hiçbir farkın yok. Unutma 7342., sen yarın olmayacaksın ama işlerin, yaptıkların ile hayatı tamamen değiştireceksin.

Ey dostlarım! Siz ve biz. Hepimiz. İnsanız. Biz. Bir varlığız. Biz. O zaman baksana. Senin yaptığın her hareket aslında benim kontrolümde değildir. Ama aslında öyle. Nasıl olurda senin yaptığın bir hareket (kolunu kaldırman mesela) beni etkilerse, o zaman ben seni kontrol edebiliyorumdur da demekten kendimi alamam ben. Doğru da yanlış da saygıya değer.

Yorulmasam devam ederdim. Yarım kalmasın yine. Hoşçakal sevgilim. 7342. bugün ölecek. Hayatı böyle gerçekleştirecek. Acı çekmek hepimizin hakkı. Gerçekleştirmek. Aslında evrimin affedilmez hatası!?

Pazar, Mayıs 24, 2009

Elma Ağacı

Biraz önce düşündüm de, insan çok sevdiği birinin gözlerinin içine bir süre bakınca içindeki tüm negatif enerji, mutsuzluk, kötülük vs. uçup gider bence. Yani neden gitmesin ki? Çok klişe bir giriş yaptım sanki. Ya da sana zaten bildiğin bir şeyi kendim icat etmiş gibi sundum. Ama ne bileyim, gecenin bilmemkaçında aklına kulak memesi diye yazı başlığı gelen bir insan yavrusu olarak arada böyle çıkışlar yapmam mazur görülebilir sanki. Yani görülmeli.

Sevmek derken de tamamen saf bir sevgiden bahsediyorum. Saf derken de gerçekten saf bir şeyden bahsediyorum. Yani iyi veya kötü ekstra beklenti olmadan. Sana hiç oldu mu bilmiyorum da, hani bazen insan sadece yanında olsun ister sevdiği birisi. Ama sadece yanında olsun. Ona iyi davransın, kötü davransın tabii ki önemli ama "birincil amaç" değil. Yani O'nun elini tutmak değil, elini tutacak kadar yakınında olmak. Birbirinin derdine çare olmak değil de, sadece paylaşmak ve çare olmak istemek. Ya da çare olabilecek olmak. Aklında hoplayıp zıplayan tüm duyguları, düşünceleri, sözleri içine atmak; ama bir yandan da söyleyebilecek olmak. Uyku tutmayan bir gün yataktan tavanı izlerken aklına gelmesi ama hayal kurmak değil. Sadece O'nun varlığına sevinmek. O'nun dünyanın en iyi, en güzel, en mantıklı insanı olması değil, O'nun sadece "O" olması. Konuşmak da değil, yanında oturmak sadece. Ve görmesen de, saatlerce bakabilmek O'na.

Ruhlara, doğa üstü güçlere ve bilumum garip şeye inanan biriyimdir. Hatta zaman zaman bu doğa üstü güçleri doğa seviyesine çekerim. Kendimce manevi olaylarla fiziksel bağlantılar kurarım. Teoriler ortaya atarım onlarca. Sonra önemli bir kısmını unuturum bu teorilerin. Yine benim de bazen doğa üstü diye adlandırdığım şeyler, teorilerimde doğanın bizim algılayamadığımız katmanlarında cereyan eden şeyler haline geliyor. Sırf görsel açıdan bile algılayamadığımız alan algıladığımız alanla karşılaştırınca dağlar kadar kalırken, olayı tüm algılarımıza yaydığımızda, bir de bizim varlığından bile haberdar olmadığımız algı türleri olduğunu haklı olarak varsaydığımızda, kesinlikle haklıyım diyemesek de, büyük ihtimalle haklıyım diyebiliriz sanki, değil mi sevgili okur? Mesela sen tavanda yürüyen periyi göremiyorsun diye, onun var olmadığını nasıl iddia edebilirsin değil mi? Edemezsin bence.

İşte insanlar arasında etkileşimi sağlayan, bilinen birçok etmenin yanında, anlamlandıramadığımız ama enerji olarak adlandırdığımız yine birçok etmen var; olmalı. Yolun karşısından gelen yaklaşık yirmi metre uzaklıktaki kadınla/erkekle bazen anlamsız bir şekilde göz göze gelmemizi sağlayan feromonları bir yana koyarsak, yakınımızdaki hoş yaşam formunun yaydığı o enerjiden hoşlandığımız, lakin çoğu zaman adlandıramadığımız da bir gerçek. İster enerji diyelim, ister elektrik diyelim; bir insan evladını bize çeken veya iten "bilinmeyen bir güç" var. Bazılarımız bu bilinmeyen gücü ilerleyen seviyelerde aşk olarak adlandırıyor, veya aşkı bir "ilerleyen seviyede bilinmeyen güç" olarak adlandırıyor, orasını bilemem. Nasıl bileyim, bilinmeyen güç bu zaten. Sen de bilmiyorsun, şimdi muzip gülümsemenle afra tafra yapma bana.

Tabii bu bilinmeyen gücün illa ki seksüel manada bir açılımı olması gerekmez. Sevdiğimiz veya sevmediğimi arkadaşlarımızla aramızdaki bağ da çoğu zaman bilinmeyen güçlerle alakalıdır. Bir insan varlığıyla birçok ortak noktan olabilir, belki sevdiğin bir yaşam tarzına sahiptir. Fikirlerin neredeyse aynı olabilir, ama anlaşamayabilirsin de. İşte dersin ya o zaman: "bir sorun var ama, ne acebaa?" Bilmiyorum sevgili okur, sen de bilmiyorsun kandırma kendini zaman zaman. Yine de kendine çeki düzen ver. Adam ol biraz. Mesele insana, iyiliğe ve güzelliğe değer vermek olmalı bence. Beklenti oldu mu sıçıyoruz çünkü. Sen de insanı sadece değer verilecek, sevilecek bir şey olarak gör. Sonra gözlerini yavaşça yukarıya dik, kafanın üzerinde bilinmeyen güç haleleri oluştuğunu göreceksin.

Cumartesi, Mayıs 23, 2009

Was Dr. Frankenstein a Sinister, or Just a Broken-Hearted Child?

The book “Frankenstein” by Mary Shelley is a significant example of gothic literature. It was written in the 19th century, just a few decades after the Industrial Revolution and it was written by a nineteen-year-old woman which makes it quite marginal at the time of male dominance in Europe as well as in most of the world. The political critiques of this book are widely spread as ways of approaching the subject. Some critics take the book as an example of feminist approach to the time the author lived in; some critics are thinking about the book as a symbol of Marxist outbreak –at least on the level of ideas- against worsening living conditions of working class after the Industrial Revolution.

One cannot, of course, actually know what the author might have thought while writing this book, or what she wanted to impose on the audience, even whom she wanted to be the audience. The mostly known thing about the author is that she was a real intellectual compared to women at her age in the time she lived. She knew much about the recent history –of that time- and politics. That she knew much about politics and history and that she was a part of a quite marginal group of women in that time do not mean she wrote all the so-called symbols in the book Frankenstein on purpose. Because of the cultural properties of 19th century Europe and because of the place of women among men in that time, it would be almost impossible to have an interview with Mary Shelley. This situation also makes it impossible to know whether she meant to approach the matters of the 18th and 19th century with a feminist or Marxist perspective. The seemingly most logical way of “guessing” the purpose of the author while writing the book Frankenstein is trying to analyze the book psychologically. We need to examine especially Victor Frankenstein to get more realistic ideas about the author’s thoughts.

While just skimming through the book, one would first realize the impacts of the monster Victor Frankenstein created on Victor’s and his family’s lives. But if examined deeper, it could be more obvious that those impacts were the effects of another impacts especially from Frankenstein’s childhood. The story in the novel ends with great problems and more complex consequences. But when we take a look at the book beginning from the end and going backwards, we can see that those great problems has much smaller but more important causes. The novel is a great organization of psychological and sociological disasters continuing one after another all the time. Maybe that is why Paul Sherwin says in his critique about the book Frankenstein: “Mary Shelley might well have titled her novel One Catastrophe after Another” (883).

The novel contains some figures related to famous concept of Oedipus Complex by Sigmund Freud. Oedipus Complex is described as a child's sexual desire for their parent of the opposite sex, especially that of a boy for his mother in psychology.[1] In the article “Sibling Rivalry, the Oedipus Complex, and Myth”, it is suggested that Oedipus Complex is not only about the child’s sexual desire for his mother or his feelings of rivalry against his father, also about his father feeling the fear of replacement by his son (F. Herskovits; M. Herskovits 1). It is argued that boys -before a certain period- have feelings of sexual interest in their mothers and this makes them think that their father is an enemy wanting to take their mother away from them. The idea of Oedipus Complex was constructed many years after the book Frankenstein had been written. It shows the applicability of the concept on lives of the people in different periods of time. Frankenstein’s behaviors and decisions may as well be examined according to the concept of Oedipus Complex.

Frankenstein’s life has many figures indicating changes in his psychological state throughout different time periods. The most significant changes in his life seem to be originated from the process of creating the monster and the most obvious fact in the novel is the conflict of opposite emotions the “Creature” felt against Victor Frankenstein and vice versa. Victor wants to create life, and succeeds. He creates a living thing. While he is watching it in the process of constructing its body, he is all excited and seemingly proud of himself. But when he sees it, all of the excitement and happiness in his heart suddenly disappears. He starts to feel horror because of the ugliness he created. He created life, it is a great thing but he is also scared and in regret. He does not know what to do, and he escapes from the room the Creature was animated. The Creature is also confused. On the inside it is thankful to Frankenstein as he gave it life; but it is also angry against him because he does not want it. “While the unconsummated spirit raised by Frankenstein cannot be put to rest, one might suppose that das Unheimliche[2] can be contained within the spacious edifice of Freudian psychoanalysis” (Sherwin 884).

One of the most important things shaping Victor’s life is his mother’s death. As Sherwin dictates: “A reading of the oedipal drama the novel re-enacts can begin with a notice of the first overt catastrophe recorded in Frankenstein’s narrative: his witnessing, at fifteen, the terrible power of a lightening bolt during a thunderstorm . When the adult Frankenstein describes the event, which occurred at a time when his enthusiasm for alchemy had redoubled the urgency of his endeavors to penetrate nature’s secrets, his excited betrays the insistent presence of a forgotten childhood scene” (884). It is the beauty and the strength of the bolts of lightening what made Victor think about trying to learn nature’s secrets and control them. He was a young boy at his fifteen when he experienced this scene, but after his mother died he experienced the effects of his subconscious about his early childhood feelings. Maybe he was not aware of that, but he actually wanted to believe in controlling the power of the nature to bring his mother back to life. He first wanted to make sure inanimate things could be given life. “Waldman’s vision of the master who can refind the lost object and command limitless power has the characteristically unsettling impact of a pubescent irruption of libido, and the idea of the mother, set free by death for fantasy elaboration, becomes the focus of the regressive descent into phantasmagoria that constitutes Frankenstein’s reanimation project. … Having fully remembered the form of his desire, the mother restored by a far more radical rescue than the one by which the father claimed her, he is ready to draw rebellious Promethean fire down from the heavens and realize his grandiose conception, the creation proper” (Sherwin 885). He is kind of punished by seeing the ugliness of the creature and suffering the disastrous things it is doing; for not only playing with the secrets of nature, also having sexual feelings –subconsciously- about his mother. The details that remind us about the Oedipus Complex are not only in Victor’s mind or subconscious, they are also between the creature and Victor.

In his psychological critique about the book Frankenstein, Paul Sherwin claims that the animation of the creature symbolizes a sexual process –especially of men-. He argues that the monster is a beauty while it is sleeping, but the awakening of the monster erases all the beauty of the process of animation (885). Here, the process of animation and monster’s sleeping beauty symbolizes the act of sex, and the moment of animation symbolizes orgasm. In a very simplified perspective, Victor can be thought as a man who turns his back and sleeps after sex; and the creature can be thought as a desperate, unhappy wife who will consequently become an unfaithful woman seeking for attention. Victor’s feelings about the creature can also be connected to sexual thoughts in Victor’s subconscious. The creature’s extraordinary size represents the extraordinary degree of masculinity. And Frankenstein (the figure of a father) is upset about the Creature (the figure of a son) taking his place. This great symbolic masculinity of the creature may also be interpreted as a great power against Victor. So, the Creature could be examined as fantasy father (Sherwin 885). The relationship between Victor and the monster cannot completely be seen as a father-son rivalry. The monster wants to be seen like other people, wants to be recognized. It wants to live like a normal person, and it takes Victor as the closest example for himself. He wants to own things like Victor has; he wants to do things like Victor does. Rather than a father-son rivalry, it is more like a rivalry between the ones who are on the same level, like siblings. According to the article Sibling Rivalry, the Oedipus Complex, and Myth: “The father’s jealousy of the son can be conceptualized as that aspect of the sibling rivalry complex which, through projection, reactivates the infantile competition for the mother other in terms of competition for the affection of the wife, who is the mother of his son” (F. Herskovits; M. Herskovits 15). Especially after Victor promises to build a female creature to accompany the first he has created, the Creature calms down a little bit as it thinks it is approaching the life standards of normal people, especially Victor. But Victor goes back on his word and tears the female Creature. The moment that the creature gets closest to the life of normal people is destroyed. With this disappointment it wants Victor to suffer like him. “After Frankenstein breaks his word, mangling the half-finished monsteress in full view of the Creature, the Creature keeps his. The killing of Elizabeth is at once a way of establishing a relationship with the only human being to whom he can claim kinship and a desperately antierotic act designed to teach his creator what he suffers” (Sherwin 889).

The way Mary Shelley tells that Frankenstein’s childhood memories and the experiences which trigger his subconscious construct much stronger consequences and her consistent style show that Mary Shelley was really good at reading and communicating human emotions as if they were real. The psychological figures that we know with contemporary science can be experienced in all lines in the book Frankenstein. It cannot really be known whether she wrote this book to object a political idea or not. But it is obvious that she was very good at constructing realistic human lives in fiction.


Yusuf Salman

March 2008


Bibliography

Herskovits, Frances – Melville. “Sibling Rivalry, the Oedipus Complex, and Myth.” The Journal of American Folklore. Vol. 71, No. 279 (Jan. - Mar. 1958).

Sherwin, Paul. “Frankenstein: Creation as Catastrophe.” PMLA. Vol. 96, No. 5 (Oct. 1981).



[2] The Freudian concept of an instance where something can be familiar, yet foreign at the same time.

Source: http://dictionary.reference.com

la musica de istanbul

sizi bilmem, ama ben severim sessiz ve sakin bir anda duymayı ezan sesini.

akşamüstüdür, günün en dingin zamanı... eve dönüş telaşı ve kalabalık dinmiştir halihazırda. ya da başka diyarlara zaten doğmuş olan gün doğuyordur bu sefer de İstanbul'a. ışık sessizce süzülürken karanlığın içine, bir kuş sesleri vardır kulaklara şenlik, bir de ezan sesi. o bitmek bilmez, kendini tekrarlayan melodi. ve dinginlik. kulaklara şenlik.
yok hayır, bu dini bir sevda değil sevgili okur. bu bir güzellik sevdası ta içimde duyduğum ve her fırsatta keyfine doyduğum. beklenmedik bir anda denizde dansını gördüğünüz güneş ışınlarındaki güzellik bu. keyifli bir anınızda o tanıdık şarkıyı uzaklarda biryerlerde çalarken duymak gibi bunun verdiği his. bazen gülümseten, bazen hüzünlü...
bir de istanbul'a çok yakışan bir ses bu ezan sesi. kulakları tırmalayacak derecede yüksek ve baskın. ağır, demirden bir top gibi. ve kesinlikle akıcı, su gibi, deniz gibi. istanbul'un boğazı gibi.
hele de hafif bir ruzgar varsa yüzünde kıpraşan, deniz kokusu varsa havada, bir sahil kenarında mesela, bir de renklerin en güzeli, parlament mavisiyse hava... daha da bir güzel gelir ezan sesi.
için ürperir.
kim bilir, belki etkisindendir bu güzelliğin, belki de sadece üşüdüğünden.

Çarşamba, Mayıs 20, 2009

Renk Kırıntıları

Kahve çekirdekleri arasında kaybolmuş gibiyim. Tamam, koku çok güzel ama nefes alamıyorum bir yerden sonra. O minik lezzet canavarlarının binlercesinin, milyonlarcasının altında eziliyorum, iki büklüm oluyorum. Tabii ki zaman geçince kaslarım gelişecek uğraşmaktan, artık daha kolay dayanacağım var olmamanın dayanılası ağırlığına. Yine de çıkamayacağım o kahve çekirdeklerinin altından.

İşte hayat, güzel kokuların içine yedirilmiş dayanılmaz ağırlıklardır bence. Bazılarının altından çıkamayız. Sadece altında yaşamayı öğrenmek azıcık fayda eder. Bencil canlılar olarak ise aşağı yukarı her şeyin altından kalkmaya çalışırız. Bu açıdan asıl mesele altından kalkılacak yükle, altında yaşamaya alışılacak yükü ayırabilmektir. Bu da aynı dinlenmeyecek bir şarkıyı silip atmakla onu dinlemeye alışmak arasındaki farka benzer. Bazen silemezsiniz, belki çok sevdiğiniz birisi yollamıştır, belki silmeye dermanınız kalmamıştır artık. Ama o şarkıyı dinlemeye alıştıkça, o sizi değiştirir. Herkesin altında yaşamaya alıştığı en az bir kahve çekirdeği, dinlemeye alıştığı en az bir şarkı olduğunu düşünürsek; insanları karşılaştıkları zorluklara karşı oluşturdukları tepkilere göre değerlendirmek de saçma olacaktır sanıyorum. Aslolan insanın içinde o değişmeyen birkaç nota, gelişmeyen birkaç kas mıdır ki? Bunu da bilemeyiz... Hem neden insanları değerlendirelim ki gibi fevri bir çıkış da yaparım! Ama sonra kıvırırım, ne ki bu? Tüm hayatını insanları değerlendirmek üstüne kurmuş şahıslar varken, hepimiz bunu az buz yapıyorken...

Yargılamak değerlendirmekle bağlantılı olsa da, çok farklı bir şey. O yüzden hiç girmeyim. Kendimce ahkam da kesmem gerekirse diyebilirim ki, insanların gözlerinin içindeki ışığa, yaydıkları enerjiye bakmaya çalışın. Alışmayı öğrenmektense, o enerjiyi hissedebilmeyi öğrenmek çok daha güzeldir bence. Ben çoğu zaman hissedebildiğimi düşünüyorum; belki hissedemiyorumdur, hissettiğimi zannediyorumdur, bilemem. Ama şimdiye kadar -öğrendiğimi düşündüğümden itibaren- yanıldığımı hatırlamıyorum, eminim ki şimdi de yanılmadım, umarım ki sonra da yanılmam.

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

Kulak Memesi

Öncelikle bir açıklama yapayım. Önce başlık geliyor aklıma hep, sonrasında ise başlıkla alakalı ya da az alakalı olarak aklımdakileri döküyorum. Bu sefer de aklıma durduk yerde kulak memesi geldi. E be Yus, durduk yerde aklına kulak memesi gelen bir insan mısın diyen olursa bilin ki o çok kötüdür, şeytandır. Bugün çok absürd bir dörtlü-ortaya çıkmazlarsa isimlerini açıklarım- olarak yaptığımız muhabbetimizde sürrealizmden nargile dumanının havadaki hareketine, gruptaki şair şahsiyetin hamburger üzerinden modernizm eleştirisi yapmasından gruptaki nihilist olmayan kişinin Dali bakışı ile fotoğraf çektirmesine kadar, deli kişinin her söylediği cümlede ayrı bir kafa karışıklığına uğramamızdan müzik uzmanı kişinin gidecem diye tutturmasına rağmen onu zorla orada tutmamıza kadar, -cümle çok uzun oldu ama- felsefeden erkek muhabbetine kadar normal olmayan bir insanın aklına gelebilecek her şey vardı. Gecenin bu saatinde benim aklıma kulak memesi gelmiş çok mu? Bu da mı gol değil hakim bey? Bu da mı gol değil demişken; evet bunu da tartıştık. Dünyanın geleceği açısından, bir araya gelmesi son derece tehlikeli olan bu dörtlüden çok bahsettim, kesiyorum.

Geçen gün yine depresyona girmişken kafamı boşaltayım dedim, o da ne! Yazıyorum ama duramıyorum! Sabaha karşı ışıkları kapatıp devam ettim aydınlanan havadan dolayı. Bir anda aklıma son cümle geldi, onu da yazdım ve defteri yere fırlatıp olduğum yerde uyuyakaldım. Tükenen şeyleri sevmeyen bir insan hayvanı olarak uzun zamandan sonra elime kağıt kalem almak oldukça rahatlatıcıydı. Yıllardır klavye ergonomisi sağlamak üzere evrimleşmiş ellerim ağrıdı biraz ama değdi. Bu sondan bir önceki depresyonumdu, iki gün önce de son depresyonuma girip çıkarak dönemi tamamladım şükür ki! Artık daha bir yolda gördüğü ters dönmüş böcekleri çeviren, daha bir kuşa buluta bakan adamlardan oldum sanıyorum. Evet duygusalım(ulan), zorunuza mı gitti? Beni çekemeyenler uydu anteni alsın geyiği etrafından dönen konuşmaları da, yazıları da sevmem; o yüzden merak etmeyin, böyle devam etmeyecek. Ne böyle devam ediyor ki, değil mi sevgili okur? Ben kafamı belli başlı şarkılara takmışken hazır, onlar üzerinde oynamayı da huy edinmez miyim kendime? Edinmem. Niye edineyim? Ama arada sırada yaparım. Genelde çok alakasız, duygusal veya garip şarkı söylerinin sonuna -çok afedersiniz- a.. koyim, a...na sıçayım(sansür yanlış oldu sanki) veya sikt.r git o zaman gibi ifadeler koymayı seviyorum. Yanlış anlamayın, erkek muhabbetinin iğrençliğe sürüklendiği aşırı sap ortamlarda bile küfrettiğim nadir görülmüştür; ama şarkılarda çok güzel duruyor. Siz de yapıyorsunuz, yapmıyor musunuz ki? Yapmıyorsanız bu yazının burasına kadar gelmiş olmanız kişiliğiniz açısından büyük bir zaman kaybıdır bence. Zira, saçmalamaktayım satırladır. Kulak memesi yumuşaklığında bir hayatın ortasındayım diyerek başlığın yazı içinde geçtiği bir klişe örneği de veririm. Ya da vermem, ama yine de silmem cümlemi. Cümleler silinmek için çok değerlidirler bence. Elime bulaşmış balı silmeye kıyarım ama cümle silmeye kıyamam.

Şu an susuzluktan ölmekteyim. Hafiften soğuyan hava moralimi tavan yaptırsa da; koltuğumu biraz geriye çekip, yavaşça ayağa kalkarak(filhakika oda arkadaşım uyumakta), kapıya doğru yürüyerek, ihtiyacım olan su miktarını damacanamdan çekip, aynı şeyleri tekrar tersten yaparak yerime oturmak, ve daha da kötüsü hiç yeri olmamasına rağmen "filhakika" sözcüğünü kullanma isteği bastırmasının nedenini düşünmek çok uzun ve yorucu bir prosedür. Şu an tek duymak istediğim ses Nicole Kidman'ın sesi zaten, sürtünen koltuk sesi değil. Ne kadar güzel sesi var hatunun değil mi sevgili okur? Oyy yirim onu ben. Nitekim sarışınlardan hoşlanan bir bünye de değilim. Ama bunun konumuzla alakası yok. Sahi, konumuz neydi ki zaten? Kulak memesi üzerine post-travmatik deneyimlerimi anlattığım bebek kafası tarzı bir yazı mıydı ki bu? Bu bir yazı mıydı ki? Andre Breton yazı yazıyor(duy)sa ben ne yazıyorum? Ben yazı yazıyorsam o ne yazıyor(du)? Bu aralar çok kompleks yaptım. Yazdıklarımı beğenmiyorum. Kompleksli bir bünyenin yapacağı ilk iş ise diğerlerinin de kendisini beğenmediğini düşünmektir bence. Yani ben kompleksliyken içten içe onu düşünüyorumdur. Yani kompleks bu, bilinçaltı ile alakalı. Bunu burada iyice açıklarsam bilinçaltı kalmaz, bilinçli olurum. Bilinçliysem niye kompleks yapayım? Daha da önemlisi, bilinçliysem neden kompleks yapmama rağmen gittikçe daha çok yazayım?

Edebiyatın içine ettikten, tarzımı parça pinçik ettikten sonra; bir de gereğinden fazla uzatmışken, birine de seslenmek istiyorum buradan.(tabii istemekle yapmak ayrı şey sevgili okur, neyse geçelim). Birine seslenmek de garip bir şey aslında yazılarda, en azından direkt olarak yapıldığında. Özellikle başkaları tarafından yazının okunurluğunu öpüp atıyor genellikle. Çok güzel seslenenler de var, ama ben onlardan değilim sanıyorum. Benimkisi bozuk, çatlak bir ses oluyor genelde. Bazen sesim de çıkmıyor. Derdimi bile anlatamıyorum, yazıyı piç ettiğimle kalıyorum(hâlâ etmediysem). Boğazım kurumuşken ağzım kapandığından olsa gerek, daha da yazıyorum. Ben yazıyorum, yazı piç oluyor. Yazı piç oldukça toparlamak için(neden?) daha da yazıyorum. Toparlamaya çalıştıkça... Böyle bir kısır döngü içinde bir kulak memesi gibi kalakalıyorum(ahaha yine yaptım). Son 7-8 yılı çok yoğun olmakla beraber kendimi bildim bileli yazıyorum. Ne zaman kendi kendimi yargılasam, düşüşe geçiyorum sanki. Kendimi ifade edemiyorum ki, başka şeyleri ifade edeyim.

Her kötü yazımda bahsettiğim Natalie'den burada söz etmek istemiyorum. Ama etmeden de duramıyorum, o kadar güzel ki! Kaldırımda otursun, bana "hello stranger" desin istiyorum bazen. Neyse, bulutlar kızarıyor, yeni delinmiş bir kulak memesi gibi(yihehee). Yağmur yağıyor mu bilemiyorum. Kulağımda kulaklık var, kulak mememin az yukarısına taktığım(öeh yeter artık demeyin, kusana kadar yapacağım). Büyüktüm, kocamandım, top da oynamadım ama acıktım ben. Su içmeye kalk(a)mazken, yemek yemeye kalkmak çok ütopik geliyor bana; aç uyurum galiba bu gün, öğle vakti yirim. Çok açım be Atam!(aha, deforme edilmiş bir film repliği de koydum) Arada sırada parantez coşturmayı da severim. Parantezler hepimizin bildiği gibi felsefi, psikolojik vs. olarak derin anlamlar taşır. O anlamları verebiliyor muyum bilemem de, kullanmayı seviyorum arada. Biraz daha bohem olsam kullanmayabilirdim belki... Bohem olsam mı? Bohem olunmaz, doğulur mu yoksa?

İşte kayboluyor her şey, anlatamıyorum. Bilemiyorum! Belki bugün kafam karışık değildi, ondan...

Perşembe, Mayıs 14, 2009

Çankırı'da İçki Yasağı

Olayın tartışmalı hiçbir boyutuna girmek istemiyorum. Hakeza sizin de bildiğiniz gibi ülke çapında bir yasak da var aslında. O yüzden aman Allah'ım nasıl yasaklarlar şeklinde bıdıbıdı etmeyeceğim. Sadece aşağıda verdiğim kararla ilgili linke göz atarsanız, 2. Madde'ye bakarsanız ne demeye/dememeye çalıştığımı anlayacaksınız zaten.

Sarhoş olup etrafa bulaşan tipler ile, ülkü ocağından çıkıp etrafa bulaşan tipler arasında, veya kendi dar beyni ve elindeki kendisine çok bol gelen yetki kapsamında etrada bulaşan tipler/yetkililer arasında hiçbir fark görmüyorum.

Adı üstünde "siyaset", yani bir ölçüde siyasî konuşmayı, politik açıklamalar yapmayı gerektiriyor. Ama bu ölçü de nereye kadar be kardeşim?

Allah aşkına biriniz çıkın, adam olun, erkek olun da "evet lan, günah olduğu için yasakladım! umurumda değil, senin inancına/inançsızlığına da saygım yok; güç bende artık! şimdi siktirin gidin kapımdan, arkamda demokrasi var lan!" deyin. "Haram olduğu için yasakladım; çünkü yıllardır bu ülkede götüm götüm yaklaşmaya çalışıyoruz şeriata, ben de onun temsilcisiyim" deyin bir kere.

Aşağıdaki linkde gelince; linkteki açıklamanın ikinci maddesinde "herkes tarafından görülecek yerlerde" diye bir ibare var. Yani amacın belirtildiği gibi kazaları önlemek veya toplumsal huzur ortamını korumak(alkol almayınca çok huzurluyuz ya toplum olarak) olmadığı açıkça ortada. Abartılı alkol kullanan gençlerin, amcaların, teyzelerin toplum huzurunu bozucu hareket potansiyeli taşıması değil(ki potansiyel taşımak suç işlemek değildir, fiil işlenene kadar bir yaptırım uygulanamaz), halkımızın kişinin elindeki alkollü içeceği görmesi. Yani kişi evinde içerse, çıkıp yine millete bulaşırsa veya kaza yaparsa sorun yok herhalde.

Çok bozuluyorum sevgili okur. İnsanların her şey için tek bir bahanesi olmasına bozuluyorum: demokrasi. Ve eminim ki tarihteki ilk demokrasi örnekleri "birilerinin saçmalamasına bahane olsun diye" üretilmedi. Daha güzel bir dünya, lokal olarak düşünürsek de daha güzel ülke yönetimleri için üretildi eminim ki.
Yazıklar olsun! Kaza mı oluyor? Koy iki trafik polisi, üflettir; alkollü olanların ehliyetlerini almaya kadar giden cezalarımız var zaten. Sen bir pire için yorgan yakmaktan da öte böylesi garip bir uygulamaya gidiyorsan demek ki var olan yasayı uygulamaktan tek kelimeyle "aciz"sin. Toplum düzeni bozuluyor ve toplumun huzuru mu kaçıyor? Zaten devriye gezen polisler yok mu abiciğim? Düzen bozulursa coplarının dibine kadar müdahale ediyorlar zaten, eksik olmasınlar. Bu şekilde "testiyi kırmadan döveyim" modunda girişler, çıkışlar yapmak mantık dışı.

Yani artık maalesef hissizleştik ülkemizde olan olaylara. Mardinde 44 kişinin öldürülmesine eminim hepimiz çok üzüldük. Ama sorun şu ki: hangimiz şaşırdık? Bu ülke nereye gidiyor geyiklerine girmeyeceğim; çünkü artık nereye gittiğini görmüyorsanız o sizin "mallığınız"dir. Emin olun bu ülkeyi oraya götürenler ne yaptıklarını maalesef ki bizden daha iyi biliyorlar. Bizi en önemli hislerimizden biri olan "şaşırmak"tan mahrum bıraktınız. Burasu Türkiye, her şey olur dedirttiniz yıllardır. Bu saatten sonra da tek bir şeye şaşırırım. Bir devlet adamı, bakan, başbakan, millet vekili, vali veya bu ve bu tür yasakların hazırlanmasında, yayında ve yapımda emeği geçen herhangi bir kişi çıkıp "Evet, haram olduğu için, günah olduğu için yasakladık; siz bizim görüşlerimize saygı göstermek zorundasınız, ama biz değiliz, çünkü güç bizde artık!" derse çok şaşırırım mesela. Doğru yapmıyorsunuz, bari doğru söyleyin.

http://www.cankiri.gov.tr/ana/duyuru/ickiyasagi/duyur1.jpg

Salı, Mayıs 12, 2009

Jalapeno

Çizebilseydi Abidin mutluluğun resmini keşke
Buraya yazılabilseydi mutluluk
Bir şiire dize olacak kadar basit olsaydı
Islanmasaydı ele alınan hiçbir kibrit

Noktalarla bitmesin artık cümleler
Yanmasın depresifler bahar yağmurlarıyla
Gitmesen de şimdilik
Sadece sesin var yanımda

Pazar, Mayıs 10, 2009

Kendini Gerçekleştirmeyen Kehanet

Damarlar boyunca ılık ılık akan
Bir nehir, masmavi gün ışığında
Yarılmış kafasının üstünden, bir tuz topağı
Düştü kalbinin orta yerine

Bir film şeridi gibi koptu gitti sebepler
Sadece öldüren gözlerin içinde,
Acıklı bir yaz esintisi patlak verdi
Kapı önünden geçen haşarı bir sarhoş gibi

Temiz hava sevdasına düşmüş sevdasızlar
Siz mi dönüyordunuz biz giderken
Pudra kadar şeffaf ellerimiz
Taş olacakmış meğer deniz kenarlarında

Kitaplar düşüyor kafama
Dostluklar ağlıyor fotoğraflardan
Sağırmışım, habersiz
Aç kalmış, çözümsüz

Cuma, Mayıs 08, 2009

Yangın

Fırat Budacı'nın Uykusuz son sayısında yazdığı yazıyı okumuştum. Küçükken bir camide kursa gitmiş, oradaki hoca "bu sureyi okuyamayan cayır cayır yanacak" diye tehdit ediyormuş çocukları. Budacı'nın yazılarını çok severim. Gerek kendisinin sağlam yazacağı önkabulünden, gerek de gerçekten güzel yazmış olmasından dolayı bayağı yer etmiş aklımda ki, hemen aynı gece gördüğüm rüyama girdi bu sözler.

Ama mekan bir cami değildi. Lisedeydik, etraftaki hiç kimseyi tanımıyordum. Ama çok iyi arkadaşlarımmış rüyaya göre... Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi hocası "bu sureyi okuyamayan cayır cayır yanacak" diyor arkadaşıma. Arkadaşım inanmıyor, gülmeye başlıyor. O sırada başka bir arkadaş bir elinde bir şişe, diğer elinde de çakmakla bu arkadaşa yaklaşıyor. Şişedeki benzini üzerine boca ettikten sonra çocuğu cayır cayır yakıyor. Sonra bize dönüp "ahaha gördünüz mü, okuyamadı yandı" diyor. Bu arkadaşın elinde şişeyle diğer arkadaşa yaklaştığı andan, onu yaktığı ana kadar; yaktığı andan da tüm sınıfın tutuştuğu ana kadar; hem yakan arkadaş, hem yanan arkadaş, hem de tüm sınıftaki öğrenciler kahkahalara boğuluyor. Yanan arkadaş bir yandan "ahaha ama bu da eşek şakası lan" diyerek, bir yandan da kahkahalarla gülmeye devam ederek diğerlerine yaklaşıyor, onları da yakıyor. Hoca ise "çocuklar tamam, güldük, eğlendik, haydi oturun da derse devam edelim" diyerek ciddiyetini koruyor. Ben de bir yandan gülüyorum, bir yandan beni yakmaya çalışan alevli arkadaşlardan kaçıyorum. Henüz yanmamış olan öğrencilerden 3-4 tanesi hocayı birer kolundan-bacağından tutuyorlar; başka birisi de alttan yakmaya çalışıyor. Hoca bir yandan direnirken, bir yandan da sınıfın olaydan kopmuş ortamına dahil olarak gülmeye başlıyor. Herkes yanıyor, yanmayanları yakmaya çalışıyor. Herkes çok eğleniyor; herkes çok mutlu. Yanmayan bir tek ben kalmışım. Sürekli bir o köşeye, bir bu köşeye kaçarak kurtuluyorum. Arada edebiyat seven arkadaşlar "sen yanmazsan, ben yanmazsam..." diye başlayarak tüm güçleriyle bağırıyorlar. Herkes hâlâ yanıyor, herkes hâlâ gülüyor, eğleniyor. En sonunda etrafımı sarıyorlar, beni de yakmak için. Gitgide çember daralıyor. Herkes üzerime geliyor. Korkuyorum. Onlar daha fazla yaklaşmadan "siz beni kovmuyorsunuz, ben istifa ediyorum" tavrı ile cebimden çıkarttığım şişeyi başımdan aşağı döküyorum. Tam kibriti çakacakken, hızlı davranan hoca yanan bir çakmak fırlatıyor bana. Tutsam da yanıyorum; kaçmaya çalışsam da, yerimde dursam da yanıyorum.

Perşembe, Mayıs 07, 2009

Red Alert 3

Bir Command&Conquer Red Alert hastası olarak, bu yıl çıkıp günlerdir beni esir almış olan RA3'ten bahsetmek istedim. RA ile hiç alakası olmayan insanlara ise kısaca şöyle tanıtabilirim oyunu: dünyayı ikiye bölünmüş olarak düşünüyoruz "Allied Forces" ve "Soviet Forces" olarak. Allied güçler Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya, Kore(Güney Kore olsa gerek dimi =) )den oluşurken, Sovyetler ise Rusya, Irak, Libya, Küba gibi ülkelerden oluşur. Oyunun ana teması Sovyetler'in alternatif bir ikinci dünya savaşından sonra hayvansal bir şekilde güçlenerek Amerika ve tayfasına dalması, Amerika ve tayfasının da onları engellemeye çalışmasıdır.
RA3'e geçmeden önce birkaç önemli detay daha belirteyim hiç bilmeyenler için. Oyunu görev ve geyik olarak ikiye ayıralım. Görev kısmında iki seçeneğiniz var. Ya Sovyetlerin tarafındasınız, ya da Müttefiklerin. Taraflardan birini seçince size ufaktan ufaktan görevler veriliyor. Sıradan bir subay olarak başlayıp generalliğin dibine kadar gidiyorsunuz. Maksat oyunun geçtiği çeşitli haritalarda askeri üs kurmak, ordu oluşturmak, kendini saldırılara karşı korumak ve ilerleyen bölümlerde kontrolü ele geçirmek =). Oyunun geyik kısmında ise bir harita ve kendinize ve rakiplerinize ülke seçip dalıyorsunuz olaya. Rakipleriniz bot da olabilir, multiplayer takıldığınız arkadaşlarınız da olabilir. Her haritanın belli katılımcı sınırı ve çeşitli özellikleri var. Oyun içinde ittifak da kurabiliyor, bir sinerji yaratabiliyorsunuz. Grafikleri şimdiye kadar çok çok iyi olmasa da zevkli ve olduğu kadar gerçekçi bir oyundu.
RA3'te ise konu tamamen sapıtmış durumda. Teknolojik gelişmeleri takip eden Rusya, bir zaman makinesi icat ediyor. İkinci dünya savaşının bokunu çıkardığını düşündükleri Einsten'ı yok ediyorlar. Geleceğe döndükleri zaman da ortada beklediklerinden çok farklı bir tablo var. Ortada nükleer silah namına bir gram uranyum bile yok. Ve böyle bir felaketi yaşamamış olarak bu günlere gelen Japonya ve tayfası "Empire of the Rising Sun" adı altında dünyanın cılkını çıkaran üçüncü bir süper güç olup çıkıyor. Geleneksel bir yönetim tarzına sahip olan bu imparatorluk oyundaki en yüksek teknolojiye sahip. C&C RA'ın haklarının EA'a geçmesi bazı muhafazakar RA severleri üzse de, oyunun iskeletini oluşturan ekibin aynı kalması en azından mantığının aşağı yukarı aynı olması güzelliğiyle başbaşa bırakıyor bizi. Oyunun yeni versiyonunun bir çizgi film gibi olduğunu iddia eden kendini bilmezlerin aksine grafiklerin oldukça geliştirildiğini, oyunun absürd hikayesine rağmen daha gerçekçi olduğunu söyleyebilirim. Özellikle tek bir askeri bile 10 dakikada öldüren helikopterlerin, karşı ülkeye gidip birkaç bomba sallamaktan başka bir özelliği olmayan uçakların namusunun ve şerefinin kurtulduğu oyundur RA3 bence. Özellikle MIG Fighterlar artistik davranış biçimleri ve hava savunmasında tavan yapmış karizmalarıyla beni hayran bıraktı diyebilirim. Hem daha normal bir teknolojiye, hem de oyun zevkini artıran savaş ünitelerine sahip Sovyetler ise benim oyundaki favorim.
Bu oyunda da RA'ın çarpıcı ve gaz müziklerini duyuyoruz. Ama oyun boyunca karşımıza çıkan yeni müzikler hem oyunun gidişatı ile ilgili, hem de tek kelimeyle "muhteşem". Özellikle Özgürlük Heykeli'nin yıkılmasıyla alakalı görevde arkada Jazz ezgileri beni benden aldı. Günlerdir, ve her gün saatlerce başından kalkamadığım bu muhteşem şeyi hepinize şiddetle tavsiye etmekteyim!

Pazartesi, Nisan 27, 2009

İlahî Wikipedia 2: Ve hâlâ Cehennem

Siz bir insancığın odaya uğrayacak vakti olmadığı için damacanasını bir türlü doldurtamaması, sürekli “kesinlikle ekemeyeceği” en az üç işi olması ve günde ancak ve ancak 5 saat uyuyabilmesine rağmen kendini boş hissetmesi ne demektir bilir misiniz?
Bir insan düşünün. Bir dakika! Bitirmeme izin vermediniz, öyle alelade bir insan düşünmeyin. Gerekirse alelade iki insan düşünün ama yine de alelade olmayan bir insan düşünmek de öyleyse var olduğunuzu kanıtlayabilir sanmaktayımdır belki diye düşünüyorum. Kendime uyumayarak boş zaman yarattığım bu güzel çarşamba gecesi/perşembe sabahı kesişiminde damarlarımda veya vücudumun her neresindeyse artık dolaşan kafeinin etkisiyle, normalde olduğundan daha fazla saçmalayabilemeyeceğimi bilsem de, kon uyu dağıtıştırmadan yazımı noktalamaya çalışmak istiyorum. Daha önce veya şu anda PS asistanlığını yapmış/yapıyor olduğum arkadaşlarımdan gelen “tahtayı çok dağınık kullanıyorsun, bir bok anlamıyoruz” eleştirisiyle kendime gelmeye birazcık daha yaklaşmışken şu güzel ortamı bozmak istemiyorum. Aslında hayatım boyunca tahtayı hep karışık-dağınık kullanmışımdır. Bazı arkadaşlarım en basit bir olayı bile g..tünden-başından kotararak, kesip-yapıştırarak anlatmamdan rahatsız olmuşlardır hep. Sadece anlatırken karşılaştığım bir sorun olsa gam yemeyeceğim de, yaşarken de karıştırıyorum her şeyi birbirine. Hayatı ve içindekileri belirli bir sıraya oturtamıyorum hiçbir zaman. Oturtamayınca her şeyi soyutlaştırıyorum, öyle düşününce kendimce bir mantık kuruyorum maalesef. Maalesef diyorum, çünkü mantıksızlık derecesinde mantıklıyım ve bunu kaldıramıyorum. Kendimi yatırıp kıçıma terlikle vurmak istiyorum. Fazla mantık göz çıkartıyor. Hele gereksiz oranda uygunsuz bir mantıksa. Şimdi buraya kadar yazdıklarımı özetleyelim:
1) Çok önemli bir insanım, görüşmek için sekreterimle temasa geçin.
2) Anneciğim/babacığım vallahi arayamıyorum özür dilerim.
3) Evet çok akıllı ve mantıklıyım.
4) Bu kız bana neden yüz vermiyor?
5) Uykum gelmese de gün boyunca ortalıkta ruh gibi dolaşacağım, yolda karşılaştıklarım kusura bakmasınlar.
Devam ediyorum.
Her zaman söylediğim gibi; beni kendini beğenmiş, kötü bir insan olarak tanımanızı istemem. Ben kendini beğenmiş mükemmel bir insanım. Dolapta unutulmuş ve ekşimiş bir süt gibiyim ama. Kalsiyumum var, kemiklere iyi geliyorum ama zamanı çok geçince bir boka da yaramıyorum. Uyurken heyecanla “4 kere 4 e bas” diye bağıran bir insanım(rüyamda muhtemelen CS oynuyordum ama hatırlamıyorum). Ve en büyük sorunum saçımı kurutmak. Kurutma makinesi kullandığım zaman dalgalı-düz karışımı –çok afedersiniz– s..k gibi bir şey oluyor. Kendi haline bıraktığım zaman kuruyana kadar dışarı çıkamıyorum. Sabahın bu saatinde yeşil, ekşi elma yiyorum ve karnım ağrıyor. Karıncalarım klavyeme dadanıyor. Özellikle Erol üflesem de gitmiyor. Elimle alıp yere koymak zorunda kalıyorum. Natalie masamın sağ köşesinden ağlamaklı bakıyor bana.
Ve sevgili hayat! Gökten düşen üç elma da neden bana giriyor? En sert kahvenin etkisi bile neden bu kadar sürüyor? Yazmak, yazmak, yazmak istiyorum (ulan)!

Pazar, Nisan 26, 2009

Derin Tahammülsüzlük

Bilgeliğin verdiği esneklik ve algısal genişlikten yoksun olan kişilerin kendi yüzeyselliklerini ve yetersizliklerini örtbas etmeye çalışırken verdikleri aşırı tepkilerin genel adıdır tahammülsüzlük. Bu tip insanlar çoğunlukla bir savunma psikozu içindedirler. ‘Öteki’nin her tavrını saldırı olarak algılarlar ve en belirgin özellikleri eleştiriye tahammülsüzlüktür. Asla vazgeçemeyecekleri sloganları vardır ve bu sloganlar üzerinden yaşamlarını ve değer yargılarını biçimlendirmekten ve bunu ‘öteki’ne dikte etmeye çalışmaktan çekinmezler, aksine bundan biraz da ‘militanca’ bir zevk alırlar. Bunu bir ‘dava’ şuuru ile yaparlar. Onlar için ‘bir ağaç gibi tek ve hür’ olmak değil ‘bir orman gibi’ yaşamak önemlidir. Kolektif aklın homojenliğini ve yanılmazlığında o denli ısrarcıdırlar ki bireysel farklılaşmalara yer veren kolektif sistemlerin daha güçlü ve daha az yanılır olabileceğini asla akıllarına getirmezler. Kutuplaşmadan nemalanırlar. Kutuplaşmanın marjinalleşmek olduğunu, marjinalleşmenin fikirden ziyade sloganlara, klişelere ve biçimciliğe tekabül ettiğini görmezden gelirler. Bu profilin siyaset arenasını işgal eden uzantılarına bakın. Değişmez bir jargon ve tahammülfersa bir sığlıkla konuştuklarını, tartıştıklarını hatta tartış(ama)dıklarını göreceksiniz. Teknik olarak iki ayrı uç noktada olması gereken ve tek ortak paydaları kolektivizmden beslenmeleri olan iki hizbin en ateşli tartışmalarında bile şaşılacak bir üslup ve jargon benzerliği olduğuna tanık olursunuz. Bu benzerliğin çıkış noktası ise her iki tarafın da alabildiğine tutucu olmalarıdır. Eleştirel akla ve serbest düşünceye yer yoktur sığ dünyalarında. Gergindirler. Tahammülsüzdürler. Polarizasyonun her iki tarafı da her an kavgaya etmeye meyilli bir psikoz içinde tamamıyla politize olmuş bir yapının sığ sularında sürekli bir gerilim kaynağıdırlar. Aslında yeterince polarize olmak için de birbirlerine ihtiyaçları vardır. Entelektüel düzeysizlikleri ile öne çıkarlar. Saldırgan ve öfkelidirler. Hukuk danışmanları, avukatları mahkeme kapılarını aşındırırlar günaşırı. Mizah ve zekâ kokan eleştirilere verebilecekleri tek yanıtları vardır: dava açmak. Sığ sularını dalgalandıranlar, kör kuyularına taş atanlar slogan ve klişelerle bezedikleri, korudukları, putlaştırdıkları değer yargılarına saldırmışlar, canlarını acıtmışlardır ve hadlerinin bildirilmeleri gereklidir. Mahkemeler bunun için vardır. 10-15 yıllık tuhaf davalarla hantallaşan adalet sistemini kendi kişisel yetersizliklerini temize çıkarma adına işgal etmekten çekinmezler. Demokrasi onlar için ya salt çoğunluğun sorgulanamaz hükümranlığı için bir araçtır ya da azınlığın politik açlığını ‘muhalefet’ kisvesi altında ve fikri dayanaklardan uzak bir slogan düzleminde gidermesine yarayacak bir sistemdir. Demokrasinin esneklik, hoşgörü, sorgulayıcı akla açık olma, diğerkâmlık, karşılıklı saygı ve bilgi eksenli tartışma ortamı gibi hoşluklar içerdiğinden habersizdirler. Mizahtan ölesiye korkarlar. Saf sanata olan uzaklıkları ise sanat işçilerini, düşkünlerini bu ülkeden kaçıp gitme raddesine getirir. Ülke tarihinin tek ve en Nobelli kişisi, okyanus aşırı bir üne ve etki alanına sahip büyük bir yazarın tehditlerden bezip başka bir ülkeye yerleşmesinde onlar için herhangi bir sorun yoktur. Hiçbir zaman gündem maddelerinden biri olacak denli önemli bir mesele olmamıştır. Başına gelecekleri hisseden ve daha güvenli ülkelere gitmek yerine ülkesine bağlılığı ‘ethnicity’nin dar kalıplarını fersah fersah aştığı için kalan ve yüreğinde güvercin tedirginliğini kâğıda dökecek denli naif olan bir düşünce insanın katline olan yaklaşımları bile –iktidar ya da muhalefet fark etmez- insanı dehşete düşürecek cinstendir. 17–18 yaşındaki bir zavallı piyonun ve ‘ağabey’lerinin devlet babamızın şefkatli dokunuşlarıyla takdis ve takdir edilmesi ise saygıdeğer devletimizi babalıktan reddetmek için yeterli bir nedendir. Devlet denen organizmanın büyük bir kısmı fena halde karanlıktır, derindir. Polis, mafya, bürokrasi, politika, medya ve hatta askerden oluşan ‘oceanic six’ mensuplarının bu denli karmaşık ve karanlık bir ilişkiler sarmalında birbirlerini kucakladıkları başka bir ülke var mıdır, bilmiyorum. Ama liberalizmden, serbest düşünceden nasibini alamamış; ideolojik bağnazlıklara saplanıp kalmış; ulusal-uluslararası politikası hamasi söylemler ve sığ sloganlar üzerine inşa edilmiş ülkelerin kaderi budur, biliyorum.

Cuma, Nisan 24, 2009

Karga Kahvaltısı

Sevmiyorum seni, ama gitme
Duman içinde kaldım günlerdir
Bir şemsiye kurtardı beni sırtlayıp
Düşünmeden atladım kanatlarından

Işığından boğuldum teraslarda
Savaş türküleri içtim oluklardan
Saatler yaptım ısırıklarla
Limon değil, kahve ekşisi bu

Kaybolur gibi artık kitaplar
Kollektif depresyonunda metroların
Göremedim ellerimi
Küskün olmak mıdır ücreti yalnızlığın?

Var mı sınırı kaybolmanın?
Sadece ısınmak istemiştim ben
Ağlattın duvarlarımı
Gitme, sevmiyorum seni

Pazar, Nisan 19, 2009

Baba Bana Bağırma

baba bana bağırma
bülbülleri kaçırdın ormanlarımdan
kulaklarımın kapılarını havalara uçurdun
kapılar baba kapılar pencereleri alıp gittiler
tenorlar kaçtı ses tellerinden
çevreye saçıldı yavru diktatörler
seni ne sopranolar istedi de vermedik baba

baba bana bağırma
bayrak direklerine konan kartalları anlat
uzun uzadıya
nasıl da göremediler avcıları
o keskin gözleriyle vah hah ha
şans yıldızlara özgü bir yalan baba
yıldızlara tükürüp tükürüp onları gezegen yaptınız
savaşan halklar taktınız dünyanın boynuna

yalanları yazdım defterime hiç unutmadım
radyasyonu radyo istasyonu sanan bakanları
çiğleri, meclis tavanını çiğ köftelerle çiğneyen
doğum sonrası acılarını cüce ülkeler doğuran kadınların

hiç unutmadım
sakallarını yüzlerinde
yüzlerini sakallarında unutan adamları
ve ısırgan tarlalarındaki parçalarını
uğur mumcu'yu biz yapan bombanın

hiç unutmadım
uzak yakın tüm tuzakları baba
yolun ezdiği oyuncak bir kamyonsun sen
bir gam ağacısın
kar yüküne dayanamayıp kırılan
ilkbaharı gerzeklere ödünç verdin
geri getirmediler
güneşin başına gelenleri
biz ilkbaharsız nasıl anlarız baba

baba bana bağırma
bir kulağımdan giriyor sözlerin
öbür kulağımı tıkıyor
buenos aires'te olsaydım diyorum içimden
eva'nın peronunda
karanlıktan kuşlar çalan bir tren
bir bıçak kaçağı
tangonun bacaklarını havaya kaldırdığı kentte
ama iyi ki buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
burada
bilginin bilgisizlikten daha çok acı verdiği yerde
burada, tam karşında
hapisanelerde hintyağı gibi bir şeydi zaman
hastanelerde pıhtılaşmış kan gemisi gibi
yol alırdı saatler
karılarının namuslarını dillerinde saklayan
adamlar vardı bir taraflarda
televizyon kanallarında yitirilen çocuklar
gökyüzüne düşmemek için denize yapışan balıklar
ve depolara indirilen lenin heykelleri vardı
sovyet rusya'da
kafandaki duvarları
niye cebine koymuyorsun sen baba

baba bana bağırma
farkında değilsin
arkasını ezilenlerin yaladığı
bir posta puludur dünya
bir karadelik yutana kadar uzayda bizi
asansör boşluğuna itilen bir kedisin sen
söylemenin tam sırası
ülkeyi bu duruma senin oy verdiğin
partiler getirdi baba
ama ben buradayım, burada hiçbir şeyi unutmadan
bir yaşamlık kaygı duruşundayım
yakın tarihimiz için

baba bana bağırma
bacağından vurulursa bir şiir
nereye kadar gidebilir
bana bağırma baba
kendine bağır
yoksa her şey bitebilir

Akgün Akova

Cumartesi, Nisan 18, 2009

Beş Çayı

"...ancak denizli şehirlerde kendi başına kalır insan. Çünkü yüzünü denize dönebilirsin. Böylece sırtını çevirirsin kalabalığa. Denizsiz şehirlerde ise nereye dönersen insan, nereye dönersen.

O yüzden işte, iyi geçinmelidir birbiriyle, denizsiz şehirlerde kişiler. Denizli şehirlerdeyse, insan yüzlerine çarpmadan da yaşayabilir isteyenler."
Ece Temelkuran - Kıyı Kitabı

Ben de yüzümü denize çevirdim, karalı-beyazlı kuşları izledim. Suyun üstünde süzülenler, kanat çırpanlar, birkaç dalganın arasına kurulup etrafı seyredenler, kafalarını denize daldırıp karınlarını doyuranlar, dalıp çıkanlar ve en önemlisi: bir yerden dalıp başka yerden çıkanlar. Çok düşünseydim belki kaygılanırdım bir yerden dalıp, bir daha çıkmayanlar için. Az mıdır sayıları? Yine de vardır bence, yani olmalı. Kuşların hayatı bu kadar basit olmamalı. Onlar, belimizi ağrıtan belediye banklarından seyredip güzelliklerine yanıp tutuştuğumuz objeler olmamalı sadece. Gerekiyorsa çıkmamalı kuşlar. Kuşlar ölmeli; daha da kötüsü aşık olmalılar. Çıkartabildikleri iki üç notadan küçük ezgiler tutturmalılar. Ya da sıkıcı bir gerilim filmindeki gibi insanlara saldırmalılar. Kuşlar artık piyango bileti aldırmamalı kimseye. Altın kafeslerde boş şarkılar söylememeli. Amaçsızca insan taklidi yapmamalı. Taşımamalı sevgi dolu mektupları. Rüzgârlar azsın, kuşlar dalgalar arasında kaybolsun özgürce. Kuşlar ölsünler, aşık olsunlar.

Pazartesi, Mart 30, 2009

Demokrasi mi? O ne?

Sokratik triplere girmiş olsaydım, demokrasinin halkımız tarafından verimli kullanılabilecek bir sistem olmadığını iddia edip zeytinyağı gibi üste çıkabilirdim. Ama sanırım bunu Sokratik triplere girmeden de yapabilirim. Öncelikle bazı öcülerin oylarının önemli ölçüde düştüğünü ve bazı yerlerde zorlandıklarını, bazı yerleri ise resmen kaptırdıklarını gördük son seçimde. Öcü diyorum ama isim vermiyorum. Allah Allah, kim acaba bunlar? Aynı öcüler artık alacaklarını almış ve halkın refahını, ülkenin ekonomik gelişimini vs. iyice salmışken tam seçim öncesi halka yardımlarını esirgemediler o "iyi niyet"leriyle.
Bazı şeylerin tek seçimde değişmesini bekleyemeyiz tabii ki... Ama inanıyorum ki, bu ülkede namusu, şerefi, insanlığı ve adamlığı kömürle satın alınamayacak insanların sayısı azar azar da olsa artıyor. Zaten çok okunurluğu olmayan bir blog bu ama peşinen yazıyorum: böyle ağır sayılabilecek ithamlar kullandım, ve çekinmedim. Neden mi? Zaten "ben namusumu kömüre, çamaşır makinesine satmıyorum" diyen insan alınmaz, aradan çıkar. Demeyen, kabullenen insan için de bu sözler hakaret sayılmaz. Yani anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az. Yine de "İnsanlık Hakkı"mı kulanarak "Yüce Türk Adaleti"ne güvenmeme hakkımı saklı tutarım. Bir kenarda durur.
Tarihte insanların üzerine çelikten kafeslerin kapatıldığı yetmemiş gibi, bir de o kafeslerin ışıklarını söndürmeye çalışan kişiler dünyayı kararttıkça; birileri çıkıp onu binlerce, milyonlarca adım ileriye taşıyacak mumları yakmıştır. O yüzden geleceğimiz için endişeli değilim çoğu insanın aksine. Yasakçı zihniyet her yanımızı sarsa da, artık "bizi korumak" adına yaptığımız her şeye karışılsa da, dünyamız karartılmaya çalışılsa da; ileride birileri çıkacak aydınlatmak için. Bu birilerinin ellerinde ne silahlar olacak, ne kutsal kitaplar. Belki bu ilkel uygulama hâlâ devam ediyorsa bir parmaklarının kenarında lacivert bir leke olacak. Bu ülkenin insanları artık anlatılan peri masallarıyla büyümeyecek, birileri çıkıp eline kitabı alıp adam gibi hikayeler okuyacak...

Pazar, Mart 29, 2009

Okuribito

"Soğuk bir vücudu hayata döndürmek, ve sonsuz güzelliği bağışlamak. Tören huzurlu ve kusursuzdu. Ve her şeyden çok sevgi doluydu. Son vedada hazır bulunmak, ve merhumu uğurlamak... Huzurluydu, ve yapılan her hareket vakur görünüyordu."

Aslında Oscar ödüllerinin hep "kime göre, neye göre" olduğunu düşündüm, ve sonuç hep "Akademi'ye göre" çıktı. Her şekilde kendi alanlarında büyük başarıya sahip olduklarından dolayı seçilen Akademi Üyeleri'ne bir diyeceğim yok. Hepsi gerçekten bu güzel organizasyona yakışan kişiler. En azından "kariyerleri dolayısıyla" hak eden kişiler diye düşünüyorum. Ama yıllardır "bir film Oscar almışsa b.ktandır abi" geyikleri, özellikle son yıllarda kazanan ve aday gösterilenlerle alakalı büyük tartışmalar ve "nedense genelde çok kaliteli de olsa aksiyon filmlerine karşı bir önyargı" muhteşem bir kariyerin mantıklı seçimler yapma kabiliyetine olan etkisini sorgultıyor bana. Daha sonra ne demeye çalıştığımdan bahsedeceğim. Ama bu yazıda, belki de aldığı ödülü gerçekten hak eden tek filmle ilgili birkaç şey karalayacağım. Slumdog Millionaire gibi güzel olan ama "o kadar" da güzel olmayan bir filmden tutun, The Dark Knight gibi ufak bir ödülle geçiştirilen bir şahesere kadar makul sayıda filmin arasında ödüle "cuk" diye oturan bir filmdi Okuribito(İngilizce'siyle Departures, Türkçe'siyle Gidişler).
Film bir araba sahnesiyle başlıyor. Sisli bir yolda araba kullanan Kobayashi'nin hayattan yorulmuş, aradığını bulamamış, bulduğu zamanlarda ise hep çok geçmeden kaybetmiş olduğunu açıkça okuduğumuz yüzünü görüyoruz. Sonra bir cenaze evinde buluyoruz kendimizi. Arabada yanında görünen yaşlı adam bir tür cenaze öncesi ritüelini yerine getirirken Kobayashi de ona yardımcı oluyor. Hemen sonraki sahneleri atlarsak kendimizi bir orkestranın gösterisinde buluyoruz. Salon bomboş değil ama az kişi gelmiş. Yine de mükemmel bir konser sergileyerek kuliste toplanan orkestra mensuplarına kötü bir haberi var organizasyon sahibinin. "Orkestrayı dağıtıyorum" diyor üzgün bir şekilde eğilerek selamlıyor herkesi, herkes arkasını dönüp eşyalarını toplamaya bakıyor. Kobayashi olduğu yerde kalıyor. Ve her şey burada başlıyor. Aslında planından sekansına kadar her parçasını teker teker sevdiğim bu filmden uzun uzun bahsetmemek için kendimi zor tutuyorum ama spoiler vermeyi de istemem. İstiyorum ki izleyin ve görün ne anlatmaya çalışıp da anlatamıyor olduğumu.
Ölümün o soğuk yüzünü renklendirmek ve "gidişler"i güzelleştirmek adına her şeyi yapmaya çalışan iki adam, ve çevreleri, aileleriyle ilişkileri... Kahramanımız bu giden insanların hak ettikleri ve hep istedikleri saygıyı son bir kez, en iyi şekilde görmelerini sağlamaya çalışadursun; bize de Japon kültürünün en cansız kısmını en canlı şekilde anlatıyor film. Anime tarzı bir Japonculuk beklemeyin, zaten biraz daha yeni dönem tarzında gelenekçiliği var(ne dedim ben? ama siz anladınız).
Filmin en önemli özelliği temponun aşağı yukarı hep aynı tutulmuş olması. Olaylar izleyiciyi sıkmadan, gereksiz germeden, aktarılmak istenen tüm duyguları hissettirecek şekilde yayılmış 2 saat kadar süren filmin her yanına. Bu "duygular" ve "düşünceler" birbirine çok bağlı olay dizileriyle değil, genel hikaye içindeki ayrıntılarla verilmeye çalışılıyor kanımca. Film ilerledikçe izleyici de kendisini Kobayashi ile aynı bakış açısı içinde buluyor. Gittikçe olayın içine giriyor ve Kobayashi ne düşünüyorsa düşünüyor, ne hissediyorsa hissediyor... Etrafındaki insanların hor gördüğü bu yeni mesleğe duyduğu saygıyı farkında olmadan haklı çıkartıyor dakikalar ilerledikçe...
Kendi öykülerimde de çokça değindiğim bu "bir şeyleri kaybeden ve bu sayede kendini bulan" insanlar hep ilgimi çekmiştir. Neredeyse tüm hikayelerde, romanlarda, filmlerde az veya çok bahsedilir bunlardan. Ama ben bu kadar sade ama bu kadar güzellik dolu bahsedenine az rastladım. Okuribito da bu nadir rastladığım güzelliklerden birisi. Ne yapın edin, hazır Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne de gelmişken izleyin derim.

Not: "Gidişler", UİFF kapsamında 19 Nisan Pazar günü, Emek sinemasında 13:30 ve 21:30 olmak üzere iki seansta gösterilecek.

Cumartesi, Mart 07, 2009

Heidenroslein

Sah ein knab' ein röslein stehn,
Röslein auf der heiden,
War so jung und morgenschön,
Lief er schnell, es nah zu sehn,
Sah's mit vielen freuden.
Röslein, röslein, röslein rot,
Röslein auf der heiden.

Knabe sprach: ich breche dich,
Röslein auf der heiden!
Röslein sprach: ich steche dich,
Daß du ewig denkst an mich,
Und ich will's nicht leiden.
Röslein, röslein, röslein rot,
Röslein auf der heiden.

Und der wilde knabe brach
's röslein auf der heiden;
Röslein wehrte sich und stach,
Half ihm doch kein weh und ach,
Mußt es eben leiden.
Röslein, röslein, röslein rot,
Röslein auf der heiden.

Törkiş:

Bir çocuk bir goncagül gördü,
Kırdaki goncagül,
O kadar genç ve sabahgüzeliydi ki o
Hızlıca koştu çocuk ona yakından bakmak için
Pek sevinerek izledi onu.
Goncagül, goncagül, goncagül kırmızı,
Kırdaki goncagül.

Çocuk konuştu: seni koparırım,
Kırdaki goncagül!
Goncagül konuştu: ben de seni öyle iğnelerim ki,
Hep beni düşünürsün sonra,
Ve izin vermem bunu yapmana.
Goncagül, goncagül, goncagül kırmızı,
Kırdaki goncagül.

Ve yaramaz çocuk kopardı
Kırdaki goncagülü;
Goncagül savundu kendini ve iğneledi çocuğu,
Ama o bana mısın demedi, ne bir ah dedi ne de bir vah,
Boyun eğmek zorundaydı yani goncagül.
Goncagül, goncagül, goncagül kırmızı,
Kırdaki goncagül.

Pazar, Ocak 18, 2009

Siz Ölü Çocukların Büyümediğine Gerçekten İnanıyor Musunuz?

Biz, ve dertlerimiz… Ne zaman büyüdük farkında bile olmadan, hayattaki en büyük derdi üzerinden geçen bulutların nereye gittikleri olan o küçük çocuktan uzaklaştık zaman içinde. Geceleri üstümüzde anlamsızca dolaşan ve sürekli şekil değiştiren o parlak yuvarlağın sevimli aydede olduğuna inanmıştık oysa. Ama gülümsemiyordu hiç. Hep pencerenin önünde bekledik yıllarca belki bize göz kırpar diye. Ve en önemlisi, belki gerçekten gözleri vardır diye… Bunun kocaman bir yalan olduğunu anladığımızda ise çoktan büyümüştük ve artık umrumuzda değildi. Oysa tek aydede mi vardı? Güneş de o en parlak turuncu kıyafetleri içinde koyu kahverengi dağların arasından çıkarak tatlı tatlı bakmıyordu bize. Her yana dağılmış, parmakla sayılabilecek kadar az saçakları da yoktu.

Çocukluk! Ne kadar da safmışız derler ya… Ne kadar da gerizekalıymışız diyorum ben. Büyüklerimiz bize güneşin her gün sayısı artan mezarlıklar üzerine de doğduğunu, bakışmaya kalkınca gözlerimizi yakacağını; ayın başıboş şairlerin saçmalaması için yaratıldığını ve o merak ettiğimiz bulutların kül olmuş, bitmiş evlerin dumanlarını saklamaya gittiklerini anlatsalardı çok mu şey kaybederdik? En azından bu kadar cahil, bu kadar gerizakalı olmazdık bunlarla ilk karşılaştığımızda. Artık koca insan sürülerinin vahşi hayatlarının sıradan parçaları olmuş şeylere bu kadar şaşırmaz, ağlamazdık. Rafta kalmış son gazeteyi almak isteyen komşumuzun sırtına bir mızrak saplayıp, leşini toplu mezarlara fırlatırdık. Huzur içinde gazetemizi okurken televizyonun önünden geçen eşimize kükrerdik. Bir daha buradan geçmemesi için televizyonun kenarına işeyerek işaret bırakırdık. Belki “sahiplendiğimiz” insanla sokak ortasında birlikte olurduk ama kimse dönüp bakmazdı. Daha özgür olurduk. Elimizdeki silahlar yeterince keskin oldukça kimsenin meselesi olmazdı küpe takmamız, saç uzatmamız, siyah t-shirtler giymemiz. Bir tek hoşlandığımız dişinin etrafında garip danslarla kur yapmamız aynı kalırdı sanıyorum… Ama bununla bir problemim yok –şimdilik.

Büyükler! Neler aldınız elimizden bilmiyorsunuz! Biz de bilmiyoruz ve artık maalesef ki biz de büyüdük. Çocuklarımız asla kızarkadaşıyla yolda yürürken, kırtasiyede fotokopi çektirirken göremeyecekleri aptal kuklaları izleyip eğlenecekler yine, varlıklarına inanacaklar birkaç yıllığına daha. Karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakacaklar. Sokakta boynu bükük görse “neyin var yavrum?” demeye zahmet etmeyecek huysuz teyzeler onlardan otobüste yer verme inceliğini bekleyecekler. İnce olmazsa zorla yontacaklar, onlar inceldikleri yerlerden kopana dek. Bir süre insanların neden “özellikle yaşlandıklarında” camilere koşuştuklarını anlayamayacaklar…

Gördük! Siz büyüklerin ne yaptığınızı gördük. Siz büyükler ki, büyük olmanızdan başka bir özelliğiniz yoktu. Ve sizden daha az büyükleri kullandınız hep. Saygı adı altında, itibar adı altında yedirdiler size hayatlarını dilim dilim… Yedirmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Ama neden yedirmeleri gerektiğini bilmiyorlardı. Onları siz inandırdınız. Siz büyükler! Benim çocuğum halının kenarındaki deseni yol zannederek dandik bir oyuncak arabayı sürüp salak sesler çıkartmayacak. Aydedeyi tanımayacak, aya baktığında “ne lan bu yuvarlak” diyecek, taş atmaya çalışacak. Yeterince büyüyünce, ama büyük olmadan, bir 23 Nisan’da o koltuğa oturacak ve bir daha kalkmayacak!

Cumartesi, Ocak 17, 2009

Bulantı

Var. Ne mi var? Kim mi var demeliydiniz sanki... Bazılarınız tam olarak böyle dedi belki, belki bazılarınız hiçbir şey demediler. Var! Tanrı var! Tanrı var ve yatağımızdan yeni kalkmış, pencereden dışarıya bakıyor. Bir elinde sigarası... Kalktığı yer sıcacık kalmış. Ama soğuyacak ve bir daha ısınmayacak orası. Çünkü başkalarına gidecek. Öyle dakika başı tanrı mı çağırılırmış, oturun yemeğinizi yiyin bakayım! O bir sözde-denizci gibi... Her gün başka bir limanda, bir başkasıyla. En azından bizden başkasıyla. Sizi çok mu seviyor sanıyorsunuz? Vallahi kendisine sormak lazım, ben bilemem. Ama dün gece hiç öyle gözümüyordu. Hep bu bir önceki geceler "öyle gözükmez". Bu kadar kısa zamanda güvenirsiniz ona. Darda kalmışsınızdır, yardım isteyecek onu bulursunuz; çok sevinirsiniz, olayla bağlantısı olduğundan emincesine ona teşekkür edersiniz. Tanrının sizden başka işi gücü yok mu sanıyorsunuz kuzum? Nedir sizi onunla bu kadar samimi yapan? Senli-benli olmuşsunuz koskoca tanrı ile! Bir tane "Sayın Tanrım, size yollamakta olduğum iş bu dua'yı en kısa zamanda yanıtlamanızı temenni eder, bilgilerinize arz ederim" şeklinde cümle duydunuz mu insanlardan? Siz onu seviyorsunuz, değil mi? Ama o sizi sevmek zorunda değil... Yüzyıllardır "İsa seni seviyor" ezberiyle büyütülen çocuklar İsa'nın gerçekten onları sevmek gibi bir zorunluluğu olmadığını öğrendiklerinde hâlâ onu sevebilecekler mi? İsa ne yapıyor bilmiyorum ama beni de ilgilendirmiyor zaten. Ama tanrının ne yaptığını biliyorum. Şu an saunada. Birazdan havuza girecek, bir şeyler düşünecek. Sizi düşünmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Ama düşünecek bir şeyler. Sonra kurulanıp odasına çekilecek, çekmeceyi açacak. O büyük, kırmızı düğmeye basıp basmamak arasında kararsız kalacak. Sonra vazgeçecek. Amannnn, takılsınlar diyecek. "Amannn, takılsınlar"sınız siz tanrının gözünde. Bu kadar öneminiz yok. Olmasına da gerek yok. Tanrıyı seviyorsunuz, değil mi? Peki neden seviyorsunuz? O da sizi seviyor diye. Hem o çok büyük diye. Hastalıklı isteklerinizi, bitmek-tükenmek bilmeyen arzularınızı gerçekleştirmeye bir tek onun gücü yeter diye... Sizi korur, kollar diye değil mi? Ev halkını koruyan tanrıya inanmaktan daha keyif verici ne olabilir ki? İkiyüzlüsünüz, hatta düzgün dörtyüzlü piramitsiniz ve bir gün kendi üzerinize oturup kahrolacaksınız! Tanrı da ömrünüzde bir kere size gelecek, hayatınızı becerip gidecek... Arkasında ise sadece o birkaç dakikalık sıcaklık kalacak. O da ne sizi, ne de içinizi ısıtacak. Sizi bir daha aramayacak. Zaten numaranızı da verecek fırsatınız olmayacak ki... Her şey bir anda gelişecek, ruhunuz duymayacak önceden. Siz kendinizi yarı mutlu, yarı pişman hissederken o çok uzaklarda olacak. Bir daha gelmeyecek! Ve siz hâlâ onu bekleyip ağlayacaksınız geceler boyu. Bir şey beklemeden sevmeyi öğrenene dek.

sigara üzerine.

sigara içmeyenin "dumansız hava" özgürlüğü kadar, sigara içenin dumanlı hava özgürlüğü de olmalı. özgürlük deyince "kendin dışındakilerin özgürlüğünü kısıtlamama" gerekliliği giriyor ya işin içine, sigara içenler dışlanıyor. çünkü zehirleyen sigaraya göre temiz hava daha büyük bir özgürlük durumu oluyor ister istemez.
keşke kimse sigara içmese, hatta sigara diye bir şey olmasa da, kimse zehirlenmese değil mi?
öyle olmuyor işte, alışkanlık dememiz de bundan ya. alışkanlık yanlış kelime aslında, doğrusu bağımlılık ama, bağımlılık çok negatif bir sözcük olduğundan kabul edemiyor içenler. yediremiyor kendilerine...
kanımca, sigarayı isteyerek içiyorsan sorun yok da, keyif almadan içiyorsan ortada bir sorun var. ne yani? bu kadar mı acizsin kendini kontrol etmekten?
sigaradan keyif almak da ayrı bir boyut tabii.. zararlı olduğunun bilincinde olduğun bir şeyden nasıl keyif alabilirsin? alıyorsun. zaten en keyif veren şeylerin başında zararlı şeyler geliyor ya hep. beynin farklı yerleriyle alakalı bir durum bence. zarar kavramı, keyif alımını etkilemiyor herhal. keyif alımı, rahatlamadan kaynaklanan bir sonuç da olabilir tabii. sigaraya bağımlı olmayan biri sigaradan keyif alır mı? alır. kendimi düşünüyorum 3 yıl önce, keyif alıyordum, hatta şu anda aldığımdan daha fazlasını. duman hoşuma gidiyordu, o dumanı izlemek bile yetiyordu beni mutlu etmeye. hala severim sigara dumanını da, şimdilerde aldığım keyfi, rahatsızlığın giderilmesi olarak açıklamak daha doğru olur sanırsam. nikotinsiz kalınca vücut, rahatsızlık yaratıyor, sonra içince o sigarayı rahatlıyorsun, bu da keyif veriyor mesela. bir nevi ihtiyaç giderimi yani.
evet çelişiyorum kendimle.
sorun şurada ki, bunca zaman sigarayı bırakacağımı söyledim durdum kendime. "bırakacağım ama şimdi değil, bir kadının sigara kokması çok çirkin bir şey ve ben gerçek bir kadın olduğumda sigara kokmak istemiyorum. sırf bu yüzden bırakacağım, ama şimdi değil, zamanı gelince. ben sigara içmeyi seviyorum"
eh be kadın... ne zaman gerçek bir kadın olacaksın ki?
hem sigarayı gerçekten de seviyor musun ki?
"bağımlı değilim, istesem bırakırım" sendromu var bir de...
o bende yok da oradan kurtarıyoruz, hani bir parça da olsa.
evet ben kendimi kandırıyorum.
ve aslında sahte bir keyif alarak içiyorum şu mereti.
sevdiğimi sanıyorum, -miş gibicilik oynuyorum.
ahh sahte keyif, kendi ağıma düşürdün beni, gerçekten de acizim kendimi kontrol etmekten belki.
işin kötüsü ne doğru ne yanlış karar veremiyorum.
sonuç, sigara içmeye devam ediyorum.

elimdeki sigaraya ve yazıdaki gel-gitlerin, çelişkilerin sayısına bakın bir.
kafam karışık gerçekten. böyle olmuyor, toparlanmıyor....
karara varılamıyor.
ne zor, doğru olanı bildiğin halde yapamamak.
resmen kontrol sorunu bu.
deliriyorum.

ama bağımlılığı yenmenin yolları da var,
gerçekten bırakacağım sigarayı gerçek bir kadın olduğumda.
gerçekten.
=)
gerçek bir kadın olmak da ne ola ki?
neyse...

Perşembe, Ocak 08, 2009

Görmedim, Duymadım, Bilmiyorum!

Yasal Uyarı: Üç Maymun adlı filmle ilgili ciddi spoiler içerir!
Yasadışı Uyarı: Bu bir film eleştirisi değildir. Başlangıçtaki ciddi üsluba karşın, ileride cıvıtabilir, uzatabilir.

Bu kadar az filmle bu kadar klasikleşmiş başka bir yönetmen daha biliyor musunuz? Özellikle son zamanlarda belki biraz Christopher Nolan yaptı bunu "en büyük tarzının belli bir tarzı olmaması" ile. Biraz Ferzan Özpetek'te gördük bu ışığı ama bence o da "en büyük numarasının -maalesef ki- tek numarası olması" nedeniyle kendini kısa zamanda tüketti.
Geriye dönüp baktığımda en sevmediğim kalıbın "klasik bir .... filmi" olduğunda karar kılıyorum. Ama bu anlamı tam olarak verebilen başka bir kalıp varsa söyleyin de kullanalım. İşte aynı şekilde bir film izlediğimde nasıl "klasik bir Haneke filmi", "klasik bir Kubrick filmi" veya "klasik bir Bunuel filmi" diyebiliyorsam; artık "klasik bir NBC filmi" de diyebiliyor olmam bana mutluluk veriyor doğrusu. Nuri Bilge Ceylan önümüzdeki 20, belki 30 yılın en çok ses getiren insanlarından olacak eminim buna. Filmin başlangıcından sonuna kadar tüylerimi bir indirip bir kaldıran sesler, durağan-hareketli fotoğraf kareleri, açılmayan telefonlar... Artık yanımdaki birisi uzun süre telefonunu açmadığı zaman aklıma hep bu film gelecek.
Sesler! Evet, sesler! O kadar natürel kullanılmışlar, o kadar iyi dizilmişler ki; belki filmi izlerken gözlerimi kapatsam, sadece dinlemeye başlasam bile en azından ana fikrini çıkartabilirdim. Özellikle en sonundaki yağmur seslerine takılıp kalarak jeneriğin sonuna kadar olduğum yerde durdum. Artık NBC'nin fotoğrafçı etiketini bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Filmlerini de bu etiket yakasındayken yapıyor olması aslında ona büyük dezavantajlar getirebilir(di). Her ne kadar şimdiye kadar her yeni yapıtında o durağan fotoğrafımsıların içine çılgıncasına hareketli insanları, araçları, anıları daha da başarılı bir şekilde sıkıştırdıysa da; ikinci bir Ferzan Özpetek olmasından korkmaktayım. Bir örnek ile açıklamam gerekirse; Özpetek'in Cuore Sacro'ya kadarki tüm filmlerini izledikten sonra, izlemediğim tek filmi olan Karşı Pencere(La Finestra di Fronte)'yi izledim.
-SPOILER'ın babası-
Orada evlerine aldıkları yaşlı adamın cebinden çıkan bir aşk mektubu vardı. O mektuptaki aşk filmin gidişatı açısından önce bir kadın-erkek aşkı zannedilmeli, sonra izleyiciye sürpriz yapılmalıydı sanıyorum... Yani belki çok zeki ve başarılı(!) yönetmenimiz bizim bunu farketmemizi istedi ama şahsım adına söylemeliyim ki, seyir zevki açısından farketmemeliydim bunu. Neyi mi? Düşünün, bu yönetmenin birkaç filmini izlemişsiniz... Derken izlediğiniz son filminde bir adamın cebinden bir mektup çıkıyor? Bilin bakalım kim kime yazmış? Tabii ki bir erkek başka bir erkeğe yazmış... Filmdeki karakterler bile şaşırdı gerçeği anlayınca, ama ben şaşırmadım... Neden mi? Açıklama gereği bile duymuyorum, nefret ettim.
-SPOILER'ın babası-

Çokça işlenmeyen "eşcinsellerin hayatı ve aşkları" konusunu işlemişsiniz, iyi de yapmışsınız ama bunun dozajını ayarlamak zorundasınız... Eşcinseller günlük hayatın sayıca marjinal kısmını oluştururlar hepimizin bildiği gibi. Yani her yemekte kimyon kullanılmaz demeye çalışıyorum. Eğer siz bir yemeğe bir kaşık daha fazla su eklerseniz bunu kimse farketmeyebilir, ama bir kaşık daha fazla baharat koyarsanız tamamen farklı bir yemek elde edersiniz. Ve eminim ki Cuore Sacro'ya kadar artık elindeki baharatın karnını doyurmaya yetmeyeceğini farkeden Özpetek, bu filmde biraz daha gerçek dünyaya, aramıza indi. Yanlış anlaşılmasın. Sadece bu insanın filmlerinde eşcinselliği kullanış biçimini sevmiyorum. Aşk filmi mi yapmak istiyorsun? Brokeback Mountain bence bunun en güzel örneğidir. Yıllardır yapılamayan, yapılsa da yüze-göze bulaştırılan bir şeyi başarmıştır bu film. Eşcinsellerin sadece birbirini *çok afedersiniz* beceren kıllı herifler değil, "insanlar" olduklarını seyrettiren belki de tek filmdir.
Yeniden konuya dönmek gerekirse; her plan bir fotoğraf karesi bu insanın filmlerinde! Ve ağaçlar... NBC filmlerinde doğru düzgün sağa-sola düzensizce savrulan, sallanan, sakat, kusurlu ağaçlara ratladığımı hatırlamıyorum. O filmlerdeki ağaçlar hep tertemiz, güzel, düzenli... Sanki sadece o filmler için dizilmişlercesine hem de. Çok sert bir rüzgar esse de sadece tek yana yatıyorlar. Çapulcu gibi savrulmuyorlar, hadlerini biliyorlar. Deniz ise her zaman dalgalı. Ve sakin duruşlarını koruyan ağaçlar, dalgalı halleriyle barışık denizler arasında duran gemiler, sabit hızlı doğrusal hareket yapan otomobil ve trenler... Sanki aile fotoğrafı çekilmek için gelip de başka bir tartışmaya dalmış insanlar yaratıyor bu adam filmlerinde. Kamera hareketleri yok denecek kadar az. Ki konsepte bakarsak güzel de durmuş. Diğer filmlerinde de sıkça gördüğümüz bu özellikler bu filmiyle daha da gözümüze gözümüze sokulmuş. Ama ağaçlar, denizler her yerdeler zaten... İlerleyen zamanlarda da sıkılacağımızı sanmıyorum NBC'den...
Bir filmde aradığı en son şey mantık olan birisi olarak, yine de ikiye ayırmak istiyorum filmi:
1) Mantık arasaydım:
Bir şekilde kaza idi, yanlışlıkla oldu diyerek 9 aylığına -güzel bir miktar olduğunu düşündüğüm- para karşılığı hapis yattın diyelim ey Eyüp. Çok rahat bir yaşam sürmese de, hayatının henüz baharında olan bir gençten nasıl bir cinayeti üzerine almasını isteyebilirsin? Sebep: önümüz kış, orda üç öğün yemek de var. "Birader, kışın orda kalıyım, istediğim zaman çıkarım değil ki mesele, hastalanacaksın oralarda, özgürlüğün gidecek, ömrün çürüyecek" derler adama.. Cinayet bu yahu!
2) Mantık aramadım:
Yine de bu kadar güzel bir filmin biraz da olsa mantık içeren bir sonuçla bitmesini dilerdim. Ama film boyunca zaten görmese de, duymasa da bilen karakterlerden biri olan Eyüp'ten bunu beklemezdim diyemem. Tabii ki aldatan ve aldatılan insanların arasındaki mesele sadece bir sıvı transferinden ibaret değil. Sevgi, anılar, çocuk(lar) gibi birçok faktör var. Aldatıldığını bir şekilde bilen, ama sözlü olarak karakolda öğrenen bir adam evine gelmiş, eşiyle ve oğluyla oturuyor, ve bir süre sonra çıkıp gidiyor. Eşi soruyor nereye diye. Cevap alamayınca bağırıyor. Çok klasik bir tabirle ailesinin rahatı için iğrenç ve şerefsiz bir politikacının pislediği yeri temizledikten sonra geri dönünce karşılaştığı şeylerden sonra belki de ilk ve son "mantıklı" tepkisini veriyor eşine yatmasını söyleyerek. Bu "bir rahat vermiyosunuz ki ..mına kodumun yerinde" tadında, bazı şeyleri yoksayarak, kabullenerek yaşamaya isyan edememek zorunda hissetmenin verdirdiği bir tepki bu. Artık argo tabir ile folloş olmuş bu aileyi toparlamanın yolu kalmamıştır, herkes kaderini kabullenmiştir ve sadece artık sessizlik istemektedirler. Bunu ise yine umursamamak, geri plana atmak üzere sıkıntılarını başkalarına devretmek şeklinde başarmaya çalışırlar.
Bu kişiler görmüyorlar. Hiçbiri görmüyor. Görmüyor yola çıkan adamı, kaza oluyor, bir insan ölüyor. Sıradaki aşama umursamama aşaması. Ailece kabulleniyorlar bunu, bir şey duymamış gibi yapıyorlar. Filmin sonlarına doğru bu mesele çalan telefonları duymamaya dönüşüyor, ki bu da bence filmi gerçek anlamda rahatsız edici yapan en önemli detaydır. Günün belli saatlerinde geçen trenler bu ailenin hayatından gürültülü bir şekilde geçip giden şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Hep pencereden bakıyorlar ama trenlerin geçtiğini farketmiyorlar. Ve filmin sonunda Eyüp balkon, teras veya herneyse oraya çıkıyor, yine bir tren var ve yine bunun bir önemi yok. O tren ha olmuş, ha olmamış... Ama gök gürüldüyor, ve yağmur yağmaya başlıyor. Eyüp gibi ben de "gerçekten" duyuyorum o sesi. Tanrı yüzünü yıkaması ve kendisine gelmesi için başından aşağı soğuk su dökmekle kalmıyor, kulaklarını da açıyor. Ve bu manada gizli bir mutlu sonla bitiyor film...
Sonuç olarak, çok güzel bir filmdi. Önceki filmlerine nazaran daha iyi bir oyunculuk vardı ve belli ki daha büyük bütçeyle çekilmişti. Daha yeni izleme şansına eriştim. Sadece ne kadar güzel olduğunu hatırlatmak istedim size!

Pazar, Ocak 04, 2009

İstanbul Ağrısı

Kanatları parça parça bu ağustos geceleri

Yıldızlar kaynarken

Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen

Sen

Eğer yine İstanbul'san

Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim

Pançak pançak şiirler tüküreceğim

Demek yine ben

Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor

Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler

Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları

Mavi asfaltlara çökmüş

Diz bağlıyor

Eğer sen yine İstanbul'san

Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan

Sirkeci Garı'nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp

İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa'dan

Anadolu üstlerine bakıp bakıp

Ağlayan

Sen eğer yine İstanbul'san

Aldanmıyorsam

Yakaları karanfilli ....... eğer beni aldatmıyorsa

Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar

Yine senin emrindeyim

Utanmasam

Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak

Kendimi yani şu bildiğim Atilla İlhan'i

Zehirleyebilirim

Sonbahar karanlıklari tuttu tutacak

Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor

İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den

Tophane İskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş

Direksiyonlarının koynuna girmiş biçkin soförler

Uykusuz dalgalanıyor

Ulan İstanbul sen misin

Senin ellerin mi bu eller

Ulan bu gemiler senin gemilerin mi

Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında

Liman liman götüren

Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi

Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar

Neden durmaksızın imdat kıvilcımlari fışkırıyor

Antenlerinden

Neden

Peki İstanbul ya ben

Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy

Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas

Ya benim kahrım

Ya senin ağrın

Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın

Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi

Burgu burgu içime boşalttığın

O senin ağrın

O senin

Eğer sen yine İstanbul'san

Yanılmıyorsam

Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim

Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine

Satır satır okumak istediğim

Sen

Eğer yine İstanbul'san

Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim

Ulan yine sen kazandın İstanbul

Sen kazandın ben yenildim

Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar

Yine emrindeyim

Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa

Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam

Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa

Yanılmıyorsam

Sen eğer yine İstanbul'san

Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar

Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan

Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir

Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul

Kaç kere yazdım kimbilir

Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken

1949 Eylül'ünde birader mirc ve ben

Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık

Sana taptık ulan

Unuttun mu

Sana taptık.

Attila İlhan

Kill Bill: Volume 2'den

Bill: An essential characteristic of the superhero mythology is, there's the superhero, and there's the alter ego. Batman is actually Bruce Wayne, Spider-man is actually Peter Parker. When he wakes up in the morning, he's Peter Parker. He has to put on a costume to become Spider-man. And it is in that characteristic that Superman stands alone. Superman did not become Superman, Superman was born Superman. When Superman wakes up in the morning, he's Superman. His alter ego is Clark Kent. His outfit with the big red "s", that's the blanket he was wrapped in as a baby when the Kents found him. Those are his clothes. What Kent wears, the glasses, the business suit, that's the costume. That's the costume Superman wears to blend in with us. Clark Kent is how Superman views us. And what are the characteristics of Clark Kent? He's weak, he's unsure of himself... He's a coward. Clark Kent is Superman's critique on the whole human race. Sort of like Beatrix Kiddo and Mrs. Tommy Plympton.

İlahî Wikipedia

2 yıldır hiç arıza çıkartmadan, bozulup kaykılmadan kullandığı kalemi önemli bir sınavın ortasında bozulan Semih hayatında hiç bu kadar büyük bir hayal kırıklığına uğramamıştı. Elini kaldırdı, yanına gelen gözetmenden kalem istedi, bekledi, bekledi, bekledi ve sinirlenip çıktı. Kesinlikle, ama kesinlikle diyebilirim ki o gözetmen hayatında hiçbir zaman ya bir kalemi uzun bir süre kullanmamıştır, ya da önemli bir olay sırasında başına beklemediği çok acayip bir şey gelmemiştir. Morali bozuk ve hayâli kırık bir şekilde dışarı çıkan Semih soğuktan osuruğu kristallenmesine rağmen bir sigara yakarak ısınabileceğine inanmıştı. Saatler sonra ciğerlerine çektiği o duman onu tiril tiril titretmesine rağmen bu -kıytırık- beklentisini karşılamıyordu. Isınamadıkça bir sonraki sigarayı yaktı. Yaktıkça ısınamadı, ısınamadıkça yeniden hayal kırıklığına uğradı. Hazır abartmışken kenarda duran bir banka oturdu ve etrafı seyretmeye koyuldu. Her şey olağandı, fakat ona öyle gözükmedi. Her sabah kırmızı montuyla önünden geçip poğaçasını yiyen ufak tefek kız ilginç, önünden geçen iki çocuklu genç çift gereğinden fazla mutlu, karşıdaki sinemanın önünde oturan garip giyimli gençler ise sadece boş gözüküyorlardı o gün. Bir anda o sert soğuğa rağmen içinde bir sıcaklık, karnında bir kelebeklenme ve ruhunda garip bir ses farketti. Sabah yediği iğrenç yemeklerden dolayı motoru bozmuş olması daha büyük bir ihtimal olsa da, arkadan açılmış olduğunu gördüğü infrared ısıtıcı kafasındaki bütün soru işaretlerini sildi. Cebinden küçük bir defter ve bir de kalem çıkarttı. “Msn beyin hücrelerine zarar veriyor” cümlesini birkaç sayfa sürecek şekilde alt alta yazdı. Sonra kaç tane yazdığından emin olmak için, önce baştan, sonra sondan, sonra yine baştan başlayarak olmak üzere üç kere saymaya teşebbüs etti. Üçüncüyü tamamlayamadan arkadan yediği sıcağın da yardımıyla kenardaki ağaca da yaslanarak oracıkta uyuyakaldı.

.

.

“Haydi Semih, bunu şimdi yapmamız lazım” diyordu ses. Bu 30′lu yaşlardaki kuzeni Kadir’in sesiydi. Saatlerini ayarladılar, tam bir dakika sonra sıkıca giyinmiş ve göreve hazır bir şekilde bekliyorlardı. Helikopterle ancak dağın eteklerine yaklaşabiliyorlardı. O kadar kötü bir hava vardı ki, fırtınalar ve dik yamaçlar gece apartman boşluğunda çömelmiş ve sizin gelmenizi bekleyen dengesiz katiller gibiydi. Hatta eğer yeterince uslu bir çocuk olsaydınız, o dağın size bakan yüzünde “az önce osurdum galiba” dercesine bir gülümseme farkedebilirdiniz.

Semih ve Kadir helikopterden atladılar. Fırtınanın -dinmese bile- azıcık hafiflemesini beklerken büyük bir kaya parçasının altına sığınmaya karar verdiler. Birkaç saat orda kaldılar. O kadar gerilmişlerdi ki ağızlarını bıçak açmıyordu, tek kelime bile etmediler birbirlerine. Günün ilk ışıklarında güneş hazır yollarını aydınlatmaya başlamışken ve fırtına da -büyük ihtimalle geçici olarak- hafiflemişken tırmanmaya başladılar. En vahşi hayvanların bile yanına yaklaşmaya korkacağı, tek kelimeyle “kötü”, iki kelimeyle “kötü görünümlü” küçük bir düzlüğe çıktılar. Bulundukları yer “tam da orası” olmalıydı. Kadir ileri atılarak dikkatli olmasını söyledi Semih’e. Semih mağaranın kenarından yavaşça ileri süzülerek içeriyi izleyecek, uygun bir anı kollayıp içeri girmek için işaret verecekti. Kafasını kaşımaya çalışırken yanlışlıkla verdiği işaretle birlikte -kendisi bile ne olduğunu anlamadan- içeri girdiler. İleride bir havuz, etrafında mumlar ve şuh kahkahalar atan ucube bir kadın vardı. Arkadaşlarını havuzun içinde iple bağlı bir vaziyette tutuyordu. Mumların tamamı eridiğinde hepsi öleceklerdi. Kadir çaktırmadan uzaktan da olsa üflemeye çalıştı ama saçmalamaktan başka bir şey yapmadığını kendisi de farketmişti, kelebek etkisi falan bu mesafeden yer miydi hiç? Baktılar ki artık yapacak bir şey kalmadı, kılıçlarını çekerek kadına saldırdılar. Semih “kafaya vur abi” tarzı çığlıklar atıyor, Kadir umarsızca savaş şarkıları söylüyor; kadın ise ikisine karşı savaşını çok konuşarak ve pokemondan bahsederek veriyordu. Kısa sürede kadını etkisiz hale getirmeleri hiç de kolay olmadı. Ama sonunda “viylle” diyerek can verdi. İki cesur savaşçı ilk olarak mumları söndürdüler, arkadaşlarını havuzdan çıkartıp ipleri de çözdüler. Artık gidebilirlerdi. Semih’in kendisini eve giden uçakta bulması çok sürmedi. Yanında oturan kuzeni uyumuş, çok ses çıkartarak horluyordu. Müdahale etme gereği duymadı. İkisi de ölümden dönmüş, büyük bir aksiyon yaşamışlardı. Kuzeninin uyandıktan sonra ilk sözü: “Uçakta SMS atmak 35 kontörmüş, çok pahalı değil mi?” oldu. Semih ise ses çıkartmamakla beraber ‘kim bilir aramak ne kadardır?’ diye de düşünmedi değil. Artık zamanı gelmiş, varış noktası yaklaşmıştı. Uçak yere yumuşak bir iniş yaparak çimlerin üzerindeki seyrine bir süre devam etti. Çimlerin bittiği yerden otoyola inmeleri çok zahmetli olsa da yine de atlattılar. Üst geçide çarpan kanatlar uçağı yolda seyreden çok büyük bir otobüs haline getirmişti. Kadir acıktığını söyledi. Uçağı kenara çekip Mc Donald’s’a girmeye karar verdiler. O sırada nereden geldiklerini anlamadıkları küçük kuzenleri de yanlarındaydılar. Semih’in canı çikolata istemişti, ve zaten Mc Donald’s’ın hiçbir şeyini sevmemişti ömrü boyunca. Arabaya atlayıp başka bir yere gittiler. Garsonun büyük bir özenle peçete üzerinde getirdiği bitter çikolata bir süre sonra o kadar da hoş gözükmemeye başladı. Çünkü üzerinde saç vardı. Sadece üzerinde değil, içindeydi saç. Semih bir sa telini çekti, o çıkınca başkasını gördü, onu da çekti. Semih çekiyor, saç telleri “belirmeye” devam ediyordu. Saçlı-maçlı da olsaydı çikolataydı o, ve canı çok istiyordu. O saçları çıkartacak ve yiyecekti “o”nu. Sanki gittikçe artıyordu saçlar. Semih’in mücadele edecek gücü kalmamıştı, sinirden ve yorgunluktan yenik düşmüştü. Ağlamaya başladı, ağlamaya devam etti… Gözyaşları çikolatanın erimesine yol açıyor, elindeki kıl yumağı daha da vıcık vıcık oluyordu. Böyle bir kısır döngü içine girmişti ki…

.

.

Kendisini uyandıran güvenlik görevlisine ters ters baktı, ama sonra teşekkür etti. Bir sigara daha yaktı, ısıtmıyordu…

Ekim 31, 2008

Dinle Büyük Adam

Namık, 3 boyutlu Öklid Uzayı’nda yaşayan ve İzmirli olmayan, normal bir insandır. Her normal insan gibi kalkar, okuluna gider, evine gelir. Mesleği öğrenciliktir. Yaklaşık 20 yıllık öğrencilik hayatını bir şekilde tamamlamaya da çok yakındır. Odası içinde ulaşımı sandalyenin tekerleklerinden faydalanarak sağlarken, okula gitmek için ise otobüsü kullanır. Yani kullanırdı… Şimdi o yok. Neden mi? Öldü lan, öldü işte! Çok normaldi, değişmek istedi, öldü. Kırmaya çalıştığı zincirleri boynuna dolandı, aşmaya çalıştığı çitler bir tarafına girdi. Şimdi okuyacağınız hikaye kaderin cilveleriyle ve cilvelileriyle alakalı olup, kişi ve kurumlar tamamen gerçek veya tamamen uydurmadır.

Her şey bir cuma günü ailesinin yanına gitmek istemesiyle başlamadı. Perşembe gitmek isteyip son vapuru kaçırmasıyla başladı aslında. Gayet olağan bir şekilde son zamanlarda yaptığı yegane spor son vapura yetişmek amacıyla koşmak olan Namık, bu sefer bitişi göremeden kapılar kapanmıştı. Sinirle bavulunu yere vurup, üstünde bir süre oturmaya karar verdi. Sinirle bavulunu yere vurdu ve üstünde bir süre oturdu. İskeledeki görevlinin kapıyı daha birkaç metre ötedeyken sırıtarak kapatması ona çok koymuştu. Oturduğu yerden hayatı sorgulamaya koyuldu. “Ben kimim?”,”Gauss’un annesinin mezarı nerededir?” ve “Reha Muhtar özel hayatında da böyle mi konuşuyor?” gibi her gencin başının etini yiyen, yıllarını harap eden sorularla başbaşa kaldığını farkettiğinde “Ehh, yeter artık” dedi ve evine döndü. Kendini yatağa attı, uykusu gelmiş bir şekilde zoru zoruna alarmı kurdu ve horlayarak uyumaya başladı.

Rüyasında bir el onu dürtüyor, kalkması gerektiğini anlatırcasına çeşitli şarkılar ve Lüksemburg ilahileri söylüyordu. Daha fazla dayanamayarak yatağında doğruldu ve saate baktı. Daha 6′ydı saat ama hiç de uykusu yoktu. Erken de yatmış sayılmazdı, yorgundu da… Daha fazla uyuması gerekirdi ama uyumamıştı. 7:30′da kalkması gerekirdi ama kalkmamıştı. İçindeki bu garip enerji, duvarları yıkma hırsı ve göbeğini kaşıma dürtüsüyle birleşince ortaya garip bir kombinasyon çıksa da bir şeylerin değişik olduğunun farkındaydı. Hayırdır inşallah derken yatağının tam karşısındaki dolaptan arkadaşından ödünç aldığı CD’leri almak için ayağa kalktı. Ayağa kalktı! İşte o an kendini kaybettiği an oldu. Doğrulduğu gibi 5 dakikada giyinip, lavaboya da malum sebeplerle uğrayıp, dönüşte dolaptan bir şeyler atıştırdı. Normalde bir saatini alan bu hazırlıkların 20 dakikada bittiğini farkedince olduğu yere yığıldı. Gözünün önüne Ayhan Işık bıyıklı bir adam geldi. Elinde bir yoyo tutuyor, oynadıkça daha çok oynuyor, daha çok oynadıkça Namık’ın gözleriyle onu takip etmesini istiyordu. Ona rahatlamasını söyledi. Ellerini çırpacak ve Namık artık başka birisi olacaktı. Bir süre özenle bir şeyler anlattı. Daha da özenip tekrarladı. Ellerini çırptı. Namık kalktığı gibi çantasını aldı, kendisini dışarı attı. Sabahın köründe ailesini ziyeret edemezdi. Uzun uzun ekmeyi planladığı derslerin tümüne girmeye karar verdi. Ama onun için daha önemli bir şey vardı nedense. İçini bir hoş eden bu otobüste oturarak gitme arzusu karşı konulamaz bir şekilde büyüyor, büyüyor ve büyüyordu. O an bunu gerçekleştirebilmek için her şeyini feda edebilirdi. Aklına ilk gelen şeyi yaptı. Yolun karşısına geçip aynı otobüsle ters yöne gitti ve son durağa(bir nevî ilk durağa) ulaştı. İnsanlar sanki trencilik oynuyormuşçasına uzamış, birbirlerine girmişti. Sıranın en arkasına geçti ve beklemeye başladı. İlk otobüs dolmuştu artık ve iki seçeneği vardı. Bekledi, ötekisi gelince daha önce tatmadığı o hissi tanıdı. Dandik otobüs koltuklarının popoda meydana getirdiği o uyuşukluk ve geçici garip şekil o an ona dünyanın en güzel duygusu gibi geldi; fakat dünyanın en güzel duygusunu bilmiyordu henüz. Bunu belki hayatının son anlarında yaşayacaktı.

Otobüs başlarda şaşırtıcı derecede boştu. Belki bu saatte her gün bindiği saatten daha az kişi biniyordu, belki de onun evine yakın olan duraktan geçene kadar doluyordu. Neyse ki gerçeği öğrenmesi çok uzun sürmedi. Kendi durağına gelmeden iki durak önce insanlar insan değilmişçesine itişip kakışarak içeri doluştular. Herkes yer kapma telaşı içinde hızla etrafını süzerken Namık rahat olmasa da huzur verici koltuğundan onları kesiyordu. Kendisinin her gün özendiği, kıskandığı “oturan insanlar” artık “ayaktaki insanlar” olmuşlardı ve bu onu çok mutlu ediyordu. Zahmetli de olsa daha önce yapmadığı bir şeyi yapmıştı ve mutluluğunun asıl sebebi buydu. Çoğumuzun nefret ettiği o “oturan insanlar”ın bir gün “ayaktaki insanlar” olacakları gerçeğinin sizi sevinçten havaya uçurmadığını söylemeyin bana. Kıskanç yaşam formlarıyız biz. En önde koşan olmak çoğu zaman çok hızlı koşmakla değil, önümüzdekileri çekerek arkaya atmakla mümkündür. Ama Namık bu sefer gerçekten gereksiz denecek kadar hızlı koşmuştu. Belki oturan insanlardan olmayı en çok hakeden oydu o gün. İşte tam da bu yüzden ayaktaki insanlara ezercesine, nefretle baktı tüm yolculuk boyunca. Bir yandan yaşlı bir teyze/amca binmemesi için dua etmeyi de ihmal etmedi. Ayakta gitmek belki o kadar zoruna gitmezdi ama gaz olmuştu, balon olmuştu artık. Bir amca, bir teyze iğne gibi gelirdi bu hissin üstüne. Günü mahvolurdu.

Sınıfa geçti, arkadaşlarını selamladı ve en öne oturdu. Ders başlayınca şaşkın bakışlara aldırmadan not almaya başladı. Yazıyor, parçalıyordu defteri. Abartmak gerekirse şişelerce mürekkep, ormanlarca kağıt tüketti o gün. Boş vaktinde kütüphanenin bir köşesinde çaktırmadan uyumak yerine bahçeye çıkıp etrafı seyretti, insanlar hakkında fütursuzca yorumlarda bulundu. Bir tek adı kalmıştı. Saçı-başı, duruşu ve konuşması sabah doğan çocuğa ayak uydurmuştu. Aynaya bakmaya korkuyordu. Rüyasında uçtuğunu görüp aşağı bakınca düşmeye başlaması gibi bir şeyle karşılaşmak istemiyordu. Dönüşte bir arkadaşı ana yola kadar bırakıyordu onu. Oradan evine yürürken bildiği en isyankar şarkıları mırıldanıyordu. Asî olamazdı; bir anda özenti gibi de değişemezdi. Böyle olmadı zaten, değişmedi. Kendini terk etti, gitti. Giderken yanağından bir makas alıp “adam olacan ben” dedi. Geldiğinde kendisine mi gelmişti, kendisi mi ona gelmişti, başkası mıydı ki, kim kime gelmişti ki? Ben sabahlara kadar yazsam, siz de akşamlara kadar okusanız yine de anlatamam tam olarak. Diyeceğim tek şey şudur: Namık değişmedi, ama artık değişikti. Ailesini ziyaret etmedi. Vefasızlığından değil, korkusundan. Kendini kaybetmek veya bulmak istemiyordu bir şekilde.

Günler geçtikçe bizimki üşenmiyor, her sabah farklı şeyler deniyor, çoğu zaman çok zahmet ediyor ama mutlu oluyordu. Yine günler geçtikçe kendisiyle ilgili birçok şey öğreniyor ve unutuyordu. Bir türlü güvenemediği sesiyle barışmıştı ve liseden beri gelen “abi bi grup kursak yahu” deliliğini gerçekleştirecek cesarete sahipti artık. Bu hayalini arkadaşlarının hayalleriyle de birleştirerek, onlarla birlikte daha büyük hayallere yelken açtı. Yalnız daha mutlu bir hayat sürmüyor, daha özgür fakat daha düzenli bir insan da oluyordu zamanla. Her insanın içinde olduğunu her zaman iddia ettiğim o “sanatçı ruh”la birebir oturup konuşabilen, birlikte ne yapacağını kararlaştırıp çay içebilen nadir kişilerden olmuştu kısa zamanda. Ve gittiği her yerde, yaptığı her işte aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Kendinden farklı olamıyorsan, başkalarından farklı olamazsın ki.”

Hayatı bu kadar güzel giderken popüler olmak en son isteyeceği şeydi. O yüzden bir yandan da fazla ortalıkta gözükmemeyi, kaba tabirle daha sotede takılmayı tercih ediyordu. Bir sabah başa sarmak istedi yine. Ve erkenden kalkıp otobüsün kalktığı durağa kadar gitti. Sıraya girdi. Oturduğunda yine boş yerler olduğunu gördü. Aylar boyunca yavaş yavaş atmıştı içinde biriktirdiği başka insanları önemseme kırıntılarını. Bu sefer sadece yola bakıyor, kendince mutlu oluyor ve yine yola bakıyordu. Tanrı her şey bu kadar güzel giderken bir kıyak da kendisi yapması gerektiğini hissetmiş olacak ki…

Hafiften bir topuk sesi yaklaştı sağ taraftan. Yolcular umarsızca akın ediyordu otobüse, fakat bu topuklar kararlıydı. Sanki ne olursa olsun gidecekleri yer belliymiş gibi ekstra bir çaba göstermeden yaklaşıyorlardı. Havayı garip bir elektrik kaplamıştı. Sanki o anda orada bulunan bir insan, o anda orada yapmaması gereken bir şey yapsaydı cız olur, uf olurdu. Artık kaderin gücü mü desek, adaleti mi desek, polisi mi desek bilemiyorum. Bir şey olacaktı, olması gerekiyordu ve bunu hiçbir şey engelleyemezdi. Kalabalığı yarmaya gerek duymadan ilerleyen bu topuklar; gelmeleri gerektiği koltuğun yanına, gelmeleri gerektiği zamanda geldiler. Umursamaz bir şekilde kafasını kaldıran Namık, şimdiye kadar teknolojinin geldiği son noktayı görememiş olsa da, yaradılışın geldiği son noktada olduğunun farkına vardı. Yavaşça yanına oturan topuklar sessiz bir şekilde kitap okuyarak yolculuğa devam ettiler. O ana kadar bir insana aşık olmak için onu çok iyi tanımak gerektiğini savunan Namık için artık bu kural ve hayatın bir çok kuralı yok olmuş, onun yerini sadece ve sadece termodinamiğin ikinci kanunu almıştı. İçini kaplayan bu düzensizlik eğilimine başlangıçta anlam vermek istemedi ama eninde sonunda verecekti…

Gözleri dünyanın en görülmemiş ormanlarının, en el değmemiş ağaçların dalları rengindeydi. Ne kahverengi, ne yeşil. Tarif etmek güç işte. Canlıydı… Doğanın asıl rengiydi sanki de, bütün renkler ondan türemişti… Yüzyıllar önce görülmüş olsa bile hatırlanacak kadar gerçek, uzun süre bakılamayacak kadar parlaktılar. Burnu bir heykeltraşın taklit etmeye cesaret edemeyeceği kadar düzgün, cildi kelimenin tüm anlamlarını tüketircesine “prüzsüz”dü. Böyle bir kadın için çok hafif bir makyaj bile tanrıya hakaret sayılabilir, insanı cehennemin bir katından diğerine savurabilirdi. O güzelliğin kendisiydi. Eğer gerçekten bir güzellik tanrısı olsaydı o olurdu. Güzellik dendiğinde akla birisi gelmesi gerekiyorsa o gelmeliydi. Saçları omuzlarından hafifçe aşağı düşmüştü. Dalgalıydılar. Ama dalganın gerçek anlamıyla düşünün. Saçlarını birazcık sallaması bile alabora edebilirdi en iyi kaptanın gemisini. Düzgün ellerine yakıştırılmış güzel parmaklarından her an yıldırım saçacak gibiydi. Yanındayken ani bir hareket yapıp çarpılmaktan korkardı insan. Tanrı resmen 6 gün boyunca her şeyi yaratmış, geri kalan günde de onunla ilgilenmişti. Böyle bir kadının var olmasının amacı insanlıkla dalga geçmekti belki de. İnsan onu düşünmeye bile kıyamazdı eğer aşık olsaydı. Namık bir yandan elini ayağını koyacak yer arıyor, bir yandan da toplumca hayvanlık belirtisi olarak kabul edilen davranışlar sergilememeye çalışıyordu. Gözlerini ondan alamıyordu ama bakmamaya da çalışıyordu. Yani düşünün, otobüste, yanınızdaki insan sürekli size bakma ihtiyacı hissediyor. Ya maganda, ya deli, ya da sapıktır değil mi size göre? Yani şimdiye kadar birisi sürekli bana bakma ihtiyacı hissetmedi otobüste, hissettiyse de farketmedim. Ama böyle olsaydı ben de rahatsız olurdum bence. Namık da rahatsız olurdu. İşte bu yüzden gözlerini kapattı, uyanmaya çalıştı. Birisinin tekrar ellerini çırpması gerekiyordu ki kendine gelebilsin. Birkaç dakika sonra yandan gelen hafif bir dokunuşla ürperdi, gözlerini açtı. Gülümseyen ve elinde kitap tutan bir peri görmemişti daha önce. “Kitabınızı düşürdünüz” dedi. Kahramanımızın kulaklarından içeri dansedercesine giren o ses, kalbine inen bir yumruk halini aldıktan kısa bir süre sonra ancak “çok…” diyebildi. Bir süre öylece kaldı ve “çok teşekkür ederim” diye tamamladı. Peri tekrar gülümsedi ve önüne döndü. İşte bu son gülümsemeden sonra iyice kendini kaybeden aptal -ilk görüşte- aşık kitabın kontrolünü tekrar kaybetti. Bu sefer kendisi uzanıp aldı ama olay artık kopmuştu. İkisi de gülmemek için kendilerini zor tutuyorlarken, Namık bir yandan da rezil olma olgusuyla baş etmeye çalışıyordu. Kıpkırmızı olmuştu. Söyleyecek, yapacak bir şey yoktu; kendini kötü hisseder gibi de oldu. Dışının güzelliği içine yansımış(içinin güzelliği dışına yansımış olamazdı, çünkü hiç kimsenin içi o kadar güzel olamaz) olan kız da bunu farketti ve son bir hamleyle ciddi durmayı başardı. “Sabah erkenden kalkmaya da alışılmıyor bir türlü” şeklinde dünyanın en gereksiz yorumunu yapmış olsa da Namık için bu önemli değildi. Önemli olan; sabah kafasıyla gördüğü bu rüyada, resmen bir periyle konuşuyor olmasıydı. Neyse ki yolculuğun geri kalanı Namık’ın otobüsten sağ çıkmasına yetecek kadar kısa, onu mutlu edecek kadar da uzundu.

Yaklaşık yarım saat boyunca entelektüel veya yaşamsal derinliği sıfıra yakınsayan bir diyalog çevirdiler. Konuşacak bir şeyleri yoktu, ama konuşuyorlardı bir şekilde. Kızları neden etkilediği bilinmeyen ama yine de etkileyen özellikler vardır ya hani, işte o kendisinde de bazılarının bulunduğunu düşündüğü bu özelliklerinden bahsetmedi, çünkü güvenemiyordu kendisine. Son kez söylemek istiyorum: o kadar güzeldi ki… Ve söyledikleri Namık’ın hayatına hiçbir şey katmasa bile o kadar güzel söylüyor, o kadar güzel anlatıyordu ki… Artık konuşma da kıvamına geldiği için üzerindeki çekingenliği de atmıştı. Namık okuluna gelmeden iki durak önce indi kız. “Yarın sabah görüşmek üzere” dedi.

Adını bilmiyordu; kimdir, ne yapar farkında değildi… Yalnızca hayattan bahsetmişlerdi. İkisi de kendilerine dair hiçbir şey paylaşmamışlardı. Tanışmamışlardı, ama konuşmuşlardı. Belki tanışmazlardı, ama konuşacakları kesin gibi gözüküyordu. Çok etkilenmişti ve ne olursa olsun şansını denemek istiyordu. Kendi kendine diyaloglar kurdu kafasında. Ne yaptıysa da bu diyalogları hayattan kendisine doğru çeviremedi. Nasıl girilebilirdi konuya? “Sen kimsin, nesin?” nasıl denirdi? Kendini biraz daha kabul edilebilir gösterecek her türlü fiziksel bakımı yaptıktan sonra zaman kaybetmeden yatağa yattı. Uykusunu tamamen alıp sağlıklı bir sohbet kurmak istiyordu onunla. Kendi kafasında Peri diye adlandırdı onu. Hep “Merhaba, Peri” diye selamladı onu hayalinde. Hayal ettikçe o aklına geliyor, aklına geldikçe onu düşünüyor, düşündükçe de düşünmeye bile kıyamıyordu. Kıyamadıkça kendini garip hissedip uyuyamıyordu. Aşık olmak bu aslında… Düşünmeye bile kıyamamak… Ama bazen yapılacak şeyler kısıtlıdır. Bir taraf istemezse olay tamamen yatar. İki tarafın da aynı derecede istemesi ise teorik olarak imkansıza yakındır. O yüzdendir ki “en büyük aşklar” diye bahsedilen şeylerde bile bir çarpıklık, bir eksiklik vardır. Mükemmel aşk yoktur, aramak da saçmalıktır. Ve dünyanın en iyi, en düzgün insanı olsanız bile kendiniz olmanız fayda etmez. Hayatın kocaman olan kendisi bile taktığımız maskeler üzerine kuruluyken, hayatın önemli olsa da küçük bir kısmı bu maskelerden bağımsız düşünülemez. Neyse, Namık sabah aynı saatte kalktı, günlük sabah ritüelini yerine getirdi, saçını-sakalını mümkün olduğunca düzeltti. Bulabildiği en güzel kıyafetlerini giyip -abartmamaya çalışarak da olsa- parfümünü verimli kullanmanın hesaplarını yaptı. Yola çıkmaya hazırdı. Çıktı da… Yine ters yöne giden “aynı” otobüse bindi, yine sıra bekledi. Aynı yere oturmak için elinden geleni yaptı ve başardı. Şans getirmesi için yanında getirdiği “aynı” kitabı da elinde olmak üzere heyecanlı bir bekleyişe koyuldu. İlk duraklar geçiyor, Namık “başka” birisinin yanına gelip oturmaması için dua ediyordu. Eli-ayağı titremeye başladı heyecandan. Daha önce hiç bu kadar güçlü duygular hissetmemişti. Sakin olması gerektiğine inandırdı kendisini. Mümkün olduğunca rahat olmaya çalışırken kulaklığını takıp en alakasız, en agresif şarkıları dinlemeye başladı. Ama hâlâ yerinde duramıyordu, yapamıyordu işte. Kitabının sayfalarını anlamsızca çevirmeye başladı. Sözde okuyordu, fakat ne okuduğunu anlayabiliyor, ne de anlamasa bile en azından okuduğundan emin olabiliyordu. Kitabı da kapattı. Yola bakmak ve gözlerini kapatmak daha önce işe yaramamıştı ve şimdi bunu denemek bile çok saçma olabilir, hatta ters tepki yapabilirdi. Derin derin nefes almaya başladı. Bu biraz işe yarıyor gibiydi. En sonunda beklediği durak geldi. İnsanlar doluşmaya başladılar içeri. Ve…

Kim bilir ne oldu… Mesele o değil zaten… Hayatın tamamı nah bu kadar bir saçmalık… Bu yazının sonuna geldim de ne oldu diyorsanız da tekrarlıyorum… Değişmeyin ama değişik olun… Kendinizden farklı olamıyorsanız, başkalarından farklı olamazsınız ki…

Aralık 3, 2008