Yasal Uyarı: Üç Maymun adlı filmle ilgili ciddi spoiler içerir!
Yasadışı Uyarı: Bu bir film eleştirisi değildir. Başlangıçtaki ciddi üsluba karşın, ileride cıvıtabilir, uzatabilir.
Bu kadar az filmle bu kadar klasikleşmiş başka bir yönetmen daha biliyor musunuz? Özellikle son zamanlarda belki biraz Christopher Nolan yaptı bunu "en büyük tarzının belli bir tarzı olmaması" ile. Biraz Ferzan Özpetek'te gördük bu ışığı ama bence o da "en büyük numarasının -maalesef ki- tek numarası olması" nedeniyle kendini kısa zamanda tüketti.
Geriye dönüp baktığımda en sevmediğim kalıbın "klasik bir .... filmi" olduğunda karar kılıyorum. Ama bu anlamı tam olarak verebilen başka bir kalıp varsa söyleyin de kullanalım. İşte aynı şekilde bir film izlediğimde nasıl "klasik bir Haneke filmi", "klasik bir Kubrick filmi" veya "klasik bir Bunuel filmi" diyebiliyorsam; artık "klasik bir NBC filmi" de diyebiliyor olmam bana mutluluk veriyor doğrusu. Nuri Bilge Ceylan önümüzdeki 20, belki 30 yılın en çok ses getiren insanlarından olacak eminim buna. Filmin başlangıcından sonuna kadar tüylerimi bir indirip bir kaldıran sesler, durağan-hareketli fotoğraf kareleri, açılmayan telefonlar... Artık yanımdaki birisi uzun süre telefonunu açmadığı zaman aklıma hep bu film gelecek.
Sesler! Evet, sesler! O kadar natürel kullanılmışlar, o kadar iyi dizilmişler ki; belki filmi izlerken gözlerimi kapatsam, sadece dinlemeye başlasam bile en azından ana fikrini çıkartabilirdim. Özellikle en sonundaki yağmur seslerine takılıp kalarak jeneriğin sonuna kadar olduğum yerde durdum. Artık NBC'nin fotoğrafçı etiketini bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Filmlerini de bu etiket yakasındayken yapıyor olması aslında ona büyük dezavantajlar getirebilir(di). Her ne kadar şimdiye kadar her yeni yapıtında o durağan fotoğrafımsıların içine çılgıncasına hareketli insanları, araçları, anıları daha da başarılı bir şekilde sıkıştırdıysa da; ikinci bir Ferzan Özpetek olmasından korkmaktayım. Bir örnek ile açıklamam gerekirse; Özpetek'in Cuore Sacro'ya kadarki tüm filmlerini izledikten sonra, izlemediğim tek filmi olan Karşı Pencere(La Finestra di Fronte)'yi izledim.
-SPOILER'ın babası-Orada evlerine aldıkları yaşlı adamın cebinden çıkan bir aşk mektubu vardı. O mektuptaki aşk filmin gidişatı açısından önce bir kadın-erkek aşkı zannedilmeli, sonra izleyiciye sürpriz yapılmalıydı sanıyorum... Yani belki çok zeki ve başarılı(!) yönetmenimiz bizim bunu farketmemizi istedi ama şahsım adına söylemeliyim ki, seyir zevki açısından farketmemeliydim bunu. Neyi mi? Düşünün, bu yönetmenin birkaç filmini izlemişsiniz... Derken izlediğiniz son filminde bir adamın cebinden bir mektup çıkıyor? Bilin bakalım kim kime yazmış? Tabii ki bir erkek başka bir erkeğe yazmış... Filmdeki karakterler bile şaşırdı gerçeği anlayınca, ama ben şaşırmadım... Neden mi? Açıklama gereği bile duymuyorum, nefret ettim.
-SPOILER'ın babası-
Çokça işlenmeyen "eşcinsellerin hayatı ve aşkları" konusunu işlemişsiniz, iyi de yapmışsınız ama bunun dozajını ayarlamak zorundasınız... Eşcinseller günlük hayatın sayıca marjinal kısmını oluştururlar hepimizin bildiği gibi. Yani her yemekte kimyon kullanılmaz demeye çalışıyorum. Eğer siz bir yemeğe bir kaşık daha fazla su eklerseniz bunu kimse farketmeyebilir, ama bir kaşık daha fazla baharat koyarsanız tamamen farklı bir yemek elde edersiniz. Ve eminim ki Cuore Sacro'ya kadar artık elindeki baharatın karnını doyurmaya yetmeyeceğini farkeden Özpetek, bu filmde biraz daha gerçek dünyaya, aramıza indi. Yanlış anlaşılmasın. Sadece bu insanın filmlerinde eşcinselliği kullanış biçimini sevmiyorum. Aşk filmi mi yapmak istiyorsun? Brokeback Mountain bence bunun en güzel örneğidir. Yıllardır yapılamayan, yapılsa da yüze-göze bulaştırılan bir şeyi başarmıştır bu film. Eşcinsellerin sadece birbirini *çok afedersiniz* beceren kıllı herifler değil, "insanlar" olduklarını seyrettiren belki de tek filmdir.
Yeniden konuya dönmek gerekirse; her plan bir fotoğraf karesi bu insanın filmlerinde! Ve ağaçlar... NBC filmlerinde doğru düzgün sağa-sola düzensizce savrulan, sallanan, sakat, kusurlu ağaçlara ratladığımı hatırlamıyorum. O filmlerdeki ağaçlar hep tertemiz, güzel, düzenli... Sanki sadece o filmler için dizilmişlercesine hem de. Çok sert bir rüzgar esse de sadece tek yana yatıyorlar. Çapulcu gibi savrulmuyorlar, hadlerini biliyorlar. Deniz ise her zaman dalgalı. Ve sakin duruşlarını koruyan ağaçlar, dalgalı halleriyle barışık denizler arasında duran gemiler, sabit hızlı doğrusal hareket yapan otomobil ve trenler... Sanki aile fotoğrafı çekilmek için gelip de başka bir tartışmaya dalmış insanlar yaratıyor bu adam filmlerinde. Kamera hareketleri yok denecek kadar az. Ki konsepte bakarsak güzel de durmuş. Diğer filmlerinde de sıkça gördüğümüz bu özellikler bu filmiyle daha da gözümüze gözümüze sokulmuş. Ama ağaçlar, denizler her yerdeler zaten... İlerleyen zamanlarda da sıkılacağımızı sanmıyorum NBC'den...
Bir filmde aradığı en son şey mantık olan birisi olarak, yine de ikiye ayırmak istiyorum filmi:
1) Mantık arasaydım:
Bir şekilde kaza idi, yanlışlıkla oldu diyerek 9 aylığına -güzel bir miktar olduğunu düşündüğüm- para karşılığı hapis yattın diyelim ey Eyüp. Çok rahat bir yaşam sürmese de, hayatının henüz baharında olan bir gençten nasıl bir cinayeti üzerine almasını isteyebilirsin? Sebep: önümüz kış, orda üç öğün yemek de var. "Birader, kışın orda kalıyım, istediğim zaman çıkarım değil ki mesele, hastalanacaksın oralarda, özgürlüğün gidecek, ömrün çürüyecek" derler adama.. Cinayet bu yahu!
2) Mantık aramadım:
Yine de bu kadar güzel bir filmin biraz da olsa mantık içeren bir sonuçla bitmesini dilerdim. Ama film boyunca zaten görmese de, duymasa da bilen karakterlerden biri olan Eyüp'ten bunu beklemezdim diyemem. Tabii ki aldatan ve aldatılan insanların arasındaki mesele sadece bir sıvı transferinden ibaret değil. Sevgi, anılar, çocuk(lar) gibi birçok faktör var. Aldatıldığını bir şekilde bilen, ama sözlü olarak karakolda öğrenen bir adam evine gelmiş, eşiyle ve oğluyla oturuyor, ve bir süre sonra çıkıp gidiyor. Eşi soruyor nereye diye. Cevap alamayınca bağırıyor. Çok klasik bir tabirle ailesinin rahatı için iğrenç ve şerefsiz bir politikacının pislediği yeri temizledikten sonra geri dönünce karşılaştığı şeylerden sonra belki de ilk ve son "mantıklı" tepkisini veriyor eşine yatmasını söyleyerek. Bu "bir rahat vermiyosunuz ki ..mına kodumun yerinde" tadında, bazı şeyleri yoksayarak, kabullenerek yaşamaya isyan edememek zorunda hissetmenin verdirdiği bir tepki bu. Artık argo tabir ile folloş olmuş bu aileyi toparlamanın yolu kalmamıştır, herkes kaderini kabullenmiştir ve sadece artık sessizlik istemektedirler. Bunu ise yine umursamamak, geri plana atmak üzere sıkıntılarını başkalarına devretmek şeklinde başarmaya çalışırlar.
Bu kişiler görmüyorlar. Hiçbiri görmüyor. Görmüyor yola çıkan adamı, kaza oluyor, bir insan ölüyor. Sıradaki aşama umursamama aşaması. Ailece kabulleniyorlar bunu, bir şey duymamış gibi yapıyorlar. Filmin sonlarına doğru bu mesele çalan telefonları duymamaya dönüşüyor, ki bu da bence filmi gerçek anlamda rahatsız edici yapan en önemli detaydır. Günün belli saatlerinde geçen trenler bu ailenin hayatından gürültülü bir şekilde geçip giden şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Hep pencereden bakıyorlar ama trenlerin geçtiğini farketmiyorlar. Ve filmin sonunda Eyüp balkon, teras veya herneyse oraya çıkıyor, yine bir tren var ve yine bunun bir önemi yok. O tren ha olmuş, ha olmamış... Ama gök gürüldüyor, ve yağmur yağmaya başlıyor. Eyüp gibi ben de "gerçekten" duyuyorum o sesi. Tanrı yüzünü yıkaması ve kendisine gelmesi için başından aşağı soğuk su dökmekle kalmıyor, kulaklarını da açıyor. Ve bu manada gizli bir mutlu sonla bitiyor film...
Sonuç olarak, çok güzel bir filmdi. Önceki filmlerine nazaran daha iyi bir oyunculuk vardı ve belli ki daha büyük bütçeyle çekilmişti. Daha yeni izleme şansına eriştim. Sadece ne kadar güzel olduğunu hatırlatmak istedim size!
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Perşembe, Ocak 08, 2009
Pazar, Ocak 04, 2009
Bir Kedi Yavrusunun Psiko-Absürd Masalı
Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler barbar iken; ben dedemi beşikte sallandırıp oraletimi yudumlurken; neymiş beni bu köye çeken? Kimi elbise diken, kimi acı çeken; bir halk varmış buğday eken…
Anadolunun kenarlarında, biraz da ortalarında, hafiften yukarıya doğru bir köy varmış. Yok yok, güneydeymiş. Dağların eteğinde, ırmakların göbeğindeymiş. Bu köyün insanları ırmakta buğday yetiştirir, kırlarda balık tutarlarmış. Bu derya kuzuları her gün yaylada otlarken, onlara küçük çocuklar eşlik edermiş. Bu küçük çocukların görevi çobanlık olmayadursun, bir çeşit gelenek olageledurmuş bu olay köyde. Bu kocaman yerde, bu küçücük köyden başka bir yer olmayınca insanlar da kapanıp kalmışlar içlerine. Bir süre sonra ne giden olmuş köyden, ne de buraya gelen olmuş. Çocuklar bir yandan amcalarıyla-teyzeleriyle balık bekler, bir yandan da sonsuza kadar yaşayacakları bu hayata şartlanırlarmış.
Küçük Merve henüz beş yaşındaymış. İki taraftan da örülü saçları, baştan aşağı açık mavi elbisesiyle tipik bir “bölge küçük kızı”ymış. Bulutlara bakar, onların nereden geldiklerini, nereye gittiklerini anlamaya çalışırmış. İçinde yaşadığı bu g.t kadar dünyanın çok yakınlarda bir sonu olduğunu, oraya giderse kenarından düşüp öleceğini düşünürmüş o yaşta. Merve’nin ailesi tipik bir bölge ailesiymiş. Bu köyde geleneklere ne olursa olsun uyulur, uymayanlar uyarılırmış. Hepimizin özlediği o msn muhabbetleri en güzel bu köyde dönermiş. İnsanlar gaz lambalarının ışığında ailece toplanır, msn’de güzel sohbetler ederlermiş. O zamanlar televizyon yokmuş, insanlar aileleriyle daha fazla zaman geçirirmiş. Değirmenlerle çalıştırtıkları bilgisayarlarının dallarından meyveler kopartıp komşularla yerlerken bir yandan da o seneki balıkların kalitesinden, tadından bahsederlermiş. Para kullanılmazmış burada; çünkü herkes aynı şeyi yapar, aynı şeyi kazanır, aynı miktarda kâr elde edermiş. Herkes kendine ve ailesine yetecek işi yapar, arada tek-tük eksik ve fazlalar en yakın komşuyla ortaklaşa giderilirmiş.
Merve bir sabah kalktığında bir süredir karnı şiş olan kedisinin doğurduğunu görmüş. O yaşta bir çocuğun normal şartlarda yapacağı gibi insanlarla hayvanların davranışlarını özdeşleştirmekte usta olan Mervecik, kendisinin de bu şekilde dünyaya geldiği sonucunu çıkartmış bu durumdan(ne yazık ki insanları leyleklerin getirdiği gerçeğini öğrendiğinde yıkılacaktır). Ağlamaya başlamış, bütün köyü birbirine katmış ve bal dolu havuzda umarsızca yüzmeye başlamış. Bu sırada yağmurun yağdığını gören miniciğimiz, iyice takmış kafayı bulutlara. Ne olursa olsun öğrenmeye karar vermiş nereye gittiklerini.
Almış eline cücük kedi yavrusunu, koşmaya başlamış bulutlar erimeden. Koşmuş, koşmuş ve koşmuş. Adını Elma koymuş kedisinin. Koştukça üşümüş, üşüdükçe Elma’ya sarılmış, avunmuş…
Evden uzak kaldığını kimse farketmemiş. Bu köyden kimse gitmezmiş, gittiği zaman da nasıl anlaşılacağı bilinmezmiş bu yüzden. Hiç anlaşılmamış gittiği; ne yapacaklarını bilememişler insancıklar. Buğday ekmişler, balık biçmişler, yeri gelip ayran içmişler… Ama asıl koşanlar, gerçekte kimmişler? Azıcık sevmişler, birazcık dövmüşler birbirlerini. Yıllar, yüzyıllar böyle geçmiş. Dönüp bakmışlar, bir arpa yolunu boy boy gütmüşler…
Merve ise artık köyden kaçmış, dağlar aşmış, bulutlar kovalamış bu kısacık yolda. Saatler sonra o g.t kadar dünyanın sonuna gelmiş, atlamış…
Aralık 11, 2008
Anadolunun kenarlarında, biraz da ortalarında, hafiften yukarıya doğru bir köy varmış. Yok yok, güneydeymiş. Dağların eteğinde, ırmakların göbeğindeymiş. Bu köyün insanları ırmakta buğday yetiştirir, kırlarda balık tutarlarmış. Bu derya kuzuları her gün yaylada otlarken, onlara küçük çocuklar eşlik edermiş. Bu küçük çocukların görevi çobanlık olmayadursun, bir çeşit gelenek olageledurmuş bu olay köyde. Bu kocaman yerde, bu küçücük köyden başka bir yer olmayınca insanlar da kapanıp kalmışlar içlerine. Bir süre sonra ne giden olmuş köyden, ne de buraya gelen olmuş. Çocuklar bir yandan amcalarıyla-teyzeleriyle balık bekler, bir yandan da sonsuza kadar yaşayacakları bu hayata şartlanırlarmış.
Küçük Merve henüz beş yaşındaymış. İki taraftan da örülü saçları, baştan aşağı açık mavi elbisesiyle tipik bir “bölge küçük kızı”ymış. Bulutlara bakar, onların nereden geldiklerini, nereye gittiklerini anlamaya çalışırmış. İçinde yaşadığı bu g.t kadar dünyanın çok yakınlarda bir sonu olduğunu, oraya giderse kenarından düşüp öleceğini düşünürmüş o yaşta. Merve’nin ailesi tipik bir bölge ailesiymiş. Bu köyde geleneklere ne olursa olsun uyulur, uymayanlar uyarılırmış. Hepimizin özlediği o msn muhabbetleri en güzel bu köyde dönermiş. İnsanlar gaz lambalarının ışığında ailece toplanır, msn’de güzel sohbetler ederlermiş. O zamanlar televizyon yokmuş, insanlar aileleriyle daha fazla zaman geçirirmiş. Değirmenlerle çalıştırtıkları bilgisayarlarının dallarından meyveler kopartıp komşularla yerlerken bir yandan da o seneki balıkların kalitesinden, tadından bahsederlermiş. Para kullanılmazmış burada; çünkü herkes aynı şeyi yapar, aynı şeyi kazanır, aynı miktarda kâr elde edermiş. Herkes kendine ve ailesine yetecek işi yapar, arada tek-tük eksik ve fazlalar en yakın komşuyla ortaklaşa giderilirmiş.
Merve bir sabah kalktığında bir süredir karnı şiş olan kedisinin doğurduğunu görmüş. O yaşta bir çocuğun normal şartlarda yapacağı gibi insanlarla hayvanların davranışlarını özdeşleştirmekte usta olan Mervecik, kendisinin de bu şekilde dünyaya geldiği sonucunu çıkartmış bu durumdan(ne yazık ki insanları leyleklerin getirdiği gerçeğini öğrendiğinde yıkılacaktır). Ağlamaya başlamış, bütün köyü birbirine katmış ve bal dolu havuzda umarsızca yüzmeye başlamış. Bu sırada yağmurun yağdığını gören miniciğimiz, iyice takmış kafayı bulutlara. Ne olursa olsun öğrenmeye karar vermiş nereye gittiklerini.
Almış eline cücük kedi yavrusunu, koşmaya başlamış bulutlar erimeden. Koşmuş, koşmuş ve koşmuş. Adını Elma koymuş kedisinin. Koştukça üşümüş, üşüdükçe Elma’ya sarılmış, avunmuş…
Evden uzak kaldığını kimse farketmemiş. Bu köyden kimse gitmezmiş, gittiği zaman da nasıl anlaşılacağı bilinmezmiş bu yüzden. Hiç anlaşılmamış gittiği; ne yapacaklarını bilememişler insancıklar. Buğday ekmişler, balık biçmişler, yeri gelip ayran içmişler… Ama asıl koşanlar, gerçekte kimmişler? Azıcık sevmişler, birazcık dövmüşler birbirlerini. Yıllar, yüzyıllar böyle geçmiş. Dönüp bakmışlar, bir arpa yolunu boy boy gütmüşler…
Merve ise artık köyden kaçmış, dağlar aşmış, bulutlar kovalamış bu kısacık yolda. Saatler sonra o g.t kadar dünyanın sonuna gelmiş, atlamış…
Aralık 11, 2008
4. boyut değil ama öyle diyolar:
Pazar, Ocak 04, 2009
Obsessive Pursuit
Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu.
Erol yalnız bir adamdı. Arkadaşı yoktu hiç. Arada sırada selamlaştıklarını saymazsak. Onlara da arkadaş denemezdi zaten, değil mi? Dışardan sıradan ve ezik gözüken hayatını yaşarken kendisini bile hayretler içinde bırakıyordu. Her geçen gün kendi karşısına başka sürprizlerle çıkıyor, her saniye yaptıklarına şaşırıyordu. Olayların başına dönersek, böyle yaşamaya başlaması çok çok önce değildi dersem yalan olur ama olmaz da sanki. Bundan tam 10 yıl önce, henüz lise yıllarının ortasındayken ve yalnız olduğunun -belki de ömrü boyunca yalnız kalacağının- yeni yeni farkına varmışken bir kızla karşılaştı. Kendisinden bir-iki yaş küçük olan Esra’nın upuzun kıvırcık saçlarından, olgun bir kadın ciddiyetine sahip olmasına rağmen güldüğü zaman bir çocuk masumluğunu alan yüzünden etkilenmesi çok uzun sürmedi. Onunla tanıştıktan sonra yapacak tek bir şey kalmıştı. Bu tek şey için henüz çok erkendi ama en azından bunu yapabilmek için ortam hazırlamaya çalıştı. Onu gördüğü zaman konuşamıyor, konuştuğu zaman ise bu “havadan-sudan bir muhabbet”ten öteye gitmiyordu. Öte yandan Esra, Erol’a karşı hiç de yakın davranmıyor, aksine ondan kaçmaya çalışıyordu. Bir gün okul çıkışı yanına gitti ve ertesi gün bir yerlerde oturmak için vakti olup olmadığını sordu. Kız aslında durumu anlamak bir yana, her şeyi bir şekilde ortak arkadaşlarının dokundurmalarından öğrenmişti ve bu “bir yerlerde oturmak” eyleminin amacını ve muhtemel gidişatını tahmin edebiliyordu. Erol ise onu öyle bir anında yakalamış ve öyle bir şekilde söylemişti ki bunu, reddedilecek gibi değildi. Konuşmaları gerekiyordu işte. Esra da bir an önce konuşup her şeyin açıklığa kavuşmasını istediğinden olsa gerek, “peki” dedi sadece. Ertesi gün güneşliydi. Açık bir hava vardı ve artık ikisinin de açık olması gerekiyordu. Kahvesini yudumlayan Erol günlerdir, daha gerçekçi olmak gerekirse aylardır ayna karşısında tekrarladığı o konuşmayı yapmak için gelmişti. Ama bunun için gelmiş olmanın verdiği stres ve hayatında aşık olduğu ilk kadının karşısında olmanın verdiği heyecan ona her şeyi unutturmuştu.
-Eee, nasılsın bakalım?
-İyi… Sen nasılsın?
-Fena değil. Her zamanki gibi.
-Yalnız benim çok fazla vaktim yok, yanlış anlama ama.
-Yok canım, ne yanlış anlaması… Ben sadece uzun zamandır sana söylemek istediğim bir şey hakkında konuşacaktım seninle.
-…
-Esra, ben senden hoşlanıyorum. Hem de çok uzun zamandır.
-…
-Aylardır.
-Oha!
Bu anı kelimelerle tarif etmeye gerek yok sanıyorum. Daha ergenlik döneminizden yeni çıkmışsınız. Yeni yeni yetişkin olmaya başlıyorsunuz. Ve ilk kez adam gibi aşık oluyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Bunlar gerçek olduğuna inandığınız, inanmak istediğiniz ilk duygular. Daha önce ne olduğunu bilmediğiniz şeyler. Erol da daha önce her genç gibi birilerinden hoşlanmıştı. Bazılarından karşılık buldu, bazılarından bulamadı. Geri dönüp baktığında hepsine gülerdi. Çocukça şeylerdi çünkü bunlar. Şimdi büyümüştü, olgunlaşmıştı… Karakteri oturmuştu kendince. Ve bu kendi kendine yaşadığı ilk ve tek gerçek aşk, bir “oha” sözcüğüyle yerle bir olmuştu. Sonra söylenenen bir “pardon” tabii ki onun kırılan kalbini tamir etmedi. Esra’nın şaşırmasına imkan yoktu. Biliyordu çünkü neyle karşılaşacağını. Neden böyle söylemişti? Ne yapmaya çalışıyordu? Kısa bir sessizlik, suya düşen hayaller ve açıklanamadan kalan hislerle sona erdi bu buluşma. Arada başkasını sevdiğini de söylemişti ama bunun önemi yoktu. Olmayacaktı işte. Ne şekilde olmayacaksa olmasın, önemli olan olmayacak olmasıydı.
Ertesi gün belli etmemeye çalışsa da ne hissettiği, ne düşündüğü yüzünden okunuyordu. Yanına gelen arkadaşları konuyu açmamaya çalışıyor, mümkün oldukça iyi davranıyorlardı. O da gerizekalı olmadığı için bu yapılanların farkındaydı ama sesini çıkartmıyordu. Zaten birkaç tane arkadaşı vardı ve onlar da yanındaydı işte. Ona destek oluyorlardı bir şekilde. En azından deniyorlardı. Bir hafta boyunca yalnızca yatağında uzandı. Ne ders çalıştı, ne birisiyle konuştu. Ailesi de yanlış giden bir şeyler olduğunu anlamıştı, fakat yapacakları hiçbir şey yoktu. Birkaç gün sonra kitaplarını aldı ve okuluna doğru yola çıktı. En arkadaki sırasına oturdu, birkaç arkadaşıyla şakalaştı ve gün boyunca derste not alıyormuş gibi yaptı. Günlerdir çok garip rüyalar görmüş, hepsiyle ilgili aklında soru işaretleri kalmış ve bugün, tam da bugün hepsinin cevabını bulmuştu. Tüm soru işaretlerini aklında birleştirdi ve bu hikayeye bir son yazdı. Artık hayatı onun için sadece bir malzeme olmuştu. Yaşıyor, tecrübe ediyor ve saçma sapan sonuçlara ulaşıyordu. Ulaştığı sonuçları bir yere not ediyor ve belirli aralıklarla hepsini birden okuyordu. Birkaç ay sonra bunlarla bir şey yapmaya karar verdi. Oturup hepsini, ama hepsini birleştirmeye karar verdi. Yaptı da… Bundan sonra kendisini rahatlatacak şeyi bulmuştu. Hiç oynanmayacak oyunlar ve hiç çekilmeyecek filmler için senaryolar yazıyor, bir kenara kaldırıyor ve sadece kendisi okuyordu. Kendini sinemanın cilcilli dünyasına kaptırması uzun sürmedi. Çok çok alakasız bir şekilde üniversiteden mezun olup mühendis olmasından sonra da sinemanın peşini bırakmadı. Çeşitli eğitimlere de katılarak bildiklerinin genel kültür olmaktan sıyrılmasını sağladı. Şimdi ülkenin önde gelen yönetmenlerinden olmasa da, bazı ses getiren reklam filmlerine imzasını atmıştı bile.
Sadece senaryo yazabilirdi -daha önce yaptığı gibi- veya sadece başkalarının yaptıklarını izleyebilirdi -her insan gibi. Yönetmenken de başkalarının yaptıklarını izleyebiliyor olması onu her zaman rahatlatıyordu. Hem bu sefer neredeyse her şey onun kontrolündeydi. Tekrar belirtmekte fayda var. Onun derdi kontrol sahibi olmak değildi. Sadece gözlemlemekti. Gördüğü, duyduğu ve yaşadığı şeyler hakkında kafasında çeşitli fikirler üretmekten, kendince olayları şekillendirmekten zevk alıyordu. Hayal gücü insan ırkına verilmiş en büyük hediyedir demek istemiyorum. Çünkü sadece insan ırkına verilip verilmediğinden emin olamayız. Yani hani hayvanların tamamen içgüdüleriyle hareket etmesi, düşünememesi… En azından bizim gibi düşünememesi… Belki de düşünüyorlardır, nereden bilebiliriz ki? Belki onların amaçsızca yaptığını düşündüğümüz şeyler sandığımızdan daha karmaşıktır. Ve en önemlisi: belki onlar bizden daha akıllıdır ve yüzyıllardır aynı şeylere aynı tepkileri vermelerinin nedeni sadece ve sadece artık hayatlarını düzene sokmak istemeleridir. İşte bence insanlık en büyük hatasını bu bencilliğinden dolayı yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır. Biz hem bireysel olarak, hem toplumsal olarak en üstün olmaya çalışaduralım; hayvanlar, deliler ve sanatçılar kendi dünyalarında çok mutlu olmasalar da, en azından kaygısız, tasasız yaşamlar sürüyorlar…
Belki Erol da kaygısız, tasasız bir yaşam sürmek istiyordu. Belki istemiyordu… En azından içinden geldiği gibi davrandı özellikle son yıllarında. Aynı Don Juan gibi her kadında “salt kadın olmaktan gelen” bir güzellik bulabiliyordu. Kadınlar gerçekten güzellerdi. Ve bunun sebebi sadece kadın olmalarıydı. Onların o narin bedenleri, insanlığın başlangıcından bu yana gelen, saflık ve güzellikle dolu sesleri, duygusallıkları, kırılganlıkları onu deli ediyordu. Yılar önce yaşadığı ilk gerçek aşkın hikayesi böyle sona erdikten sonra birkaç ilişki yaşamıştı ama bu ilişkiler o kadınları sevdiği veya hiç değilse hoşlandığı için değil, kadınlar çok güzel yaratıklar olduğu içindi. Sadece onlarla birlikte olmak, hiç değilse onlarla konuşmak, daha da hiç değilse onlara bakmak istiyordu. Bu içinden geliyordu ve onun da bununla bir problemi yoktu zaten…
Arada sırada çektiği şeyler bir süreliğine karnını doyurmaya yetiyor olsa da, her zaman işine yaramıyordu. Para kazanması gerekiyordu ve bunu da ailesinin zoruyla seçtiği meslek olan mühendislik sayesinde az-buz başarıyordu. Her akşam 6′da işten çıkar ve o büyük hayalini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşırdı. Dünyanın en güzel kadınını bulacaktı. Bunu birkaç yıl önce ilk yaptığında güzel sayılabilecek bir kadını takip etmişti. Ne yaptığını izleyip kendince sonuçlar çıkarmakla harcamıştı o gününü. Amacı her hafta farklı bir kadını, ve bir öncekinden daha güzel bir kadını takip etmek, onların bir haftalık yaşamları hakkında hayatla ilgili dersler çıkarmaktı. Belki de tüm erkeklerin kafasındaki en büyük soru işareti olan “kadınlar ne ister?” olayını sadece güzel kadınlara indirgemeye çalışıyordu. Yanlış anlaşılma olmasın. Onun için bütün kadınlar güzeldi daha önce bahsettiğim gibi. Ama o güzeli değil, en güzeli istiyordu. Güzel olan kadınlarla mükemmel olanlar arasında ne gibi farklar olduğunu inceliyordu. Ve yıllardır hep bir öncesinden daha güzel olduklarını düşündüğü kadınlar üzerindeki düşünceleri tek bir şeyi işaret ediyordu. Onların hepsi kadındı. Ve tek bir şey istiyordu hepsi. İstekleri aynı şeydi. Bu “tek şey”in ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmasa da, kadınların hepsinde olan özellikler keşfetmişti ve bunlar onu yanıltacak şeyler değildi. Her kadın kendisini güzel olmaktan, “daha güzel olmaya” taşıyacak ayrı bir özelliğe sahipti ama yine de bütün kadınlar aynıydı. Ve tek bir şey istiyorlardı. Ama ne istiyorlardı ki? Asla takip ettiği kişinin evinin önünde beklemez, geçtiği bir sokaktan bir daha geçmezdi. Takip eder, o gün evlerine nasıl gittiklerini öğrenir, ertesi gün evlerine çok yakın olmayan bir yerde onların geçmesini bekler, geçmezlerse boş verirdi. Onlarla herhangi bir şekilde tanışmamak için elinden geleni yapardı. Yıllardır o kadar çok kadını takip etmişti ki, ister istemez, nadiren de olsa -zaten sadece birkaç tane olan- arkadaşlarının tanıdıkları çıkabiliyorlardı ve onlarla tanıştığında, çalışsa da normal davranamıyordu. Yine de bu onu rahatsız etmiyordu. Hiçbir şey, hiç kimse umrunda değildi. Çünkü gerçek anlamda hiç kimsesi yoktu. Hiç kimsesi olmaması ve hiç kimseye ait olmaması ona sınırsız bir özgürlük sağlıyordu hayatında. Yine de kimseye anlatamıyordu bu yaptıklarını. Onu anlayacaklarını düşünmüyordu. Anlayıp anlamamaları da umrunda değildi ama bilmemeleri hayatında ona daha çok kolaylık sağlayacaktı.
Bir gün işten çıktı ve “gözlemlemek” için bir öncekinden daha güzel bir kadın aramaya koyuldu. Bir yaz günüydü ve henüz havanın kararmasına saatler vardı. Bu seferki kadın uzun boylu, esmer, dalgalı saçlıydı. Üzerinde bir tek “ciddiyim ben” yazısı eksik olan kıyafeti, çok da kısa olmaması için özen gösterilmiş eteğiyle tam bir memur havası vardı onda. Arabasına yöneldiğini gören Erol da kendi arabasına atladı ve takip etmeye başladı. En sevmediği kadın tipi arabası olan kadınlardı. Çünkü bir kadın yürüyorken veya toplu taşıma araçlarını kullanıyorken rahatlıkla peşine takılabilirsiniz. Ara sokaklarda yürüyen herhangi biri olabilirsiniz. Fakat bu “ara sokaklar”da iki aracın uzun bir süre arka arkaya gitmesine pek rastlanmazdı. Ana yolda değilsinizdir, ve herkesin gideceği farklı bir yer vardır genellikle. Birinci birlikte geçilse bile, ikinci dönüşte yollar ayrılır. Erol da nefret ettiği bir şekilde mümkün olduğu kadar yakındaki bir ana yolda bıraktı onun peşini. Ertesi gün de aynı yerde bekledi onu. Bir hafta boyunca bekleyecek ve görecekti. Ne göreceğini az-çok tahmin edebiliyordu yılların tecrübesiyle(!) ama bu seferkinin farklı olduğuna dair bir şeyler vardı içinde. Aşağı yukarı aynı saatte arabasıyla önünden geçti. Erol birkaç saniye bekledi ve anahtarı çevirdi. Zahmetli birkaç manevra yaparak ve mesafeyi korumaya dikkat ederek peşine takıldı. Kadın, Erol’un onu ilk kez gördüğü yere yakın bir yerde durdu, bir büfeden iki gazete aldı. İki gazete almış olması iki anlama gelebilirdi: ya kararsız ve meraklı birisiydi, ya da objektif olmaya çalışıyordu kendince. Aynen böyle geçirdi aklından: “kendince”. En başlarla böyle değildi Erol. Ama yıllardır birçok kadını “gözlemledikten” sonra, ve de en önemlisi hepsinin aynı olduğunu düşünmeye başladıktan sonra ister istemez onlara tepeden bakıyor, onları tanıdığını düşündüğü için küçük görme hakkını kendisinde buluyordu. Bu ufacık kelimeyi aklından geçirdikten sonra zaman kaybetmeden tekrar yola koyuldu. “Muhtemel Hedef”-kendi deyimiydi- o kadar düzgün ve sakin araba kullanıyordu ki, Erol neredeyse bir kadını takip ettiğini bile unutuyordu bir anlığına. MH son olarak pek de ünlü olmayan bir şirketin, yine de içinde çok önemli işler yapılıyormuş gibi gözüken binasının bulunduğu alana girerken Erol da “Bu günlük bu kadar” dedi ve yoluna devam etti. Şirket çok işlek bir semtteydi ve etrafta bu “şirket”lerden başka bir şey bulmak olanaksızdı. Yani onu oracıkta bekleyemez, aynı yerden defalarca geçip benzin parasını tavan yaptıramazdı. Onun da bir tarzı vardı… Tarzından birazcık ödün vermesinin kendisinde uyandırdığı suçluluk hissini, yolun karşısında bekleyip sadece saat kaçta çıktığını öğrenip o günlük kendi yoluna gitmeye karar vererek kapattı. Üstelik o gün “bu” gün bile olmayacaktı. Bugünlük daha fazla uğraşmayacak, yarınının küçük bir bölümünü ayıracaktı bu işe. MH ile önceki gün hangi saatte karşılaştığı olsun, normal bir mesai saatinin kaçta bittiği olsun, tüm ayrıntıları düşündü ve bu iş için yarım saatini ayırmaya karar verdi. Genelde bu tür şeyler için yarım saatini ayırırdı zaten. Yarım saat boyunca bekler, gelmez-geçmezlerse onlardan “vazgeçerdi”. Uzun zamandır oturup adam gibi konuştuğu tek kişi kendisi olduğu için böyle garip bir terminolojisi vardı “kendince”. Hafta içi sadece eve gidiş-gelişi boyunca yollarda, hafta sonu ise bir iki kafe ve barda izlediği bu insan hakkında kararsız ve meraklı olduğu, sigara içmediği, arkadaşlarıyla konuşurken tamamıyla dürüst ve açık olamadığı gibi sonuçlar çıkartmış, bunlar ise kendisine hiçbir şey katmamıştı. Ama çok güzeldi. O günden sonra ne kadar uğraştıysa da daha güzel biriyle karşılaşmadı.
Yapılacak çok şey yoktu. Ya yeni insanlar görmek için uzaklara gidecekti, ya da vazgeçecekti bu “misyonundan”. Yaptığı şey ona göre çok mantıklıydı, ama sırf bunun için işi-gücü bırakıp yeni bir hayat kuracak kadar mantıklı gözükmüyordu. Hayatında düzenli ve bilinçli olarak yaptığı belki de tek şey olan bu “huy”unu terketmesi hiç kolay olmadı. Artık hayat onun için bomboştu. Günlerini içerek, eskisinden daha saçma şeyler yazarak ve sıkıntıdan ağlayarak geçiriyordu. Arada sırada dışarı çıkıyor, tam olarak “sessiz-sakin” diye tarif edilebilecek yerlere gidiyordu. Bir gün yine bu yerlerden birinde barda otururken, yanına birisi oturdu. Aslında tam olarak “yanına oturmak” denemezdi. Oturulacak başka yer yoktu ve oraya “boş olduğu için” oturulmuştu. Bunun zaten farkında olan Erol, uzun bir süre kafasını bile kaldırmadan içmeye devam etti. Dışardan gelen bir gürültüye bakmak üzere kafasını çevirdiğinde ise yanında oturan “kişi”nin aslında o kadar da önemsiz olmadığını anladı. Bir süre durakladığını farkeden kadın, “bir sorun mu var?” dedi. Bunun üzerine Erol biraz daha durakladı ve “Siz benim gördüğüm en güzel kadınsınız” dedi. Kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Gerçekten de gülünecek bir şekilde söylemişti bunu ama kesinlikle ciddiydi. “İnanın bana, bu çok bayat bir numara. Ve bunu bana karşı kullanmanızı bir hakaret olarak algılayabilirim. Ama kızamıyorum size nedense…” “Ama ben…” dedi Erol. Kadın: “Ama siz ‘tabii ki’ ciddisiniz, ama lütfen devam etmeyin bu şekilde” dedi. “Allah aşkına gördüğünüz en güzel kadının bir barda yanınıza oturması ihtimali gerçekten kaçtır biliyor musunuz? Kesinlikle düşük bir ihtimal olmalı değil mi? Ben tesadüflere inanmam, bir şeyin ihtimali düşükse de olmayacaktır derim. En önemlisi de: gerçekten çok bayat bir numara bu.” Sanki başka bir şeye sinirlenmiş de sinirini Erol’dan çıkartmaya çalışıyormuş gibiydi. Ki söylediği gibi gerçekten de kızamıyordu Erol’a. Belki de alışmıştı bu tür şeylere. Gerçekten güzeldi ve muhtemelen karşılaştığı birçok erkeğin gördüğü en güzel kadındı. Ve o erkekler, hep bu aynı cümleyi söylüyorlardı. Haklı olabilirlerdi de… Yine de illa ki daha güzel olmasa da daha değişik cümleler kurmaya başlamaları gerekiyordu onu sıkmamaları için. Bardağını başına dikti, çantasını eline aldı ve sinirle çıktı. 5 dakika sonra döndü, Erol’a kartını verip tekrar çıktı. Erol ise “noluyo ya?” veya daha çok ecnebice “WTF?!” havalarında, affallamanın orta kuşaklarında bir şekilde kalkar gibi oldu ama kendisine bugünlük bu kadar dedi. Evine gitti. Ertesi gün sıkıntılı ve gergin bir telefon konuşması yaptı. Aslında konuşma gergin değildi, gergin olan Erol’du. Ne söyleyeceğinden emin değildi. Neyse ki kadın gereğinden fazla iyi davranıyordu ona. Yarın akşam yemek yiyeceklerdi.
Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu. Gördüğü en güzel kadından neredeyse hiçbir şey yapmayarak bir randevu koparmıştı ve bu tek kelimeyle “önemli”ydi.
Sabah kalktı, özenle giyinip -bir erkeğin bu konuda ulaşabileceği sınırları zorlayarak- süslendi. Sıkıcı işine gitti. Gün boyunca kendisine iyi davranılacağından emin olmak istercesine herkese iyi davrandı. Herkesle iyi geçinmeye çalıştı. Sürekli gülümsedi, gerekli-gereksiz yardım etti etrafındakilere. İş çıkışında ise iş arkadaşlarına(!) kocaman birer “kendinize iyi bakın” çektikten sonra o neşeyle kadının evine doğru yol aldı. Kapıyı çaldı. Kadın son hazırlıklarını yaparken içerde beklemesini rica etti. Salona geçip oturdu. Kadın elinde beyaz şarap dolu iki kadehle kapıdan girdi. Yanına oturdu. Kadehlerden birini Erol’a verdi. “Biliyor musun?” dedi. “Bana gördüğün en güzel kadın olduğumu söylediğinde gerçekten böyle olduğuna inandım. Çünkü benim de bildiğim bazı şeyler var. İnsanın bakışından, söyleyişinden, duruşundan anlayabiliyorsun bazen ne kadar samimi olduğunu. İnsan sarrafı olmana gerek yok bir insanın doğru mu yalan mı söylediğini, kendisini nasıl hissettiğini, adresini vermemene rağmen ‘beni evimden alırsın’ dediğinde ertesi gün nasıl yanında oturup şarap içebildiğini anlaman için. Bazen sadece farkediyorsun işte. Gereğinden fazla karşılaştık, olsun o kadar.” Erol kıpkırmızı olmuştu ve terliyordu, tek kelime bile edemedi. “Telaşlanma, her şeyin farkındayım. Neden yaptığını bilmiyorum ama ne yaptığını biliyorum. Ama umrumda bile değil. Sen zaten hazır görünüyorsun. Geç kalmayalım.”
İnsanların kendisini anlayamayaklarını biliyordu zaten Erol. Mesele eğer biliyor olsalardı nasıl tepki gösterecekleriydi. Ve daha önce de bahsettiğim gibi umrunda değildi bu mesele. Bu sefer bu tepkiyi vermiş olan kişi bir şekilde umrunda olan birisiydi ve hiç beklemediği bir tepki vermişti. Daha fazla sorgulamak istemiyordu ama yine de kendinden utanıyordu bu insan tarafından ona iyi davranıldıkça. Yine de pişman değildi. İnsanlar onu anlamıyordu. Bu “güzel” insan da anlamamıştı ama en azından üstüne gitmemişti. Yemek çok güzel geçti. Gecenin sonu da güzeldi. Sabah kalkınca üstünü giydi ve onu uyandırmadan evine döndü. O gün işe de gitmemeye karar verdi. Akşama kadar kendisiyle bile konuşmadı. Televizyonda saçma sapan programlar izledi. Gece olduğunda bir talk show programına telefonla bağlandı ve önemsiz birkaç yorum yaptı. Müziğin sesini sonuna kadar açıp kapının çalınmasını bekledi. Uyarmaya gelen komşusunu azarlayıp kapıyı suratına kapattı. Yine de sesini kıstı müziğin. Artık yapacak bir şeyi kalmadığından emin olunca da geceleri en iyi arkadaşları olan uyku haplarının tümünü avcuna doldurdu. Artık daha çok arkadaşı olsun istiyordu…
Aralık 28, 2008
Erol yalnız bir adamdı. Arkadaşı yoktu hiç. Arada sırada selamlaştıklarını saymazsak. Onlara da arkadaş denemezdi zaten, değil mi? Dışardan sıradan ve ezik gözüken hayatını yaşarken kendisini bile hayretler içinde bırakıyordu. Her geçen gün kendi karşısına başka sürprizlerle çıkıyor, her saniye yaptıklarına şaşırıyordu. Olayların başına dönersek, böyle yaşamaya başlaması çok çok önce değildi dersem yalan olur ama olmaz da sanki. Bundan tam 10 yıl önce, henüz lise yıllarının ortasındayken ve yalnız olduğunun -belki de ömrü boyunca yalnız kalacağının- yeni yeni farkına varmışken bir kızla karşılaştı. Kendisinden bir-iki yaş küçük olan Esra’nın upuzun kıvırcık saçlarından, olgun bir kadın ciddiyetine sahip olmasına rağmen güldüğü zaman bir çocuk masumluğunu alan yüzünden etkilenmesi çok uzun sürmedi. Onunla tanıştıktan sonra yapacak tek bir şey kalmıştı. Bu tek şey için henüz çok erkendi ama en azından bunu yapabilmek için ortam hazırlamaya çalıştı. Onu gördüğü zaman konuşamıyor, konuştuğu zaman ise bu “havadan-sudan bir muhabbet”ten öteye gitmiyordu. Öte yandan Esra, Erol’a karşı hiç de yakın davranmıyor, aksine ondan kaçmaya çalışıyordu. Bir gün okul çıkışı yanına gitti ve ertesi gün bir yerlerde oturmak için vakti olup olmadığını sordu. Kız aslında durumu anlamak bir yana, her şeyi bir şekilde ortak arkadaşlarının dokundurmalarından öğrenmişti ve bu “bir yerlerde oturmak” eyleminin amacını ve muhtemel gidişatını tahmin edebiliyordu. Erol ise onu öyle bir anında yakalamış ve öyle bir şekilde söylemişti ki bunu, reddedilecek gibi değildi. Konuşmaları gerekiyordu işte. Esra da bir an önce konuşup her şeyin açıklığa kavuşmasını istediğinden olsa gerek, “peki” dedi sadece. Ertesi gün güneşliydi. Açık bir hava vardı ve artık ikisinin de açık olması gerekiyordu. Kahvesini yudumlayan Erol günlerdir, daha gerçekçi olmak gerekirse aylardır ayna karşısında tekrarladığı o konuşmayı yapmak için gelmişti. Ama bunun için gelmiş olmanın verdiği stres ve hayatında aşık olduğu ilk kadının karşısında olmanın verdiği heyecan ona her şeyi unutturmuştu.
-Eee, nasılsın bakalım?
-İyi… Sen nasılsın?
-Fena değil. Her zamanki gibi.
-Yalnız benim çok fazla vaktim yok, yanlış anlama ama.
-Yok canım, ne yanlış anlaması… Ben sadece uzun zamandır sana söylemek istediğim bir şey hakkında konuşacaktım seninle.
-…
-Esra, ben senden hoşlanıyorum. Hem de çok uzun zamandır.
-…
-Aylardır.
-Oha!
Bu anı kelimelerle tarif etmeye gerek yok sanıyorum. Daha ergenlik döneminizden yeni çıkmışsınız. Yeni yeni yetişkin olmaya başlıyorsunuz. Ve ilk kez adam gibi aşık oluyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Bunlar gerçek olduğuna inandığınız, inanmak istediğiniz ilk duygular. Daha önce ne olduğunu bilmediğiniz şeyler. Erol da daha önce her genç gibi birilerinden hoşlanmıştı. Bazılarından karşılık buldu, bazılarından bulamadı. Geri dönüp baktığında hepsine gülerdi. Çocukça şeylerdi çünkü bunlar. Şimdi büyümüştü, olgunlaşmıştı… Karakteri oturmuştu kendince. Ve bu kendi kendine yaşadığı ilk ve tek gerçek aşk, bir “oha” sözcüğüyle yerle bir olmuştu. Sonra söylenenen bir “pardon” tabii ki onun kırılan kalbini tamir etmedi. Esra’nın şaşırmasına imkan yoktu. Biliyordu çünkü neyle karşılaşacağını. Neden böyle söylemişti? Ne yapmaya çalışıyordu? Kısa bir sessizlik, suya düşen hayaller ve açıklanamadan kalan hislerle sona erdi bu buluşma. Arada başkasını sevdiğini de söylemişti ama bunun önemi yoktu. Olmayacaktı işte. Ne şekilde olmayacaksa olmasın, önemli olan olmayacak olmasıydı.
Ertesi gün belli etmemeye çalışsa da ne hissettiği, ne düşündüğü yüzünden okunuyordu. Yanına gelen arkadaşları konuyu açmamaya çalışıyor, mümkün oldukça iyi davranıyorlardı. O da gerizekalı olmadığı için bu yapılanların farkındaydı ama sesini çıkartmıyordu. Zaten birkaç tane arkadaşı vardı ve onlar da yanındaydı işte. Ona destek oluyorlardı bir şekilde. En azından deniyorlardı. Bir hafta boyunca yalnızca yatağında uzandı. Ne ders çalıştı, ne birisiyle konuştu. Ailesi de yanlış giden bir şeyler olduğunu anlamıştı, fakat yapacakları hiçbir şey yoktu. Birkaç gün sonra kitaplarını aldı ve okuluna doğru yola çıktı. En arkadaki sırasına oturdu, birkaç arkadaşıyla şakalaştı ve gün boyunca derste not alıyormuş gibi yaptı. Günlerdir çok garip rüyalar görmüş, hepsiyle ilgili aklında soru işaretleri kalmış ve bugün, tam da bugün hepsinin cevabını bulmuştu. Tüm soru işaretlerini aklında birleştirdi ve bu hikayeye bir son yazdı. Artık hayatı onun için sadece bir malzeme olmuştu. Yaşıyor, tecrübe ediyor ve saçma sapan sonuçlara ulaşıyordu. Ulaştığı sonuçları bir yere not ediyor ve belirli aralıklarla hepsini birden okuyordu. Birkaç ay sonra bunlarla bir şey yapmaya karar verdi. Oturup hepsini, ama hepsini birleştirmeye karar verdi. Yaptı da… Bundan sonra kendisini rahatlatacak şeyi bulmuştu. Hiç oynanmayacak oyunlar ve hiç çekilmeyecek filmler için senaryolar yazıyor, bir kenara kaldırıyor ve sadece kendisi okuyordu. Kendini sinemanın cilcilli dünyasına kaptırması uzun sürmedi. Çok çok alakasız bir şekilde üniversiteden mezun olup mühendis olmasından sonra da sinemanın peşini bırakmadı. Çeşitli eğitimlere de katılarak bildiklerinin genel kültür olmaktan sıyrılmasını sağladı. Şimdi ülkenin önde gelen yönetmenlerinden olmasa da, bazı ses getiren reklam filmlerine imzasını atmıştı bile.
Sadece senaryo yazabilirdi -daha önce yaptığı gibi- veya sadece başkalarının yaptıklarını izleyebilirdi -her insan gibi. Yönetmenken de başkalarının yaptıklarını izleyebiliyor olması onu her zaman rahatlatıyordu. Hem bu sefer neredeyse her şey onun kontrolündeydi. Tekrar belirtmekte fayda var. Onun derdi kontrol sahibi olmak değildi. Sadece gözlemlemekti. Gördüğü, duyduğu ve yaşadığı şeyler hakkında kafasında çeşitli fikirler üretmekten, kendince olayları şekillendirmekten zevk alıyordu. Hayal gücü insan ırkına verilmiş en büyük hediyedir demek istemiyorum. Çünkü sadece insan ırkına verilip verilmediğinden emin olamayız. Yani hani hayvanların tamamen içgüdüleriyle hareket etmesi, düşünememesi… En azından bizim gibi düşünememesi… Belki de düşünüyorlardır, nereden bilebiliriz ki? Belki onların amaçsızca yaptığını düşündüğümüz şeyler sandığımızdan daha karmaşıktır. Ve en önemlisi: belki onlar bizden daha akıllıdır ve yüzyıllardır aynı şeylere aynı tepkileri vermelerinin nedeni sadece ve sadece artık hayatlarını düzene sokmak istemeleridir. İşte bence insanlık en büyük hatasını bu bencilliğinden dolayı yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır. Biz hem bireysel olarak, hem toplumsal olarak en üstün olmaya çalışaduralım; hayvanlar, deliler ve sanatçılar kendi dünyalarında çok mutlu olmasalar da, en azından kaygısız, tasasız yaşamlar sürüyorlar…
Belki Erol da kaygısız, tasasız bir yaşam sürmek istiyordu. Belki istemiyordu… En azından içinden geldiği gibi davrandı özellikle son yıllarında. Aynı Don Juan gibi her kadında “salt kadın olmaktan gelen” bir güzellik bulabiliyordu. Kadınlar gerçekten güzellerdi. Ve bunun sebebi sadece kadın olmalarıydı. Onların o narin bedenleri, insanlığın başlangıcından bu yana gelen, saflık ve güzellikle dolu sesleri, duygusallıkları, kırılganlıkları onu deli ediyordu. Yılar önce yaşadığı ilk gerçek aşkın hikayesi böyle sona erdikten sonra birkaç ilişki yaşamıştı ama bu ilişkiler o kadınları sevdiği veya hiç değilse hoşlandığı için değil, kadınlar çok güzel yaratıklar olduğu içindi. Sadece onlarla birlikte olmak, hiç değilse onlarla konuşmak, daha da hiç değilse onlara bakmak istiyordu. Bu içinden geliyordu ve onun da bununla bir problemi yoktu zaten…
Arada sırada çektiği şeyler bir süreliğine karnını doyurmaya yetiyor olsa da, her zaman işine yaramıyordu. Para kazanması gerekiyordu ve bunu da ailesinin zoruyla seçtiği meslek olan mühendislik sayesinde az-buz başarıyordu. Her akşam 6′da işten çıkar ve o büyük hayalini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşırdı. Dünyanın en güzel kadınını bulacaktı. Bunu birkaç yıl önce ilk yaptığında güzel sayılabilecek bir kadını takip etmişti. Ne yaptığını izleyip kendince sonuçlar çıkarmakla harcamıştı o gününü. Amacı her hafta farklı bir kadını, ve bir öncekinden daha güzel bir kadını takip etmek, onların bir haftalık yaşamları hakkında hayatla ilgili dersler çıkarmaktı. Belki de tüm erkeklerin kafasındaki en büyük soru işareti olan “kadınlar ne ister?” olayını sadece güzel kadınlara indirgemeye çalışıyordu. Yanlış anlaşılma olmasın. Onun için bütün kadınlar güzeldi daha önce bahsettiğim gibi. Ama o güzeli değil, en güzeli istiyordu. Güzel olan kadınlarla mükemmel olanlar arasında ne gibi farklar olduğunu inceliyordu. Ve yıllardır hep bir öncesinden daha güzel olduklarını düşündüğü kadınlar üzerindeki düşünceleri tek bir şeyi işaret ediyordu. Onların hepsi kadındı. Ve tek bir şey istiyordu hepsi. İstekleri aynı şeydi. Bu “tek şey”in ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmasa da, kadınların hepsinde olan özellikler keşfetmişti ve bunlar onu yanıltacak şeyler değildi. Her kadın kendisini güzel olmaktan, “daha güzel olmaya” taşıyacak ayrı bir özelliğe sahipti ama yine de bütün kadınlar aynıydı. Ve tek bir şey istiyorlardı. Ama ne istiyorlardı ki? Asla takip ettiği kişinin evinin önünde beklemez, geçtiği bir sokaktan bir daha geçmezdi. Takip eder, o gün evlerine nasıl gittiklerini öğrenir, ertesi gün evlerine çok yakın olmayan bir yerde onların geçmesini bekler, geçmezlerse boş verirdi. Onlarla herhangi bir şekilde tanışmamak için elinden geleni yapardı. Yıllardır o kadar çok kadını takip etmişti ki, ister istemez, nadiren de olsa -zaten sadece birkaç tane olan- arkadaşlarının tanıdıkları çıkabiliyorlardı ve onlarla tanıştığında, çalışsa da normal davranamıyordu. Yine de bu onu rahatsız etmiyordu. Hiçbir şey, hiç kimse umrunda değildi. Çünkü gerçek anlamda hiç kimsesi yoktu. Hiç kimsesi olmaması ve hiç kimseye ait olmaması ona sınırsız bir özgürlük sağlıyordu hayatında. Yine de kimseye anlatamıyordu bu yaptıklarını. Onu anlayacaklarını düşünmüyordu. Anlayıp anlamamaları da umrunda değildi ama bilmemeleri hayatında ona daha çok kolaylık sağlayacaktı.
Bir gün işten çıktı ve “gözlemlemek” için bir öncekinden daha güzel bir kadın aramaya koyuldu. Bir yaz günüydü ve henüz havanın kararmasına saatler vardı. Bu seferki kadın uzun boylu, esmer, dalgalı saçlıydı. Üzerinde bir tek “ciddiyim ben” yazısı eksik olan kıyafeti, çok da kısa olmaması için özen gösterilmiş eteğiyle tam bir memur havası vardı onda. Arabasına yöneldiğini gören Erol da kendi arabasına atladı ve takip etmeye başladı. En sevmediği kadın tipi arabası olan kadınlardı. Çünkü bir kadın yürüyorken veya toplu taşıma araçlarını kullanıyorken rahatlıkla peşine takılabilirsiniz. Ara sokaklarda yürüyen herhangi biri olabilirsiniz. Fakat bu “ara sokaklar”da iki aracın uzun bir süre arka arkaya gitmesine pek rastlanmazdı. Ana yolda değilsinizdir, ve herkesin gideceği farklı bir yer vardır genellikle. Birinci birlikte geçilse bile, ikinci dönüşte yollar ayrılır. Erol da nefret ettiği bir şekilde mümkün olduğu kadar yakındaki bir ana yolda bıraktı onun peşini. Ertesi gün de aynı yerde bekledi onu. Bir hafta boyunca bekleyecek ve görecekti. Ne göreceğini az-çok tahmin edebiliyordu yılların tecrübesiyle(!) ama bu seferkinin farklı olduğuna dair bir şeyler vardı içinde. Aşağı yukarı aynı saatte arabasıyla önünden geçti. Erol birkaç saniye bekledi ve anahtarı çevirdi. Zahmetli birkaç manevra yaparak ve mesafeyi korumaya dikkat ederek peşine takıldı. Kadın, Erol’un onu ilk kez gördüğü yere yakın bir yerde durdu, bir büfeden iki gazete aldı. İki gazete almış olması iki anlama gelebilirdi: ya kararsız ve meraklı birisiydi, ya da objektif olmaya çalışıyordu kendince. Aynen böyle geçirdi aklından: “kendince”. En başlarla böyle değildi Erol. Ama yıllardır birçok kadını “gözlemledikten” sonra, ve de en önemlisi hepsinin aynı olduğunu düşünmeye başladıktan sonra ister istemez onlara tepeden bakıyor, onları tanıdığını düşündüğü için küçük görme hakkını kendisinde buluyordu. Bu ufacık kelimeyi aklından geçirdikten sonra zaman kaybetmeden tekrar yola koyuldu. “Muhtemel Hedef”-kendi deyimiydi- o kadar düzgün ve sakin araba kullanıyordu ki, Erol neredeyse bir kadını takip ettiğini bile unutuyordu bir anlığına. MH son olarak pek de ünlü olmayan bir şirketin, yine de içinde çok önemli işler yapılıyormuş gibi gözüken binasının bulunduğu alana girerken Erol da “Bu günlük bu kadar” dedi ve yoluna devam etti. Şirket çok işlek bir semtteydi ve etrafta bu “şirket”lerden başka bir şey bulmak olanaksızdı. Yani onu oracıkta bekleyemez, aynı yerden defalarca geçip benzin parasını tavan yaptıramazdı. Onun da bir tarzı vardı… Tarzından birazcık ödün vermesinin kendisinde uyandırdığı suçluluk hissini, yolun karşısında bekleyip sadece saat kaçta çıktığını öğrenip o günlük kendi yoluna gitmeye karar vererek kapattı. Üstelik o gün “bu” gün bile olmayacaktı. Bugünlük daha fazla uğraşmayacak, yarınının küçük bir bölümünü ayıracaktı bu işe. MH ile önceki gün hangi saatte karşılaştığı olsun, normal bir mesai saatinin kaçta bittiği olsun, tüm ayrıntıları düşündü ve bu iş için yarım saatini ayırmaya karar verdi. Genelde bu tür şeyler için yarım saatini ayırırdı zaten. Yarım saat boyunca bekler, gelmez-geçmezlerse onlardan “vazgeçerdi”. Uzun zamandır oturup adam gibi konuştuğu tek kişi kendisi olduğu için böyle garip bir terminolojisi vardı “kendince”. Hafta içi sadece eve gidiş-gelişi boyunca yollarda, hafta sonu ise bir iki kafe ve barda izlediği bu insan hakkında kararsız ve meraklı olduğu, sigara içmediği, arkadaşlarıyla konuşurken tamamıyla dürüst ve açık olamadığı gibi sonuçlar çıkartmış, bunlar ise kendisine hiçbir şey katmamıştı. Ama çok güzeldi. O günden sonra ne kadar uğraştıysa da daha güzel biriyle karşılaşmadı.
Yapılacak çok şey yoktu. Ya yeni insanlar görmek için uzaklara gidecekti, ya da vazgeçecekti bu “misyonundan”. Yaptığı şey ona göre çok mantıklıydı, ama sırf bunun için işi-gücü bırakıp yeni bir hayat kuracak kadar mantıklı gözükmüyordu. Hayatında düzenli ve bilinçli olarak yaptığı belki de tek şey olan bu “huy”unu terketmesi hiç kolay olmadı. Artık hayat onun için bomboştu. Günlerini içerek, eskisinden daha saçma şeyler yazarak ve sıkıntıdan ağlayarak geçiriyordu. Arada sırada dışarı çıkıyor, tam olarak “sessiz-sakin” diye tarif edilebilecek yerlere gidiyordu. Bir gün yine bu yerlerden birinde barda otururken, yanına birisi oturdu. Aslında tam olarak “yanına oturmak” denemezdi. Oturulacak başka yer yoktu ve oraya “boş olduğu için” oturulmuştu. Bunun zaten farkında olan Erol, uzun bir süre kafasını bile kaldırmadan içmeye devam etti. Dışardan gelen bir gürültüye bakmak üzere kafasını çevirdiğinde ise yanında oturan “kişi”nin aslında o kadar da önemsiz olmadığını anladı. Bir süre durakladığını farkeden kadın, “bir sorun mu var?” dedi. Bunun üzerine Erol biraz daha durakladı ve “Siz benim gördüğüm en güzel kadınsınız” dedi. Kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Gerçekten de gülünecek bir şekilde söylemişti bunu ama kesinlikle ciddiydi. “İnanın bana, bu çok bayat bir numara. Ve bunu bana karşı kullanmanızı bir hakaret olarak algılayabilirim. Ama kızamıyorum size nedense…” “Ama ben…” dedi Erol. Kadın: “Ama siz ‘tabii ki’ ciddisiniz, ama lütfen devam etmeyin bu şekilde” dedi. “Allah aşkına gördüğünüz en güzel kadının bir barda yanınıza oturması ihtimali gerçekten kaçtır biliyor musunuz? Kesinlikle düşük bir ihtimal olmalı değil mi? Ben tesadüflere inanmam, bir şeyin ihtimali düşükse de olmayacaktır derim. En önemlisi de: gerçekten çok bayat bir numara bu.” Sanki başka bir şeye sinirlenmiş de sinirini Erol’dan çıkartmaya çalışıyormuş gibiydi. Ki söylediği gibi gerçekten de kızamıyordu Erol’a. Belki de alışmıştı bu tür şeylere. Gerçekten güzeldi ve muhtemelen karşılaştığı birçok erkeğin gördüğü en güzel kadındı. Ve o erkekler, hep bu aynı cümleyi söylüyorlardı. Haklı olabilirlerdi de… Yine de illa ki daha güzel olmasa da daha değişik cümleler kurmaya başlamaları gerekiyordu onu sıkmamaları için. Bardağını başına dikti, çantasını eline aldı ve sinirle çıktı. 5 dakika sonra döndü, Erol’a kartını verip tekrar çıktı. Erol ise “noluyo ya?” veya daha çok ecnebice “WTF?!” havalarında, affallamanın orta kuşaklarında bir şekilde kalkar gibi oldu ama kendisine bugünlük bu kadar dedi. Evine gitti. Ertesi gün sıkıntılı ve gergin bir telefon konuşması yaptı. Aslında konuşma gergin değildi, gergin olan Erol’du. Ne söyleyeceğinden emin değildi. Neyse ki kadın gereğinden fazla iyi davranıyordu ona. Yarın akşam yemek yiyeceklerdi.
Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu. Gördüğü en güzel kadından neredeyse hiçbir şey yapmayarak bir randevu koparmıştı ve bu tek kelimeyle “önemli”ydi.
Sabah kalktı, özenle giyinip -bir erkeğin bu konuda ulaşabileceği sınırları zorlayarak- süslendi. Sıkıcı işine gitti. Gün boyunca kendisine iyi davranılacağından emin olmak istercesine herkese iyi davrandı. Herkesle iyi geçinmeye çalıştı. Sürekli gülümsedi, gerekli-gereksiz yardım etti etrafındakilere. İş çıkışında ise iş arkadaşlarına(!) kocaman birer “kendinize iyi bakın” çektikten sonra o neşeyle kadının evine doğru yol aldı. Kapıyı çaldı. Kadın son hazırlıklarını yaparken içerde beklemesini rica etti. Salona geçip oturdu. Kadın elinde beyaz şarap dolu iki kadehle kapıdan girdi. Yanına oturdu. Kadehlerden birini Erol’a verdi. “Biliyor musun?” dedi. “Bana gördüğün en güzel kadın olduğumu söylediğinde gerçekten böyle olduğuna inandım. Çünkü benim de bildiğim bazı şeyler var. İnsanın bakışından, söyleyişinden, duruşundan anlayabiliyorsun bazen ne kadar samimi olduğunu. İnsan sarrafı olmana gerek yok bir insanın doğru mu yalan mı söylediğini, kendisini nasıl hissettiğini, adresini vermemene rağmen ‘beni evimden alırsın’ dediğinde ertesi gün nasıl yanında oturup şarap içebildiğini anlaman için. Bazen sadece farkediyorsun işte. Gereğinden fazla karşılaştık, olsun o kadar.” Erol kıpkırmızı olmuştu ve terliyordu, tek kelime bile edemedi. “Telaşlanma, her şeyin farkındayım. Neden yaptığını bilmiyorum ama ne yaptığını biliyorum. Ama umrumda bile değil. Sen zaten hazır görünüyorsun. Geç kalmayalım.”
İnsanların kendisini anlayamayaklarını biliyordu zaten Erol. Mesele eğer biliyor olsalardı nasıl tepki gösterecekleriydi. Ve daha önce de bahsettiğim gibi umrunda değildi bu mesele. Bu sefer bu tepkiyi vermiş olan kişi bir şekilde umrunda olan birisiydi ve hiç beklemediği bir tepki vermişti. Daha fazla sorgulamak istemiyordu ama yine de kendinden utanıyordu bu insan tarafından ona iyi davranıldıkça. Yine de pişman değildi. İnsanlar onu anlamıyordu. Bu “güzel” insan da anlamamıştı ama en azından üstüne gitmemişti. Yemek çok güzel geçti. Gecenin sonu da güzeldi. Sabah kalkınca üstünü giydi ve onu uyandırmadan evine döndü. O gün işe de gitmemeye karar verdi. Akşama kadar kendisiyle bile konuşmadı. Televizyonda saçma sapan programlar izledi. Gece olduğunda bir talk show programına telefonla bağlandı ve önemsiz birkaç yorum yaptı. Müziğin sesini sonuna kadar açıp kapının çalınmasını bekledi. Uyarmaya gelen komşusunu azarlayıp kapıyı suratına kapattı. Yine de sesini kıstı müziğin. Artık yapacak bir şeyi kalmadığından emin olunca da geceleri en iyi arkadaşları olan uyku haplarının tümünü avcuna doldurdu. Artık daha çok arkadaşı olsun istiyordu…
Aralık 28, 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)