aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Ekim 31, 2009

Otostopçunun Tecavüz Rehberi

Zik yapacağına zak yapmış adam
Ağlıyor gözleri kan içinde
Zaten doğarken otostop çekmiş dünyaya
Ölürken mi soracak tecevüzün hesabını
Kalorifer peteği kadar ısıtmaz bu dünya
Gidiyor, bize de bekleriz diyerek
Biz yok, koca bir ben var halbuki
Hatta bir ben var içimde
Bir daha var, bir daha, bir daha ve bir daha
Hayat bu, ne bir kum tepesi, ne bir vaha
Bir ben var içimde, bir sen yoksun
Rüzgar yapmacık bir şarkı çalıyor penceremde
Bir kuşlar anlıyor dilinden pezevengin
Ben ölüyorum, kuşlar ölmüyor
Ağzımdaki peyniri kaptırmışım gibi
Kollarımı çırpıyorum, bir ben uçamıyorum
Kendime uzaktan el sallıyorum
Tırnaklarım kopmuş kafa kaşımaktan
Bir sen yoksun, dedim ya
Bırakın ölsün, koparsın zincirlerini
Bir ip parçası yetmez adamı asmaya
Bir kuş var içinde

Salı, Ekim 27, 2009

bach a l'orientale

içeride sürreal hava akımlarıyla çalkalanmış
şapkadan taze çekilmiş tavşan kulakları gibi
sıcacık, bahar gülümsemelerinin kokusu gibi aşk
her yerde, güç gibi aynı, içimizde, dışımızda
içimizden ve dışımızdan, sonra dışımıza sonra sana, bana
ya da önce, ya da öncesi yok, önü de yok ki
arkasının olmaması gibi, gibi de değil aslında

Cumartesi, Eylül 12, 2009

Şarkı

Çok pis bi shuffle tutturdum. Hep sevdiğim şarkılar çalıyor. Şu an Joan Osborne'dan Crazy Baby çalıyor mesela. Bir de Kemal Sunal'ın bir filmi vardı. Anlatır, anlatır ve anlatırdı. Sonra da "mesela yani" deyip ortamın amına koyardı. Tabiri caiz ise "şu güzel ortamı bozardı". Hem size ne? Noktayı ister tırnak işaretinden önce koyarım, ister sonra koyarım! Ama mesela yani demem. İstesem derim, ama istemem. Ama istesem isterim. Ama istemem de. İstesem istemeyi de isterim ama onu da... Öeehhh dedin mi? Dedin bence. Yine de şunu derim: birileri benim ne isteyip istemediğimi biliyor, ben buna seviniyorum. Bana güvenseler çok daha iyi olur mesela, ama eminim güvenirler ileride. Güvenilmeyecek çocuk muyum ben? Bence güvenilirim, neden güvenilmeyim değil mi?

Şşşt, okur. Sana diyom lan! Okur, sevgili okur, sana diyom. Duyuyon mu beni? Ama eminim, birileri duyuyor beni. Sen duymasan da olur. Ama sen de duy, niye duymayasın. Çiğ köfte var, yer misin? Yirmisin? Ama böylesini bulaman bi daha. Güzel çiğ köfte bu! Kendi ellerimle yoğurdum. Yok lan, ben yoğurmadım. Ama yi biraz bence, güzel yani. Yanında da bira aç bi' tane. Bak dolapta olacaktı. İçmiş miyim hepsini. Yok lan, içmedim! Hiç içmedim memur bey. İçmeden sarhoş oldum ben. İçmeden oldum da, olmak ya da olmamak demedim. Diyeydim mi? Nasıl soru lan o deme, sen de soruyordun arada bunları. Saçmalayım mı sana? Saç malanmaz, taranır diyeceksin sen. Saçmalayım mı sana? Öpeyim mi yarı açık gözlerinden? Burnunu ısırayım mı? Gel su içelim ramazan ramazan. Alkol günah değilmiş gibi sanki öteki aylarda. İftardan önce içelim ama. Orucumuzu dudaklarımızla açarız. Şarkılar söyleriz aydedeye. Çok da sikindeyiz sanki herifin... Öyle tepede arz-ı endam eylemekle olmuyor, yakınlaşmak lazım. Öpüşmek, sevişmek, koklaşmak. Aydede de hiç tipim değil. Tipim yok ki zaten, tipsizim biraz. Ama biraz. Aynı zamanda deliyim. Deli oluyorum sen oradayken, ben buradayken. Kahve mi yapsam kendime? Fal mı baksam? Fal olup aksam mı önüne? İki gözün önüne akmasın ki... Benim gözlerim sana aksın. Sana değil, sen oku sadece, alınma. Pis okur seni! Git bir çay koy bize.

Bir sigaran var mı? Ama içmiyorum ben. Sen yak, ben seyredeyim seni. Pezevenk gibi içme ama. Bahar hep pezevenk gibi içtiğimi söylerdi benim, eğer içseydim. Ama içmiyorum, dimi Bahar? Bahar, kızdın mı bana bugün? Güzel yazıyorsun lan. Vallahi! Ama deliriyorsun bazen! Ben de deliriyorum. Ama cadım yanımda olmadığı zaman. Cadımı severim, bilen bilir. İsterim ki hep yanımda olsun. Ama uzaktan da ilham veriyor bana. Ona rahatça saçmalayabiliyorum da. Sen kendi cadına saçmalayabiliyor musun? Onu di bağa! Herkesin cadısı da olmasın ama. Cadı tek benim olsun. Neyse. Börek var, yer misin? Anne böreği bu. Annem yaptı, patatesli, çok güzel. Niye? Ocakta yemeğin mi var? Evet, seviyorum böyle karşımda birisi varmış gibi yazmayı. Zoruna gitti galiba. Beş dakika geçti mi ilk konuştuğumuzdan? Senin beş dakikan çok uzun ama, biraz kısaltalım bence onu. Ruj mu sürüyorsun? Dudakların mı kurumuş? Kuru muymuş dudakların? Haydi gel tek kişinin bitiremeyeceği bir elma olalım seninle. Bir bardak mojitoyu devirelim. Sel alsın ortalığı. Kenarlığı da alsın. Sel bu, isterse alır, bir şey diyemezsin.

Playlistim sıçtı yazının sonuna gelirken. Hani bazı şarkılar vardır ya, albümdeki diğerlerinin hatırına silmezsin onları da... Hep onlar geliyor işte. Ama ben onları istemiyorum. Kendi şarkılarımı, hatta kendi şarkımı istiyorum. İstiyorum dedim.

Perşembe, Ocak 08, 2009

Görmedim, Duymadım, Bilmiyorum!

Yasal Uyarı: Üç Maymun adlı filmle ilgili ciddi spoiler içerir!
Yasadışı Uyarı: Bu bir film eleştirisi değildir. Başlangıçtaki ciddi üsluba karşın, ileride cıvıtabilir, uzatabilir.

Bu kadar az filmle bu kadar klasikleşmiş başka bir yönetmen daha biliyor musunuz? Özellikle son zamanlarda belki biraz Christopher Nolan yaptı bunu "en büyük tarzının belli bir tarzı olmaması" ile. Biraz Ferzan Özpetek'te gördük bu ışığı ama bence o da "en büyük numarasının -maalesef ki- tek numarası olması" nedeniyle kendini kısa zamanda tüketti.
Geriye dönüp baktığımda en sevmediğim kalıbın "klasik bir .... filmi" olduğunda karar kılıyorum. Ama bu anlamı tam olarak verebilen başka bir kalıp varsa söyleyin de kullanalım. İşte aynı şekilde bir film izlediğimde nasıl "klasik bir Haneke filmi", "klasik bir Kubrick filmi" veya "klasik bir Bunuel filmi" diyebiliyorsam; artık "klasik bir NBC filmi" de diyebiliyor olmam bana mutluluk veriyor doğrusu. Nuri Bilge Ceylan önümüzdeki 20, belki 30 yılın en çok ses getiren insanlarından olacak eminim buna. Filmin başlangıcından sonuna kadar tüylerimi bir indirip bir kaldıran sesler, durağan-hareketli fotoğraf kareleri, açılmayan telefonlar... Artık yanımdaki birisi uzun süre telefonunu açmadığı zaman aklıma hep bu film gelecek.
Sesler! Evet, sesler! O kadar natürel kullanılmışlar, o kadar iyi dizilmişler ki; belki filmi izlerken gözlerimi kapatsam, sadece dinlemeye başlasam bile en azından ana fikrini çıkartabilirdim. Özellikle en sonundaki yağmur seslerine takılıp kalarak jeneriğin sonuna kadar olduğum yerde durdum. Artık NBC'nin fotoğrafçı etiketini bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Filmlerini de bu etiket yakasındayken yapıyor olması aslında ona büyük dezavantajlar getirebilir(di). Her ne kadar şimdiye kadar her yeni yapıtında o durağan fotoğrafımsıların içine çılgıncasına hareketli insanları, araçları, anıları daha da başarılı bir şekilde sıkıştırdıysa da; ikinci bir Ferzan Özpetek olmasından korkmaktayım. Bir örnek ile açıklamam gerekirse; Özpetek'in Cuore Sacro'ya kadarki tüm filmlerini izledikten sonra, izlemediğim tek filmi olan Karşı Pencere(La Finestra di Fronte)'yi izledim.
-SPOILER'ın babası-
Orada evlerine aldıkları yaşlı adamın cebinden çıkan bir aşk mektubu vardı. O mektuptaki aşk filmin gidişatı açısından önce bir kadın-erkek aşkı zannedilmeli, sonra izleyiciye sürpriz yapılmalıydı sanıyorum... Yani belki çok zeki ve başarılı(!) yönetmenimiz bizim bunu farketmemizi istedi ama şahsım adına söylemeliyim ki, seyir zevki açısından farketmemeliydim bunu. Neyi mi? Düşünün, bu yönetmenin birkaç filmini izlemişsiniz... Derken izlediğiniz son filminde bir adamın cebinden bir mektup çıkıyor? Bilin bakalım kim kime yazmış? Tabii ki bir erkek başka bir erkeğe yazmış... Filmdeki karakterler bile şaşırdı gerçeği anlayınca, ama ben şaşırmadım... Neden mi? Açıklama gereği bile duymuyorum, nefret ettim.
-SPOILER'ın babası-

Çokça işlenmeyen "eşcinsellerin hayatı ve aşkları" konusunu işlemişsiniz, iyi de yapmışsınız ama bunun dozajını ayarlamak zorundasınız... Eşcinseller günlük hayatın sayıca marjinal kısmını oluştururlar hepimizin bildiği gibi. Yani her yemekte kimyon kullanılmaz demeye çalışıyorum. Eğer siz bir yemeğe bir kaşık daha fazla su eklerseniz bunu kimse farketmeyebilir, ama bir kaşık daha fazla baharat koyarsanız tamamen farklı bir yemek elde edersiniz. Ve eminim ki Cuore Sacro'ya kadar artık elindeki baharatın karnını doyurmaya yetmeyeceğini farkeden Özpetek, bu filmde biraz daha gerçek dünyaya, aramıza indi. Yanlış anlaşılmasın. Sadece bu insanın filmlerinde eşcinselliği kullanış biçimini sevmiyorum. Aşk filmi mi yapmak istiyorsun? Brokeback Mountain bence bunun en güzel örneğidir. Yıllardır yapılamayan, yapılsa da yüze-göze bulaştırılan bir şeyi başarmıştır bu film. Eşcinsellerin sadece birbirini *çok afedersiniz* beceren kıllı herifler değil, "insanlar" olduklarını seyrettiren belki de tek filmdir.
Yeniden konuya dönmek gerekirse; her plan bir fotoğraf karesi bu insanın filmlerinde! Ve ağaçlar... NBC filmlerinde doğru düzgün sağa-sola düzensizce savrulan, sallanan, sakat, kusurlu ağaçlara ratladığımı hatırlamıyorum. O filmlerdeki ağaçlar hep tertemiz, güzel, düzenli... Sanki sadece o filmler için dizilmişlercesine hem de. Çok sert bir rüzgar esse de sadece tek yana yatıyorlar. Çapulcu gibi savrulmuyorlar, hadlerini biliyorlar. Deniz ise her zaman dalgalı. Ve sakin duruşlarını koruyan ağaçlar, dalgalı halleriyle barışık denizler arasında duran gemiler, sabit hızlı doğrusal hareket yapan otomobil ve trenler... Sanki aile fotoğrafı çekilmek için gelip de başka bir tartışmaya dalmış insanlar yaratıyor bu adam filmlerinde. Kamera hareketleri yok denecek kadar az. Ki konsepte bakarsak güzel de durmuş. Diğer filmlerinde de sıkça gördüğümüz bu özellikler bu filmiyle daha da gözümüze gözümüze sokulmuş. Ama ağaçlar, denizler her yerdeler zaten... İlerleyen zamanlarda da sıkılacağımızı sanmıyorum NBC'den...
Bir filmde aradığı en son şey mantık olan birisi olarak, yine de ikiye ayırmak istiyorum filmi:
1) Mantık arasaydım:
Bir şekilde kaza idi, yanlışlıkla oldu diyerek 9 aylığına -güzel bir miktar olduğunu düşündüğüm- para karşılığı hapis yattın diyelim ey Eyüp. Çok rahat bir yaşam sürmese de, hayatının henüz baharında olan bir gençten nasıl bir cinayeti üzerine almasını isteyebilirsin? Sebep: önümüz kış, orda üç öğün yemek de var. "Birader, kışın orda kalıyım, istediğim zaman çıkarım değil ki mesele, hastalanacaksın oralarda, özgürlüğün gidecek, ömrün çürüyecek" derler adama.. Cinayet bu yahu!
2) Mantık aramadım:
Yine de bu kadar güzel bir filmin biraz da olsa mantık içeren bir sonuçla bitmesini dilerdim. Ama film boyunca zaten görmese de, duymasa da bilen karakterlerden biri olan Eyüp'ten bunu beklemezdim diyemem. Tabii ki aldatan ve aldatılan insanların arasındaki mesele sadece bir sıvı transferinden ibaret değil. Sevgi, anılar, çocuk(lar) gibi birçok faktör var. Aldatıldığını bir şekilde bilen, ama sözlü olarak karakolda öğrenen bir adam evine gelmiş, eşiyle ve oğluyla oturuyor, ve bir süre sonra çıkıp gidiyor. Eşi soruyor nereye diye. Cevap alamayınca bağırıyor. Çok klasik bir tabirle ailesinin rahatı için iğrenç ve şerefsiz bir politikacının pislediği yeri temizledikten sonra geri dönünce karşılaştığı şeylerden sonra belki de ilk ve son "mantıklı" tepkisini veriyor eşine yatmasını söyleyerek. Bu "bir rahat vermiyosunuz ki ..mına kodumun yerinde" tadında, bazı şeyleri yoksayarak, kabullenerek yaşamaya isyan edememek zorunda hissetmenin verdirdiği bir tepki bu. Artık argo tabir ile folloş olmuş bu aileyi toparlamanın yolu kalmamıştır, herkes kaderini kabullenmiştir ve sadece artık sessizlik istemektedirler. Bunu ise yine umursamamak, geri plana atmak üzere sıkıntılarını başkalarına devretmek şeklinde başarmaya çalışırlar.
Bu kişiler görmüyorlar. Hiçbiri görmüyor. Görmüyor yola çıkan adamı, kaza oluyor, bir insan ölüyor. Sıradaki aşama umursamama aşaması. Ailece kabulleniyorlar bunu, bir şey duymamış gibi yapıyorlar. Filmin sonlarına doğru bu mesele çalan telefonları duymamaya dönüşüyor, ki bu da bence filmi gerçek anlamda rahatsız edici yapan en önemli detaydır. Günün belli saatlerinde geçen trenler bu ailenin hayatından gürültülü bir şekilde geçip giden şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Hep pencereden bakıyorlar ama trenlerin geçtiğini farketmiyorlar. Ve filmin sonunda Eyüp balkon, teras veya herneyse oraya çıkıyor, yine bir tren var ve yine bunun bir önemi yok. O tren ha olmuş, ha olmamış... Ama gök gürüldüyor, ve yağmur yağmaya başlıyor. Eyüp gibi ben de "gerçekten" duyuyorum o sesi. Tanrı yüzünü yıkaması ve kendisine gelmesi için başından aşağı soğuk su dökmekle kalmıyor, kulaklarını da açıyor. Ve bu manada gizli bir mutlu sonla bitiyor film...
Sonuç olarak, çok güzel bir filmdi. Önceki filmlerine nazaran daha iyi bir oyunculuk vardı ve belli ki daha büyük bütçeyle çekilmişti. Daha yeni izleme şansına eriştim. Sadece ne kadar güzel olduğunu hatırlatmak istedim size!

Pazar, Ocak 04, 2009

Dinle Büyük Adam

Namık, 3 boyutlu Öklid Uzayı’nda yaşayan ve İzmirli olmayan, normal bir insandır. Her normal insan gibi kalkar, okuluna gider, evine gelir. Mesleği öğrenciliktir. Yaklaşık 20 yıllık öğrencilik hayatını bir şekilde tamamlamaya da çok yakındır. Odası içinde ulaşımı sandalyenin tekerleklerinden faydalanarak sağlarken, okula gitmek için ise otobüsü kullanır. Yani kullanırdı… Şimdi o yok. Neden mi? Öldü lan, öldü işte! Çok normaldi, değişmek istedi, öldü. Kırmaya çalıştığı zincirleri boynuna dolandı, aşmaya çalıştığı çitler bir tarafına girdi. Şimdi okuyacağınız hikaye kaderin cilveleriyle ve cilvelileriyle alakalı olup, kişi ve kurumlar tamamen gerçek veya tamamen uydurmadır.

Her şey bir cuma günü ailesinin yanına gitmek istemesiyle başlamadı. Perşembe gitmek isteyip son vapuru kaçırmasıyla başladı aslında. Gayet olağan bir şekilde son zamanlarda yaptığı yegane spor son vapura yetişmek amacıyla koşmak olan Namık, bu sefer bitişi göremeden kapılar kapanmıştı. Sinirle bavulunu yere vurup, üstünde bir süre oturmaya karar verdi. Sinirle bavulunu yere vurdu ve üstünde bir süre oturdu. İskeledeki görevlinin kapıyı daha birkaç metre ötedeyken sırıtarak kapatması ona çok koymuştu. Oturduğu yerden hayatı sorgulamaya koyuldu. “Ben kimim?”,”Gauss’un annesinin mezarı nerededir?” ve “Reha Muhtar özel hayatında da böyle mi konuşuyor?” gibi her gencin başının etini yiyen, yıllarını harap eden sorularla başbaşa kaldığını farkettiğinde “Ehh, yeter artık” dedi ve evine döndü. Kendini yatağa attı, uykusu gelmiş bir şekilde zoru zoruna alarmı kurdu ve horlayarak uyumaya başladı.

Rüyasında bir el onu dürtüyor, kalkması gerektiğini anlatırcasına çeşitli şarkılar ve Lüksemburg ilahileri söylüyordu. Daha fazla dayanamayarak yatağında doğruldu ve saate baktı. Daha 6′ydı saat ama hiç de uykusu yoktu. Erken de yatmış sayılmazdı, yorgundu da… Daha fazla uyuması gerekirdi ama uyumamıştı. 7:30′da kalkması gerekirdi ama kalkmamıştı. İçindeki bu garip enerji, duvarları yıkma hırsı ve göbeğini kaşıma dürtüsüyle birleşince ortaya garip bir kombinasyon çıksa da bir şeylerin değişik olduğunun farkındaydı. Hayırdır inşallah derken yatağının tam karşısındaki dolaptan arkadaşından ödünç aldığı CD’leri almak için ayağa kalktı. Ayağa kalktı! İşte o an kendini kaybettiği an oldu. Doğrulduğu gibi 5 dakikada giyinip, lavaboya da malum sebeplerle uğrayıp, dönüşte dolaptan bir şeyler atıştırdı. Normalde bir saatini alan bu hazırlıkların 20 dakikada bittiğini farkedince olduğu yere yığıldı. Gözünün önüne Ayhan Işık bıyıklı bir adam geldi. Elinde bir yoyo tutuyor, oynadıkça daha çok oynuyor, daha çok oynadıkça Namık’ın gözleriyle onu takip etmesini istiyordu. Ona rahatlamasını söyledi. Ellerini çırpacak ve Namık artık başka birisi olacaktı. Bir süre özenle bir şeyler anlattı. Daha da özenip tekrarladı. Ellerini çırptı. Namık kalktığı gibi çantasını aldı, kendisini dışarı attı. Sabahın köründe ailesini ziyeret edemezdi. Uzun uzun ekmeyi planladığı derslerin tümüne girmeye karar verdi. Ama onun için daha önemli bir şey vardı nedense. İçini bir hoş eden bu otobüste oturarak gitme arzusu karşı konulamaz bir şekilde büyüyor, büyüyor ve büyüyordu. O an bunu gerçekleştirebilmek için her şeyini feda edebilirdi. Aklına ilk gelen şeyi yaptı. Yolun karşısına geçip aynı otobüsle ters yöne gitti ve son durağa(bir nevî ilk durağa) ulaştı. İnsanlar sanki trencilik oynuyormuşçasına uzamış, birbirlerine girmişti. Sıranın en arkasına geçti ve beklemeye başladı. İlk otobüs dolmuştu artık ve iki seçeneği vardı. Bekledi, ötekisi gelince daha önce tatmadığı o hissi tanıdı. Dandik otobüs koltuklarının popoda meydana getirdiği o uyuşukluk ve geçici garip şekil o an ona dünyanın en güzel duygusu gibi geldi; fakat dünyanın en güzel duygusunu bilmiyordu henüz. Bunu belki hayatının son anlarında yaşayacaktı.

Otobüs başlarda şaşırtıcı derecede boştu. Belki bu saatte her gün bindiği saatten daha az kişi biniyordu, belki de onun evine yakın olan duraktan geçene kadar doluyordu. Neyse ki gerçeği öğrenmesi çok uzun sürmedi. Kendi durağına gelmeden iki durak önce insanlar insan değilmişçesine itişip kakışarak içeri doluştular. Herkes yer kapma telaşı içinde hızla etrafını süzerken Namık rahat olmasa da huzur verici koltuğundan onları kesiyordu. Kendisinin her gün özendiği, kıskandığı “oturan insanlar” artık “ayaktaki insanlar” olmuşlardı ve bu onu çok mutlu ediyordu. Zahmetli de olsa daha önce yapmadığı bir şeyi yapmıştı ve mutluluğunun asıl sebebi buydu. Çoğumuzun nefret ettiği o “oturan insanlar”ın bir gün “ayaktaki insanlar” olacakları gerçeğinin sizi sevinçten havaya uçurmadığını söylemeyin bana. Kıskanç yaşam formlarıyız biz. En önde koşan olmak çoğu zaman çok hızlı koşmakla değil, önümüzdekileri çekerek arkaya atmakla mümkündür. Ama Namık bu sefer gerçekten gereksiz denecek kadar hızlı koşmuştu. Belki oturan insanlardan olmayı en çok hakeden oydu o gün. İşte tam da bu yüzden ayaktaki insanlara ezercesine, nefretle baktı tüm yolculuk boyunca. Bir yandan yaşlı bir teyze/amca binmemesi için dua etmeyi de ihmal etmedi. Ayakta gitmek belki o kadar zoruna gitmezdi ama gaz olmuştu, balon olmuştu artık. Bir amca, bir teyze iğne gibi gelirdi bu hissin üstüne. Günü mahvolurdu.

Sınıfa geçti, arkadaşlarını selamladı ve en öne oturdu. Ders başlayınca şaşkın bakışlara aldırmadan not almaya başladı. Yazıyor, parçalıyordu defteri. Abartmak gerekirse şişelerce mürekkep, ormanlarca kağıt tüketti o gün. Boş vaktinde kütüphanenin bir köşesinde çaktırmadan uyumak yerine bahçeye çıkıp etrafı seyretti, insanlar hakkında fütursuzca yorumlarda bulundu. Bir tek adı kalmıştı. Saçı-başı, duruşu ve konuşması sabah doğan çocuğa ayak uydurmuştu. Aynaya bakmaya korkuyordu. Rüyasında uçtuğunu görüp aşağı bakınca düşmeye başlaması gibi bir şeyle karşılaşmak istemiyordu. Dönüşte bir arkadaşı ana yola kadar bırakıyordu onu. Oradan evine yürürken bildiği en isyankar şarkıları mırıldanıyordu. Asî olamazdı; bir anda özenti gibi de değişemezdi. Böyle olmadı zaten, değişmedi. Kendini terk etti, gitti. Giderken yanağından bir makas alıp “adam olacan ben” dedi. Geldiğinde kendisine mi gelmişti, kendisi mi ona gelmişti, başkası mıydı ki, kim kime gelmişti ki? Ben sabahlara kadar yazsam, siz de akşamlara kadar okusanız yine de anlatamam tam olarak. Diyeceğim tek şey şudur: Namık değişmedi, ama artık değişikti. Ailesini ziyaret etmedi. Vefasızlığından değil, korkusundan. Kendini kaybetmek veya bulmak istemiyordu bir şekilde.

Günler geçtikçe bizimki üşenmiyor, her sabah farklı şeyler deniyor, çoğu zaman çok zahmet ediyor ama mutlu oluyordu. Yine günler geçtikçe kendisiyle ilgili birçok şey öğreniyor ve unutuyordu. Bir türlü güvenemediği sesiyle barışmıştı ve liseden beri gelen “abi bi grup kursak yahu” deliliğini gerçekleştirecek cesarete sahipti artık. Bu hayalini arkadaşlarının hayalleriyle de birleştirerek, onlarla birlikte daha büyük hayallere yelken açtı. Yalnız daha mutlu bir hayat sürmüyor, daha özgür fakat daha düzenli bir insan da oluyordu zamanla. Her insanın içinde olduğunu her zaman iddia ettiğim o “sanatçı ruh”la birebir oturup konuşabilen, birlikte ne yapacağını kararlaştırıp çay içebilen nadir kişilerden olmuştu kısa zamanda. Ve gittiği her yerde, yaptığı her işte aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Kendinden farklı olamıyorsan, başkalarından farklı olamazsın ki.”

Hayatı bu kadar güzel giderken popüler olmak en son isteyeceği şeydi. O yüzden bir yandan da fazla ortalıkta gözükmemeyi, kaba tabirle daha sotede takılmayı tercih ediyordu. Bir sabah başa sarmak istedi yine. Ve erkenden kalkıp otobüsün kalktığı durağa kadar gitti. Sıraya girdi. Oturduğunda yine boş yerler olduğunu gördü. Aylar boyunca yavaş yavaş atmıştı içinde biriktirdiği başka insanları önemseme kırıntılarını. Bu sefer sadece yola bakıyor, kendince mutlu oluyor ve yine yola bakıyordu. Tanrı her şey bu kadar güzel giderken bir kıyak da kendisi yapması gerektiğini hissetmiş olacak ki…

Hafiften bir topuk sesi yaklaştı sağ taraftan. Yolcular umarsızca akın ediyordu otobüse, fakat bu topuklar kararlıydı. Sanki ne olursa olsun gidecekleri yer belliymiş gibi ekstra bir çaba göstermeden yaklaşıyorlardı. Havayı garip bir elektrik kaplamıştı. Sanki o anda orada bulunan bir insan, o anda orada yapmaması gereken bir şey yapsaydı cız olur, uf olurdu. Artık kaderin gücü mü desek, adaleti mi desek, polisi mi desek bilemiyorum. Bir şey olacaktı, olması gerekiyordu ve bunu hiçbir şey engelleyemezdi. Kalabalığı yarmaya gerek duymadan ilerleyen bu topuklar; gelmeleri gerektiği koltuğun yanına, gelmeleri gerektiği zamanda geldiler. Umursamaz bir şekilde kafasını kaldıran Namık, şimdiye kadar teknolojinin geldiği son noktayı görememiş olsa da, yaradılışın geldiği son noktada olduğunun farkına vardı. Yavaşça yanına oturan topuklar sessiz bir şekilde kitap okuyarak yolculuğa devam ettiler. O ana kadar bir insana aşık olmak için onu çok iyi tanımak gerektiğini savunan Namık için artık bu kural ve hayatın bir çok kuralı yok olmuş, onun yerini sadece ve sadece termodinamiğin ikinci kanunu almıştı. İçini kaplayan bu düzensizlik eğilimine başlangıçta anlam vermek istemedi ama eninde sonunda verecekti…

Gözleri dünyanın en görülmemiş ormanlarının, en el değmemiş ağaçların dalları rengindeydi. Ne kahverengi, ne yeşil. Tarif etmek güç işte. Canlıydı… Doğanın asıl rengiydi sanki de, bütün renkler ondan türemişti… Yüzyıllar önce görülmüş olsa bile hatırlanacak kadar gerçek, uzun süre bakılamayacak kadar parlaktılar. Burnu bir heykeltraşın taklit etmeye cesaret edemeyeceği kadar düzgün, cildi kelimenin tüm anlamlarını tüketircesine “prüzsüz”dü. Böyle bir kadın için çok hafif bir makyaj bile tanrıya hakaret sayılabilir, insanı cehennemin bir katından diğerine savurabilirdi. O güzelliğin kendisiydi. Eğer gerçekten bir güzellik tanrısı olsaydı o olurdu. Güzellik dendiğinde akla birisi gelmesi gerekiyorsa o gelmeliydi. Saçları omuzlarından hafifçe aşağı düşmüştü. Dalgalıydılar. Ama dalganın gerçek anlamıyla düşünün. Saçlarını birazcık sallaması bile alabora edebilirdi en iyi kaptanın gemisini. Düzgün ellerine yakıştırılmış güzel parmaklarından her an yıldırım saçacak gibiydi. Yanındayken ani bir hareket yapıp çarpılmaktan korkardı insan. Tanrı resmen 6 gün boyunca her şeyi yaratmış, geri kalan günde de onunla ilgilenmişti. Böyle bir kadının var olmasının amacı insanlıkla dalga geçmekti belki de. İnsan onu düşünmeye bile kıyamazdı eğer aşık olsaydı. Namık bir yandan elini ayağını koyacak yer arıyor, bir yandan da toplumca hayvanlık belirtisi olarak kabul edilen davranışlar sergilememeye çalışıyordu. Gözlerini ondan alamıyordu ama bakmamaya da çalışıyordu. Yani düşünün, otobüste, yanınızdaki insan sürekli size bakma ihtiyacı hissediyor. Ya maganda, ya deli, ya da sapıktır değil mi size göre? Yani şimdiye kadar birisi sürekli bana bakma ihtiyacı hissetmedi otobüste, hissettiyse de farketmedim. Ama böyle olsaydı ben de rahatsız olurdum bence. Namık da rahatsız olurdu. İşte bu yüzden gözlerini kapattı, uyanmaya çalıştı. Birisinin tekrar ellerini çırpması gerekiyordu ki kendine gelebilsin. Birkaç dakika sonra yandan gelen hafif bir dokunuşla ürperdi, gözlerini açtı. Gülümseyen ve elinde kitap tutan bir peri görmemişti daha önce. “Kitabınızı düşürdünüz” dedi. Kahramanımızın kulaklarından içeri dansedercesine giren o ses, kalbine inen bir yumruk halini aldıktan kısa bir süre sonra ancak “çok…” diyebildi. Bir süre öylece kaldı ve “çok teşekkür ederim” diye tamamladı. Peri tekrar gülümsedi ve önüne döndü. İşte bu son gülümsemeden sonra iyice kendini kaybeden aptal -ilk görüşte- aşık kitabın kontrolünü tekrar kaybetti. Bu sefer kendisi uzanıp aldı ama olay artık kopmuştu. İkisi de gülmemek için kendilerini zor tutuyorlarken, Namık bir yandan da rezil olma olgusuyla baş etmeye çalışıyordu. Kıpkırmızı olmuştu. Söyleyecek, yapacak bir şey yoktu; kendini kötü hisseder gibi de oldu. Dışının güzelliği içine yansımış(içinin güzelliği dışına yansımış olamazdı, çünkü hiç kimsenin içi o kadar güzel olamaz) olan kız da bunu farketti ve son bir hamleyle ciddi durmayı başardı. “Sabah erkenden kalkmaya da alışılmıyor bir türlü” şeklinde dünyanın en gereksiz yorumunu yapmış olsa da Namık için bu önemli değildi. Önemli olan; sabah kafasıyla gördüğü bu rüyada, resmen bir periyle konuşuyor olmasıydı. Neyse ki yolculuğun geri kalanı Namık’ın otobüsten sağ çıkmasına yetecek kadar kısa, onu mutlu edecek kadar da uzundu.

Yaklaşık yarım saat boyunca entelektüel veya yaşamsal derinliği sıfıra yakınsayan bir diyalog çevirdiler. Konuşacak bir şeyleri yoktu, ama konuşuyorlardı bir şekilde. Kızları neden etkilediği bilinmeyen ama yine de etkileyen özellikler vardır ya hani, işte o kendisinde de bazılarının bulunduğunu düşündüğü bu özelliklerinden bahsetmedi, çünkü güvenemiyordu kendisine. Son kez söylemek istiyorum: o kadar güzeldi ki… Ve söyledikleri Namık’ın hayatına hiçbir şey katmasa bile o kadar güzel söylüyor, o kadar güzel anlatıyordu ki… Artık konuşma da kıvamına geldiği için üzerindeki çekingenliği de atmıştı. Namık okuluna gelmeden iki durak önce indi kız. “Yarın sabah görüşmek üzere” dedi.

Adını bilmiyordu; kimdir, ne yapar farkında değildi… Yalnızca hayattan bahsetmişlerdi. İkisi de kendilerine dair hiçbir şey paylaşmamışlardı. Tanışmamışlardı, ama konuşmuşlardı. Belki tanışmazlardı, ama konuşacakları kesin gibi gözüküyordu. Çok etkilenmişti ve ne olursa olsun şansını denemek istiyordu. Kendi kendine diyaloglar kurdu kafasında. Ne yaptıysa da bu diyalogları hayattan kendisine doğru çeviremedi. Nasıl girilebilirdi konuya? “Sen kimsin, nesin?” nasıl denirdi? Kendini biraz daha kabul edilebilir gösterecek her türlü fiziksel bakımı yaptıktan sonra zaman kaybetmeden yatağa yattı. Uykusunu tamamen alıp sağlıklı bir sohbet kurmak istiyordu onunla. Kendi kafasında Peri diye adlandırdı onu. Hep “Merhaba, Peri” diye selamladı onu hayalinde. Hayal ettikçe o aklına geliyor, aklına geldikçe onu düşünüyor, düşündükçe de düşünmeye bile kıyamıyordu. Kıyamadıkça kendini garip hissedip uyuyamıyordu. Aşık olmak bu aslında… Düşünmeye bile kıyamamak… Ama bazen yapılacak şeyler kısıtlıdır. Bir taraf istemezse olay tamamen yatar. İki tarafın da aynı derecede istemesi ise teorik olarak imkansıza yakındır. O yüzdendir ki “en büyük aşklar” diye bahsedilen şeylerde bile bir çarpıklık, bir eksiklik vardır. Mükemmel aşk yoktur, aramak da saçmalıktır. Ve dünyanın en iyi, en düzgün insanı olsanız bile kendiniz olmanız fayda etmez. Hayatın kocaman olan kendisi bile taktığımız maskeler üzerine kuruluyken, hayatın önemli olsa da küçük bir kısmı bu maskelerden bağımsız düşünülemez. Neyse, Namık sabah aynı saatte kalktı, günlük sabah ritüelini yerine getirdi, saçını-sakalını mümkün olduğunca düzeltti. Bulabildiği en güzel kıyafetlerini giyip -abartmamaya çalışarak da olsa- parfümünü verimli kullanmanın hesaplarını yaptı. Yola çıkmaya hazırdı. Çıktı da… Yine ters yöne giden “aynı” otobüse bindi, yine sıra bekledi. Aynı yere oturmak için elinden geleni yaptı ve başardı. Şans getirmesi için yanında getirdiği “aynı” kitabı da elinde olmak üzere heyecanlı bir bekleyişe koyuldu. İlk duraklar geçiyor, Namık “başka” birisinin yanına gelip oturmaması için dua ediyordu. Eli-ayağı titremeye başladı heyecandan. Daha önce hiç bu kadar güçlü duygular hissetmemişti. Sakin olması gerektiğine inandırdı kendisini. Mümkün olduğunca rahat olmaya çalışırken kulaklığını takıp en alakasız, en agresif şarkıları dinlemeye başladı. Ama hâlâ yerinde duramıyordu, yapamıyordu işte. Kitabının sayfalarını anlamsızca çevirmeye başladı. Sözde okuyordu, fakat ne okuduğunu anlayabiliyor, ne de anlamasa bile en azından okuduğundan emin olabiliyordu. Kitabı da kapattı. Yola bakmak ve gözlerini kapatmak daha önce işe yaramamıştı ve şimdi bunu denemek bile çok saçma olabilir, hatta ters tepki yapabilirdi. Derin derin nefes almaya başladı. Bu biraz işe yarıyor gibiydi. En sonunda beklediği durak geldi. İnsanlar doluşmaya başladılar içeri. Ve…

Kim bilir ne oldu… Mesele o değil zaten… Hayatın tamamı nah bu kadar bir saçmalık… Bu yazının sonuna geldim de ne oldu diyorsanız da tekrarlıyorum… Değişmeyin ama değişik olun… Kendinizden farklı olamıyorsanız, başkalarından farklı olamazsınız ki…

Aralık 3, 2008

Obsessive Pursuit

Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu.

Erol yalnız bir adamdı. Arkadaşı yoktu hiç. Arada sırada selamlaştıklarını saymazsak. Onlara da arkadaş denemezdi zaten, değil mi? Dışardan sıradan ve ezik gözüken hayatını yaşarken kendisini bile hayretler içinde bırakıyordu. Her geçen gün kendi karşısına başka sürprizlerle çıkıyor, her saniye yaptıklarına şaşırıyordu. Olayların başına dönersek, böyle yaşamaya başlaması çok çok önce değildi dersem yalan olur ama olmaz da sanki. Bundan tam 10 yıl önce, henüz lise yıllarının ortasındayken ve yalnız olduğunun -belki de ömrü boyunca yalnız kalacağının- yeni yeni farkına varmışken bir kızla karşılaştı. Kendisinden bir-iki yaş küçük olan Esra’nın upuzun kıvırcık saçlarından, olgun bir kadın ciddiyetine sahip olmasına rağmen güldüğü zaman bir çocuk masumluğunu alan yüzünden etkilenmesi çok uzun sürmedi. Onunla tanıştıktan sonra yapacak tek bir şey kalmıştı. Bu tek şey için henüz çok erkendi ama en azından bunu yapabilmek için ortam hazırlamaya çalıştı. Onu gördüğü zaman konuşamıyor, konuştuğu zaman ise bu “havadan-sudan bir muhabbet”ten öteye gitmiyordu. Öte yandan Esra, Erol’a karşı hiç de yakın davranmıyor, aksine ondan kaçmaya çalışıyordu. Bir gün okul çıkışı yanına gitti ve ertesi gün bir yerlerde oturmak için vakti olup olmadığını sordu. Kız aslında durumu anlamak bir yana, her şeyi bir şekilde ortak arkadaşlarının dokundurmalarından öğrenmişti ve bu “bir yerlerde oturmak” eyleminin amacını ve muhtemel gidişatını tahmin edebiliyordu. Erol ise onu öyle bir anında yakalamış ve öyle bir şekilde söylemişti ki bunu, reddedilecek gibi değildi. Konuşmaları gerekiyordu işte. Esra da bir an önce konuşup her şeyin açıklığa kavuşmasını istediğinden olsa gerek, “peki” dedi sadece. Ertesi gün güneşliydi. Açık bir hava vardı ve artık ikisinin de açık olması gerekiyordu. Kahvesini yudumlayan Erol günlerdir, daha gerçekçi olmak gerekirse aylardır ayna karşısında tekrarladığı o konuşmayı yapmak için gelmişti. Ama bunun için gelmiş olmanın verdiği stres ve hayatında aşık olduğu ilk kadının karşısında olmanın verdiği heyecan ona her şeyi unutturmuştu.

-Eee, nasılsın bakalım?

-İyi… Sen nasılsın?

-Fena değil. Her zamanki gibi.

-Yalnız benim çok fazla vaktim yok, yanlış anlama ama.

-Yok canım, ne yanlış anlaması… Ben sadece uzun zamandır sana söylemek istediğim bir şey hakkında konuşacaktım seninle.

-…

-Esra, ben senden hoşlanıyorum. Hem de çok uzun zamandır.

-…

-Aylardır.

-Oha!

Bu anı kelimelerle tarif etmeye gerek yok sanıyorum. Daha ergenlik döneminizden yeni çıkmışsınız. Yeni yeni yetişkin olmaya başlıyorsunuz. Ve ilk kez adam gibi aşık oluyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Bunlar gerçek olduğuna inandığınız, inanmak istediğiniz ilk duygular. Daha önce ne olduğunu bilmediğiniz şeyler. Erol da daha önce her genç gibi birilerinden hoşlanmıştı. Bazılarından karşılık buldu, bazılarından bulamadı. Geri dönüp baktığında hepsine gülerdi. Çocukça şeylerdi çünkü bunlar. Şimdi büyümüştü, olgunlaşmıştı… Karakteri oturmuştu kendince. Ve bu kendi kendine yaşadığı ilk ve tek gerçek aşk, bir “oha” sözcüğüyle yerle bir olmuştu. Sonra söylenenen bir “pardon” tabii ki onun kırılan kalbini tamir etmedi. Esra’nın şaşırmasına imkan yoktu. Biliyordu çünkü neyle karşılaşacağını. Neden böyle söylemişti? Ne yapmaya çalışıyordu? Kısa bir sessizlik, suya düşen hayaller ve açıklanamadan kalan hislerle sona erdi bu buluşma. Arada başkasını sevdiğini de söylemişti ama bunun önemi yoktu. Olmayacaktı işte. Ne şekilde olmayacaksa olmasın, önemli olan olmayacak olmasıydı.

Ertesi gün belli etmemeye çalışsa da ne hissettiği, ne düşündüğü yüzünden okunuyordu. Yanına gelen arkadaşları konuyu açmamaya çalışıyor, mümkün oldukça iyi davranıyorlardı. O da gerizekalı olmadığı için bu yapılanların farkındaydı ama sesini çıkartmıyordu. Zaten birkaç tane arkadaşı vardı ve onlar da yanındaydı işte. Ona destek oluyorlardı bir şekilde. En azından deniyorlardı. Bir hafta boyunca yalnızca yatağında uzandı. Ne ders çalıştı, ne birisiyle konuştu. Ailesi de yanlış giden bir şeyler olduğunu anlamıştı, fakat yapacakları hiçbir şey yoktu. Birkaç gün sonra kitaplarını aldı ve okuluna doğru yola çıktı. En arkadaki sırasına oturdu, birkaç arkadaşıyla şakalaştı ve gün boyunca derste not alıyormuş gibi yaptı. Günlerdir çok garip rüyalar görmüş, hepsiyle ilgili aklında soru işaretleri kalmış ve bugün, tam da bugün hepsinin cevabını bulmuştu. Tüm soru işaretlerini aklında birleştirdi ve bu hikayeye bir son yazdı. Artık hayatı onun için sadece bir malzeme olmuştu. Yaşıyor, tecrübe ediyor ve saçma sapan sonuçlara ulaşıyordu. Ulaştığı sonuçları bir yere not ediyor ve belirli aralıklarla hepsini birden okuyordu. Birkaç ay sonra bunlarla bir şey yapmaya karar verdi. Oturup hepsini, ama hepsini birleştirmeye karar verdi. Yaptı da… Bundan sonra kendisini rahatlatacak şeyi bulmuştu. Hiç oynanmayacak oyunlar ve hiç çekilmeyecek filmler için senaryolar yazıyor, bir kenara kaldırıyor ve sadece kendisi okuyordu. Kendini sinemanın cilcilli dünyasına kaptırması uzun sürmedi. Çok çok alakasız bir şekilde üniversiteden mezun olup mühendis olmasından sonra da sinemanın peşini bırakmadı. Çeşitli eğitimlere de katılarak bildiklerinin genel kültür olmaktan sıyrılmasını sağladı. Şimdi ülkenin önde gelen yönetmenlerinden olmasa da, bazı ses getiren reklam filmlerine imzasını atmıştı bile.

Sadece senaryo yazabilirdi -daha önce yaptığı gibi- veya sadece başkalarının yaptıklarını izleyebilirdi -her insan gibi. Yönetmenken de başkalarının yaptıklarını izleyebiliyor olması onu her zaman rahatlatıyordu. Hem bu sefer neredeyse her şey onun kontrolündeydi. Tekrar belirtmekte fayda var. Onun derdi kontrol sahibi olmak değildi. Sadece gözlemlemekti. Gördüğü, duyduğu ve yaşadığı şeyler hakkında kafasında çeşitli fikirler üretmekten, kendince olayları şekillendirmekten zevk alıyordu. Hayal gücü insan ırkına verilmiş en büyük hediyedir demek istemiyorum. Çünkü sadece insan ırkına verilip verilmediğinden emin olamayız. Yani hani hayvanların tamamen içgüdüleriyle hareket etmesi, düşünememesi… En azından bizim gibi düşünememesi… Belki de düşünüyorlardır, nereden bilebiliriz ki? Belki onların amaçsızca yaptığını düşündüğümüz şeyler sandığımızdan daha karmaşıktır. Ve en önemlisi: belki onlar bizden daha akıllıdır ve yüzyıllardır aynı şeylere aynı tepkileri vermelerinin nedeni sadece ve sadece artık hayatlarını düzene sokmak istemeleridir. İşte bence insanlık en büyük hatasını bu bencilliğinden dolayı yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır. Biz hem bireysel olarak, hem toplumsal olarak en üstün olmaya çalışaduralım; hayvanlar, deliler ve sanatçılar kendi dünyalarında çok mutlu olmasalar da, en azından kaygısız, tasasız yaşamlar sürüyorlar…

Belki Erol da kaygısız, tasasız bir yaşam sürmek istiyordu. Belki istemiyordu… En azından içinden geldiği gibi davrandı özellikle son yıllarında. Aynı Don Juan gibi her kadında “salt kadın olmaktan gelen” bir güzellik bulabiliyordu. Kadınlar gerçekten güzellerdi. Ve bunun sebebi sadece kadın olmalarıydı. Onların o narin bedenleri, insanlığın başlangıcından bu yana gelen, saflık ve güzellikle dolu sesleri, duygusallıkları, kırılganlıkları onu deli ediyordu. Yılar önce yaşadığı ilk gerçek aşkın hikayesi böyle sona erdikten sonra birkaç ilişki yaşamıştı ama bu ilişkiler o kadınları sevdiği veya hiç değilse hoşlandığı için değil, kadınlar çok güzel yaratıklar olduğu içindi. Sadece onlarla birlikte olmak, hiç değilse onlarla konuşmak, daha da hiç değilse onlara bakmak istiyordu. Bu içinden geliyordu ve onun da bununla bir problemi yoktu zaten…

Arada sırada çektiği şeyler bir süreliğine karnını doyurmaya yetiyor olsa da, her zaman işine yaramıyordu. Para kazanması gerekiyordu ve bunu da ailesinin zoruyla seçtiği meslek olan mühendislik sayesinde az-buz başarıyordu. Her akşam 6′da işten çıkar ve o büyük hayalini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşırdı. Dünyanın en güzel kadınını bulacaktı. Bunu birkaç yıl önce ilk yaptığında güzel sayılabilecek bir kadını takip etmişti. Ne yaptığını izleyip kendince sonuçlar çıkarmakla harcamıştı o gününü. Amacı her hafta farklı bir kadını, ve bir öncekinden daha güzel bir kadını takip etmek, onların bir haftalık yaşamları hakkında hayatla ilgili dersler çıkarmaktı. Belki de tüm erkeklerin kafasındaki en büyük soru işareti olan “kadınlar ne ister?” olayını sadece güzel kadınlara indirgemeye çalışıyordu. Yanlış anlaşılma olmasın. Onun için bütün kadınlar güzeldi daha önce bahsettiğim gibi. Ama o güzeli değil, en güzeli istiyordu. Güzel olan kadınlarla mükemmel olanlar arasında ne gibi farklar olduğunu inceliyordu. Ve yıllardır hep bir öncesinden daha güzel olduklarını düşündüğü kadınlar üzerindeki düşünceleri tek bir şeyi işaret ediyordu. Onların hepsi kadındı. Ve tek bir şey istiyordu hepsi. İstekleri aynı şeydi. Bu “tek şey”in ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmasa da, kadınların hepsinde olan özellikler keşfetmişti ve bunlar onu yanıltacak şeyler değildi. Her kadın kendisini güzel olmaktan, “daha güzel olmaya” taşıyacak ayrı bir özelliğe sahipti ama yine de bütün kadınlar aynıydı. Ve tek bir şey istiyorlardı. Ama ne istiyorlardı ki? Asla takip ettiği kişinin evinin önünde beklemez, geçtiği bir sokaktan bir daha geçmezdi. Takip eder, o gün evlerine nasıl gittiklerini öğrenir, ertesi gün evlerine çok yakın olmayan bir yerde onların geçmesini bekler, geçmezlerse boş verirdi. Onlarla herhangi bir şekilde tanışmamak için elinden geleni yapardı. Yıllardır o kadar çok kadını takip etmişti ki, ister istemez, nadiren de olsa -zaten sadece birkaç tane olan- arkadaşlarının tanıdıkları çıkabiliyorlardı ve onlarla tanıştığında, çalışsa da normal davranamıyordu. Yine de bu onu rahatsız etmiyordu. Hiçbir şey, hiç kimse umrunda değildi. Çünkü gerçek anlamda hiç kimsesi yoktu. Hiç kimsesi olmaması ve hiç kimseye ait olmaması ona sınırsız bir özgürlük sağlıyordu hayatında. Yine de kimseye anlatamıyordu bu yaptıklarını. Onu anlayacaklarını düşünmüyordu. Anlayıp anlamamaları da umrunda değildi ama bilmemeleri hayatında ona daha çok kolaylık sağlayacaktı.

Bir gün işten çıktı ve “gözlemlemek” için bir öncekinden daha güzel bir kadın aramaya koyuldu. Bir yaz günüydü ve henüz havanın kararmasına saatler vardı. Bu seferki kadın uzun boylu, esmer, dalgalı saçlıydı. Üzerinde bir tek “ciddiyim ben” yazısı eksik olan kıyafeti, çok da kısa olmaması için özen gösterilmiş eteğiyle tam bir memur havası vardı onda. Arabasına yöneldiğini gören Erol da kendi arabasına atladı ve takip etmeye başladı. En sevmediği kadın tipi arabası olan kadınlardı. Çünkü bir kadın yürüyorken veya toplu taşıma araçlarını kullanıyorken rahatlıkla peşine takılabilirsiniz. Ara sokaklarda yürüyen herhangi biri olabilirsiniz. Fakat bu “ara sokaklar”da iki aracın uzun bir süre arka arkaya gitmesine pek rastlanmazdı. Ana yolda değilsinizdir, ve herkesin gideceği farklı bir yer vardır genellikle. Birinci birlikte geçilse bile, ikinci dönüşte yollar ayrılır. Erol da nefret ettiği bir şekilde mümkün olduğu kadar yakındaki bir ana yolda bıraktı onun peşini. Ertesi gün de aynı yerde bekledi onu. Bir hafta boyunca bekleyecek ve görecekti. Ne göreceğini az-çok tahmin edebiliyordu yılların tecrübesiyle(!) ama bu seferkinin farklı olduğuna dair bir şeyler vardı içinde. Aşağı yukarı aynı saatte arabasıyla önünden geçti. Erol birkaç saniye bekledi ve anahtarı çevirdi. Zahmetli birkaç manevra yaparak ve mesafeyi korumaya dikkat ederek peşine takıldı. Kadın, Erol’un onu ilk kez gördüğü yere yakın bir yerde durdu, bir büfeden iki gazete aldı. İki gazete almış olması iki anlama gelebilirdi: ya kararsız ve meraklı birisiydi, ya da objektif olmaya çalışıyordu kendince. Aynen böyle geçirdi aklından: “kendince”. En başlarla böyle değildi Erol. Ama yıllardır birçok kadını “gözlemledikten” sonra, ve de en önemlisi hepsinin aynı olduğunu düşünmeye başladıktan sonra ister istemez onlara tepeden bakıyor, onları tanıdığını düşündüğü için küçük görme hakkını kendisinde buluyordu. Bu ufacık kelimeyi aklından geçirdikten sonra zaman kaybetmeden tekrar yola koyuldu. “Muhtemel Hedef”-kendi deyimiydi- o kadar düzgün ve sakin araba kullanıyordu ki, Erol neredeyse bir kadını takip ettiğini bile unutuyordu bir anlığına. MH son olarak pek de ünlü olmayan bir şirketin, yine de içinde çok önemli işler yapılıyormuş gibi gözüken binasının bulunduğu alana girerken Erol da “Bu günlük bu kadar” dedi ve yoluna devam etti. Şirket çok işlek bir semtteydi ve etrafta bu “şirket”lerden başka bir şey bulmak olanaksızdı. Yani onu oracıkta bekleyemez, aynı yerden defalarca geçip benzin parasını tavan yaptıramazdı. Onun da bir tarzı vardı… Tarzından birazcık ödün vermesinin kendisinde uyandırdığı suçluluk hissini, yolun karşısında bekleyip sadece saat kaçta çıktığını öğrenip o günlük kendi yoluna gitmeye karar vererek kapattı. Üstelik o gün “bu” gün bile olmayacaktı. Bugünlük daha fazla uğraşmayacak, yarınının küçük bir bölümünü ayıracaktı bu işe. MH ile önceki gün hangi saatte karşılaştığı olsun, normal bir mesai saatinin kaçta bittiği olsun, tüm ayrıntıları düşündü ve bu iş için yarım saatini ayırmaya karar verdi. Genelde bu tür şeyler için yarım saatini ayırırdı zaten. Yarım saat boyunca bekler, gelmez-geçmezlerse onlardan “vazgeçerdi”. Uzun zamandır oturup adam gibi konuştuğu tek kişi kendisi olduğu için böyle garip bir terminolojisi vardı “kendince”. Hafta içi sadece eve gidiş-gelişi boyunca yollarda, hafta sonu ise bir iki kafe ve barda izlediği bu insan hakkında kararsız ve meraklı olduğu, sigara içmediği, arkadaşlarıyla konuşurken tamamıyla dürüst ve açık olamadığı gibi sonuçlar çıkartmış, bunlar ise kendisine hiçbir şey katmamıştı. Ama çok güzeldi. O günden sonra ne kadar uğraştıysa da daha güzel biriyle karşılaşmadı.

Yapılacak çok şey yoktu. Ya yeni insanlar görmek için uzaklara gidecekti, ya da vazgeçecekti bu “misyonundan”. Yaptığı şey ona göre çok mantıklıydı, ama sırf bunun için işi-gücü bırakıp yeni bir hayat kuracak kadar mantıklı gözükmüyordu. Hayatında düzenli ve bilinçli olarak yaptığı belki de tek şey olan bu “huy”unu terketmesi hiç kolay olmadı. Artık hayat onun için bomboştu. Günlerini içerek, eskisinden daha saçma şeyler yazarak ve sıkıntıdan ağlayarak geçiriyordu. Arada sırada dışarı çıkıyor, tam olarak “sessiz-sakin” diye tarif edilebilecek yerlere gidiyordu. Bir gün yine bu yerlerden birinde barda otururken, yanına birisi oturdu. Aslında tam olarak “yanına oturmak” denemezdi. Oturulacak başka yer yoktu ve oraya “boş olduğu için” oturulmuştu. Bunun zaten farkında olan Erol, uzun bir süre kafasını bile kaldırmadan içmeye devam etti. Dışardan gelen bir gürültüye bakmak üzere kafasını çevirdiğinde ise yanında oturan “kişi”nin aslında o kadar da önemsiz olmadığını anladı. Bir süre durakladığını farkeden kadın, “bir sorun mu var?” dedi. Bunun üzerine Erol biraz daha durakladı ve “Siz benim gördüğüm en güzel kadınsınız” dedi. Kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Gerçekten de gülünecek bir şekilde söylemişti bunu ama kesinlikle ciddiydi. “İnanın bana, bu çok bayat bir numara. Ve bunu bana karşı kullanmanızı bir hakaret olarak algılayabilirim. Ama kızamıyorum size nedense…” “Ama ben…” dedi Erol. Kadın: “Ama siz ‘tabii ki’ ciddisiniz, ama lütfen devam etmeyin bu şekilde” dedi. “Allah aşkına gördüğünüz en güzel kadının bir barda yanınıza oturması ihtimali gerçekten kaçtır biliyor musunuz? Kesinlikle düşük bir ihtimal olmalı değil mi? Ben tesadüflere inanmam, bir şeyin ihtimali düşükse de olmayacaktır derim. En önemlisi de: gerçekten çok bayat bir numara bu.” Sanki başka bir şeye sinirlenmiş de sinirini Erol’dan çıkartmaya çalışıyormuş gibiydi. Ki söylediği gibi gerçekten de kızamıyordu Erol’a. Belki de alışmıştı bu tür şeylere. Gerçekten güzeldi ve muhtemelen karşılaştığı birçok erkeğin gördüğü en güzel kadındı. Ve o erkekler, hep bu aynı cümleyi söylüyorlardı. Haklı olabilirlerdi de… Yine de illa ki daha güzel olmasa da daha değişik cümleler kurmaya başlamaları gerekiyordu onu sıkmamaları için. Bardağını başına dikti, çantasını eline aldı ve sinirle çıktı. 5 dakika sonra döndü, Erol’a kartını verip tekrar çıktı. Erol ise “noluyo ya?” veya daha çok ecnebice “WTF?!” havalarında, affallamanın orta kuşaklarında bir şekilde kalkar gibi oldu ama kendisine bugünlük bu kadar dedi. Evine gitti. Ertesi gün sıkıntılı ve gergin bir telefon konuşması yaptı. Aslında konuşma gergin değildi, gergin olan Erol’du. Ne söyleyeceğinden emin değildi. Neyse ki kadın gereğinden fazla iyi davranıyordu ona. Yarın akşam yemek yiyeceklerdi.

Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu. Gördüğü en güzel kadından neredeyse hiçbir şey yapmayarak bir randevu koparmıştı ve bu tek kelimeyle “önemli”ydi.

Sabah kalktı, özenle giyinip -bir erkeğin bu konuda ulaşabileceği sınırları zorlayarak- süslendi. Sıkıcı işine gitti. Gün boyunca kendisine iyi davranılacağından emin olmak istercesine herkese iyi davrandı. Herkesle iyi geçinmeye çalıştı. Sürekli gülümsedi, gerekli-gereksiz yardım etti etrafındakilere. İş çıkışında ise iş arkadaşlarına(!) kocaman birer “kendinize iyi bakın” çektikten sonra o neşeyle kadının evine doğru yol aldı. Kapıyı çaldı. Kadın son hazırlıklarını yaparken içerde beklemesini rica etti. Salona geçip oturdu. Kadın elinde beyaz şarap dolu iki kadehle kapıdan girdi. Yanına oturdu. Kadehlerden birini Erol’a verdi. “Biliyor musun?” dedi. “Bana gördüğün en güzel kadın olduğumu söylediğinde gerçekten böyle olduğuna inandım. Çünkü benim de bildiğim bazı şeyler var. İnsanın bakışından, söyleyişinden, duruşundan anlayabiliyorsun bazen ne kadar samimi olduğunu. İnsan sarrafı olmana gerek yok bir insanın doğru mu yalan mı söylediğini, kendisini nasıl hissettiğini, adresini vermemene rağmen ‘beni evimden alırsın’ dediğinde ertesi gün nasıl yanında oturup şarap içebildiğini anlaman için. Bazen sadece farkediyorsun işte. Gereğinden fazla karşılaştık, olsun o kadar.” Erol kıpkırmızı olmuştu ve terliyordu, tek kelime bile edemedi. “Telaşlanma, her şeyin farkındayım. Neden yaptığını bilmiyorum ama ne yaptığını biliyorum. Ama umrumda bile değil. Sen zaten hazır görünüyorsun. Geç kalmayalım.”

İnsanların kendisini anlayamayaklarını biliyordu zaten Erol. Mesele eğer biliyor olsalardı nasıl tepki gösterecekleriydi. Ve daha önce de bahsettiğim gibi umrunda değildi bu mesele. Bu sefer bu tepkiyi vermiş olan kişi bir şekilde umrunda olan birisiydi ve hiç beklemediği bir tepki vermişti. Daha fazla sorgulamak istemiyordu ama yine de kendinden utanıyordu bu insan tarafından ona iyi davranıldıkça. Yine de pişman değildi. İnsanlar onu anlamıyordu. Bu “güzel” insan da anlamamıştı ama en azından üstüne gitmemişti. Yemek çok güzel geçti. Gecenin sonu da güzeldi. Sabah kalkınca üstünü giydi ve onu uyandırmadan evine döndü. O gün işe de gitmemeye karar verdi. Akşama kadar kendisiyle bile konuşmadı. Televizyonda saçma sapan programlar izledi. Gece olduğunda bir talk show programına telefonla bağlandı ve önemsiz birkaç yorum yaptı. Müziğin sesini sonuna kadar açıp kapının çalınmasını bekledi. Uyarmaya gelen komşusunu azarlayıp kapıyı suratına kapattı. Yine de sesini kıstı müziğin. Artık yapacak bir şeyi kalmadığından emin olunca da geceleri en iyi arkadaşları olan uyku haplarının tümünü avcuna doldurdu. Artık daha çok arkadaşı olsun istiyordu…

Aralık 28, 2008