Son yıllarda ülkemizin gündeminde tek şey var: darbe. Peki neden “darbe” vurgusu yapılıyor? Durumu incelersek elimize birkaç ana veri geçiyor. Asker bu ülkede gereğinden fazla ön planda, gereğinden fazla güçlü. Ekonomik ve sosyal sıkıntılar gittikçe artıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz “hükümetin ikinci dönemi”nde herkesi olmasa da çoğu kişiyi memnun edecek hiçbir gelişme sağlanamamış, halkın sorunları büyüdükçe büyümüş. Yazıma bir moda yaşlısı gibi devam etmek istemesem de, laiklik yalan olmuş. Laiklik yalan olmalı mı olmamalı mı tartışmaları özellikle son zamanlarda iyice artsa da çoğu kişi bu konuda görüş bildirirken “her şeyi” söylememeye çalışıyor bazı hassasiyetlerden dolayı. Ve bize ilkokulda öğretilenleri piç edecek bir iddia dolaşıyor ortada: asker irticayla mücadele etme planları yaparak suç işliyor.
İrtica ile mücadele etmek suç mudur?
Zannedersem mantık açısından böyle bir suç olmaması gerektiği için bu planın(sonradan sözde belgeler de yalan oldu ya...) “AKP ve Gülen Cemaatini bitirme” kısmına yoğunlaşıldı. Aynı Ergenekon meselesinde de olduğu gibi Türk halkına da tek bir şey demek kaldı: “biz bir bok anlamadım hocam...” Yasal yollardan bir partinin veya bir organizasyonun kuyusunu kazmayla pek kimsenin sorununun olmaması lazım aslında. Ama çeşitli “yeşil” yayın organlarının bas bas bağırdığı haber bültenlerinde “cemaat evlerine silah saklayıp baskın yapmak” gibi ilginç iddialar hâlâ dolaşıyor. İnsanlar birkaç yıl önce meşhur olan tabirle “mahalle baskısına” uğruyor deniyor, ama mahalle baskısının babasını, üstelik karar verme yetkinliği tam gelişmemiş bacak kadar çocuklara yapan, onların düşüncelerini kendi düşüncelerine göre şekillendiren bir örgüt bal gibi de mağdur duruma sokuluyor. Bu örgüt hâlâ çeşitli ortamlarda faaliyet gösterip çeşitli devlet ve özel sektör kademelerine çıkar amaçlı eleman enjekte ediyor. Kimse, hiçbir hükümet de “çocuklarımız, gençlerimiz psikolojik baskıyla, inanç özgürlüğü hiçe sayılarak, eğitim namına neredeyse hiçbir şey yapılmadan beyin yıkama yağlamasına uğruyor” diyemiyor, cesaret edemiyor. Kanal 7 gibi “sabıkalı” bir yayın organı artık normal bir haberde bile üst kademe subaylardan bahsederken “subay” değil, “cunta” diyor. Artık irtica ve şeriat özlemi çok normal karşılanır oldu doğrusu, ilginç...
Mağdur edebiyatı?
Gün geçmiyor ki, sayın başbakanımız, cumhurbaşkanımız, meclis başkanımız, başbakan yardımcımız, vs. suikast girişiminin ucundan dönmesin. Bir an için hükümet düşmanı, her şeyi göze almış, çılgın bir fanatik gibi düşünüyorum. Düşünürken başbakandan nefret ediyorum. E nefret ediyorum da, ben o adamı öldürüp niye kahraman yapayım? Hem bu ülkede başbakan öldürmek kolay mı, adamın arabası geçecek diye yolun karşısına geçmemize bile izin verilmiyor. Bazı Avrupa ülkelerindeki gibi başbakanı sokakta göremiyoruz. Ve Allah aşkına, bu nasıl bir güvenlik sistemidir ki, son birkaç ayda onlarca “mücadele”, “darbe” ve “suikast” girişimini daha harekete geçmeden durdursun! Bir bakıyorsunuz, adı geçen herkesin bahçesinde silah gömülü... Yani bunu ergenekon davasından da anladık, gömmeyin kardeşim şu silahları, buluyorlar işte, başka yere saklayın, değil mi? Suikast girişiminde bulunacak insan krokiyi yutmaya çalışıyor yakalanırken. Bu o kadar komik, o kadar komik, o kadar komik... pardon, takıldım, söyleyecek bir şey bulamıyorum. Eğer halka sunulanların onda biri bile yalansa, bu hükümetimizin muhteşem ve organize yalan söyleme uzmanı olduğunun kanıtıdır. Daha da ilginci, bunlardan onda biri bile doğruysa, hükümetin ve temsil ettiği siyasi görüşün “çok yaygın bir şekilde” kadrolaştığının ispatıdır. Yoksa böyle bir güvenlik ağı, böyle bir “sürekli baskı altındaki hükümet”, böyle bir “aksiyon dolu politik gündem” Amerikan filmlerinde bile yoktur azizim.
Yine paravan geyikleri mi?
Hükümetimizin önemli sorunlar arttığında ve yapacak bir şey olmadığında, veya yapacakları şey kabul edilebilir olmadığında sorunun önüne bir paravan mesele fırlatması iddialarını hepimiz biliriz. Geçtiğimiz yıllardaki türban meselesi böyle olaylara güzel bir örnektir mesela. Güzel bir şekilde yayın hayatına başlayan cesur ve kaliteli gazetemiz “Taraf” da gittikçe bir Vakit, bir Milli Gazete oluyor. Belki kıyafetleri farklı ama konuşma tarzları hemen hemen aynı. Taraf'ın dikkat ettiğim kadarıyla en büyük sorunu “hedef göstermeye” başlaması. Taraf'ın bundan vazgeçmesi lazım, en kısa zamanda hem de... Özellikle “Fatih Camii Bombalanacaktı” manşetine çok güldüm. Amerika'daki “11 Eylül'den sonra ailemin güvenliğinden endişelendiğimden dolayı kendime çip taktırmaya gönüllü oldum ayol” diyen kadın gibi sürekli bir korku içerisinde yaşayan, bazı kesimlerden nefret etmeye, bazılarından korkmaya, bazılarına çok güvenmeye koşullanmış bir robot halk mı yaratılıyor dersiniz? Yani darbe ortamı yaratma amaçlı cami bombalamak, yıllarını hesapla, stratejiyle uğraşarak yiyen üst düzey subayların bulduğu, kendilerine göre mantıklı bir plansa zaten bir tarafımla gülmekten çekinmem. Elime bir baston alır hepsini döver ülkeyi ele geçiririm eğer böyle insanlardan oluşan bir ordumuz varsa. Ama garip olan şu, İlker Başbuğ çıkıyor ve “Allah Allah diye hücum eden ordu nasıl cami bombalar lan?” diye masalara vuruyor. Bu aynen “bakın efendim, müvekkilim eli ayağı düzgün, kibar bir insan, nasıl tecavüz eder?” der gibi olmuş. Bir yandan manşetteki ifadenin komikliğine, eğer böyle bir plan ve bu planı yapanlar varsa da onların aptal oluşuna bakmayıp “benim ordum böyle şey yapmaz” diyerek hepimizi muhteşem konuşmasıyla ikna etmesiyle beni derinden dumur etmiş, diğer yandan da ordumuzda gerçekten biraz önce bahsettiğim tipte insanlar olabileceği fikrini aklıma sokmuştur sayın Başbuğ, tebrik ederim.
Polis devleti mi yaratılıyor?
Dün haberleri izlerken meclisteki asker sayısının azaltılıp yerine polis dikileceği kararını öğrendim. Mantık olarak iç güvenliğin polis tarafından sağlanması çok normal herhangi bir ülke için. Ama Türkiye tabii ki herhangi bir ülke değil. Birkaç şeyden bahsedelim o zaman, hadi bakalım. Youtube yasağı hala sürüyor, komik. Kitapların aile ile okunacak-okunmayacak olarak sınıflandırıldığı bir araştırma yapıldı geçen sene, bu iki. Alkol reklamları çok absürd şekilde düzenlenip bu reklamların sadece +18 filmlerin sonuna(jenerikten de sonra) konmasıyla ilgili kararlar alındı yine geçen sene. Çankırı'da ev ve alkol kullanımı için tasarlanmış yerler dışında alkol tüketimi yasaklandı. Sebep olarak “pikniklerde içen insanların kaza yapması” gösterildi ama zannedersem kimsenin aklına yolun başına birkaç polis koyup alkol muayenesi yaptırmak gelmedi. Ki mesele de vatandaşları pikniklerde “ziyaret edip” gerekirse zor kullanacağını belli etmekti sanırsam. Sonra şehir efsanesi olduğuna inanmış olduğum, inanmak istediğim şeyler ortaya çıkmaya başladı. Daha önce muhafazakar kesimin tekel bayisi civarlarına cami yaptırıp sonra bayinin kapatılması için toplumsal baskı uyguladığı iddiaları hep ortada dolaşırdı. Bir yanım “kesin yapıyordur bizim yobicanlar” dese de, diğer yanım buna inanmak istemiyordu. Ama bir gün gazetenin köşesinde kalmış bir haber gördüm. Kırk yıldır açık olan bir genel evin yanına cami yapılmıştı, ve halk günah olduğu gerekçesiyle bu genelevin şehir dışına taşınması için baskı yapıyor, gerektiğinde kapılarını camlarını taşlıyordu. Camiyi getirip de oraya koyan kişilerin başkanı ise “halk ayaklanıyor, böyle giderse durum daha kötüye gider” diyerek uyarı adı altında resmen tehdit savuruyordu. Bunlar çok korkunç memleket manzaralarından sadece birkaçı, daha kaç tane var kim bilir... Yasama, yürütme ve zaman zaman da yargı gücünün önemli bir bölümünü elinde tutan siyasi irade ve sokaklardaki, evlerdeki yandaşları yasaklamaya ve baskıları desteklemeye devam ediyorlar. Polisin yetkisi her geçen gün artıyor. Polise ağır silah alımı için çalışmalar başlatılıyor. Her geçen gün başka bir haber duyuyoruz polis tarafından öldürülen, hiç değilse işkenceye uğrayan, daha da hiç değilse dövülen veya yasadışı şekilde gözaltına alınan insanlarla ilgili. Polis gücünün başındaki insanlar siyasi otoritelere dönüşmeye başlıyor gittikçe. Ve adı konulmamış bir dokunulmazlığa sahip olmaya başlıyor polisler. Özellikle emekçi kesim üzerine bir “balyoz” olup iniyorlar sokaklarda, ülkede hakim siyasi iradenin ahlak zabıtası olup çıkıyorlar. Yasalarla “bizim iyiliğimiz için bizi kısıtlayanların” maşası oluyorlar. İster istemez insan kendine şunu soruyor: askerin normal demokrasilerle karşılaştırıldığında çok ön planda olmasını da bahane eden hükümet, yavaş yavaş ülkenin özellikle iç güvenliğini tamamen polise kaydırarak ve çıkarttığı yasalar ve yaptığı aciz edebiyatıyla askeri ayağının altına alarak, kısacası kendisine köstek olan askeri kendisine destek olan polise yedirip, kendi siyasi iradesinin kontrolünde bir polis devleti mi yaratmaya çalışıyor? Özellikle ülkede yaratılmaya çalışılan korku ortamını, son yıllarda çoğalan yasakları ve toplumsal ayrılıklardan doğan lokal baskıları düşününce, polisin gittikçe artan yetkisi ve dokunulmazlığı da düşünüldüğünde çok distopik de olsa böyle düşüncelere dalmam çok da anormal değil sanırım.
E, sonra?
Dediğim gibi, moda yaşlısı gibi siyaset yapmak istemiyorum. Her ülkenin hassas dengeleri vardır. Siyasetçi olarak o dengeleri manipüle edebiliyorsanız halkı köpeğiniz bile yaparsınız. Soğuktan donan insanlar varken “gücü olan doğalgaz kullanacak” diyebilecek kadar kendini aşan bir başbakanımız varken, ve halkımız da hâlâ “yaşasın AKP” diyebiliyorken moda yaşlısı gibi konuşmanın manası da yok pek. AKP ilk döneminde önceki hükümetten devşirdiği stratejiyle birkaç güzel şey yapıp halkın nefretinden büyük oranda kaçmayı başardı. İkinci döneminde artık “nasıl olsa üçüncü dönem olma ihtimali yok gibi, götürelim hacı” modundalar resmen. Artık bazı adımları daha cesur, daha da önemlisi “daha umursamaz.” Halkın önemli bir bölümü tarafından hâlâ destekleniyorlar zaten. Ama destek de umurlarında değil sanıyorum artık. Çünkü gittikçe daha agresif, daha açık sözlü olmaya başlıyorlar. Bu iki anlama gelebilir. AKP hesap kitap yapıp ya bir daha bu kadar güçlü gelemeyeceğini anladı, ne bulursam götüreyim diyor, ya da artık sağlamlaştırdım yerimi, halk benden vazgeçmez nasıl olsa, istediğimi yaparım ve bunlar da kafa sallarlar diyor. Demokrasi adı altında “kendine demokrat” bir çizgide ilerleyen ve ülkeyi gider ayak değiştirebildiği kadar değiştirmeye çalışan bir parti istiyorsanız bir daha düşünün derim.
Yusuf S.
değişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
değişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma, Ocak 29, 2010
Cumartesi, Ekim 31, 2009
Otostopçunun Tecavüz Rehberi
Zik yapacağına zak yapmış adam
Ağlıyor gözleri kan içinde
Zaten doğarken otostop çekmiş dünyaya
Ölürken mi soracak tecevüzün hesabını
Kalorifer peteği kadar ısıtmaz bu dünya
Gidiyor, bize de bekleriz diyerek
Biz yok, koca bir ben var halbuki
Hatta bir ben var içimde
Bir daha var, bir daha, bir daha ve bir daha
Hayat bu, ne bir kum tepesi, ne bir vaha
Bir ben var içimde, bir sen yoksun
Rüzgar yapmacık bir şarkı çalıyor penceremde
Bir kuşlar anlıyor dilinden pezevengin
Ben ölüyorum, kuşlar ölmüyor
Ağzımdaki peyniri kaptırmışım gibi
Kollarımı çırpıyorum, bir ben uçamıyorum
Kendime uzaktan el sallıyorum
Tırnaklarım kopmuş kafa kaşımaktan
Bir sen yoksun, dedim ya
Bırakın ölsün, koparsın zincirlerini
Bir ip parçası yetmez adamı asmaya
Bir kuş var içinde
Ağlıyor gözleri kan içinde
Zaten doğarken otostop çekmiş dünyaya
Ölürken mi soracak tecevüzün hesabını
Kalorifer peteği kadar ısıtmaz bu dünya
Gidiyor, bize de bekleriz diyerek
Biz yok, koca bir ben var halbuki
Hatta bir ben var içimde
Bir daha var, bir daha, bir daha ve bir daha
Hayat bu, ne bir kum tepesi, ne bir vaha
Bir ben var içimde, bir sen yoksun
Rüzgar yapmacık bir şarkı çalıyor penceremde
Bir kuşlar anlıyor dilinden pezevengin
Ben ölüyorum, kuşlar ölmüyor
Ağzımdaki peyniri kaptırmışım gibi
Kollarımı çırpıyorum, bir ben uçamıyorum
Kendime uzaktan el sallıyorum
Tırnaklarım kopmuş kafa kaşımaktan
Bir sen yoksun, dedim ya
Bırakın ölsün, koparsın zincirlerini
Bir ip parçası yetmez adamı asmaya
Bir kuş var içinde
4. boyut değil ama öyle diyolar:
Cumartesi, Ekim 31, 2009
Pazar, Mart 29, 2009
Okuribito
"Soğuk bir vücudu hayata döndürmek, ve sonsuz güzelliği bağışlamak. Tören huzurlu ve kusursuzdu. Ve her şeyden çok sevgi doluydu. Son vedada hazır bulunmak, ve merhumu uğurlamak... Huzurluydu, ve yapılan her hareket vakur görünüyordu."
Aslında Oscar ödüllerinin hep "kime göre, neye göre" olduğunu düşündüm, ve sonuç hep "Akademi'ye göre" çıktı. Her şekilde kendi alanlarında büyük başarıya sahip olduklarından dolayı seçilen Akademi Üyeleri'ne bir diyeceğim yok. Hepsi gerçekten bu güzel organizasyona yakışan kişiler. En azından "kariyerleri dolayısıyla" hak eden kişiler diye düşünüyorum. Ama yıllardır "bir film Oscar almışsa b.ktandır abi" geyikleri, özellikle son yıllarda kazanan ve aday gösterilenlerle alakalı büyük tartışmalar ve "nedense genelde çok kaliteli de olsa aksiyon filmlerine karşı bir önyargı" muhteşem bir kariyerin mantıklı seçimler yapma kabiliyetine olan etkisini sorgultıyor bana. Daha sonra ne demeye çalıştığımdan bahsedeceğim. Ama bu yazıda, belki de aldığı ödülü gerçekten hak eden tek filmle ilgili birkaç şey karalayacağım. Slumdog Millionaire gibi güzel olan ama "o kadar" da güzel olmayan bir filmden tutun, The Dark Knight gibi ufak bir ödülle geçiştirilen bir şahesere kadar makul sayıda filmin arasında ödüle "cuk" diye oturan bir filmdi Okuribito(İngilizce'siyle Departures, Türkçe'siyle Gidişler).
Film bir araba sahnesiyle başlıyor. Sisli bir yolda araba kullanan Kobayashi'nin hayattan yorulmuş, aradığını bulamamış, bulduğu zamanlarda ise hep çok geçmeden kaybetmiş olduğunu açıkça okuduğumuz yüzünü görüyoruz. Sonra bir cenaze evinde buluyoruz kendimizi. Arabada yanında görünen yaşlı adam bir tür cenaze öncesi ritüelini yerine getirirken Kobayashi de ona yardımcı oluyor. Hemen sonraki sahneleri atlarsak kendimizi bir orkestranın gösterisinde buluyoruz. Salon bomboş değil ama az kişi gelmiş. Yine de mükemmel bir konser sergileyerek kuliste toplanan orkestra mensuplarına kötü bir haberi var organizasyon sahibinin. "Orkestrayı dağıtıyorum" diyor üzgün bir şekilde eğilerek selamlıyor herkesi, herkes arkasını dönüp eşyalarını toplamaya bakıyor. Kobayashi olduğu yerde kalıyor. Ve her şey burada başlıyor. Aslında planından sekansına kadar her parçasını teker teker sevdiğim bu filmden uzun uzun bahsetmemek için kendimi zor tutuyorum ama spoiler vermeyi de istemem. İstiyorum ki izleyin ve görün ne anlatmaya çalışıp da anlatamıyor olduğumu.
Ölümün o soğuk yüzünü renklendirmek ve "gidişler"i güzelleştirmek adına her şeyi yapmaya çalışan iki adam, ve çevreleri, aileleriyle ilişkileri... Kahramanımız bu giden insanların hak ettikleri ve hep istedikleri saygıyı son bir kez, en iyi şekilde görmelerini sağlamaya çalışadursun; bize de Japon kültürünün en cansız kısmını en canlı şekilde anlatıyor film. Anime tarzı bir Japonculuk beklemeyin, zaten biraz daha yeni dönem tarzında gelenekçiliği var(ne dedim ben? ama siz anladınız).
Filmin en önemli özelliği temponun aşağı yukarı hep aynı tutulmuş olması. Olaylar izleyiciyi sıkmadan, gereksiz germeden, aktarılmak istenen tüm duyguları hissettirecek şekilde yayılmış 2 saat kadar süren filmin her yanına. Bu "duygular" ve "düşünceler" birbirine çok bağlı olay dizileriyle değil, genel hikaye içindeki ayrıntılarla verilmeye çalışılıyor kanımca. Film ilerledikçe izleyici de kendisini Kobayashi ile aynı bakış açısı içinde buluyor. Gittikçe olayın içine giriyor ve Kobayashi ne düşünüyorsa düşünüyor, ne hissediyorsa hissediyor... Etrafındaki insanların hor gördüğü bu yeni mesleğe duyduğu saygıyı farkında olmadan haklı çıkartıyor dakikalar ilerledikçe...
Kendi öykülerimde de çokça değindiğim bu "bir şeyleri kaybeden ve bu sayede kendini bulan" insanlar hep ilgimi çekmiştir. Neredeyse tüm hikayelerde, romanlarda, filmlerde az veya çok bahsedilir bunlardan. Ama ben bu kadar sade ama bu kadar güzellik dolu bahsedenine az rastladım. Okuribito da bu nadir rastladığım güzelliklerden birisi. Ne yapın edin, hazır Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne de gelmişken izleyin derim.
Not: "Gidişler", UİFF kapsamında 19 Nisan Pazar günü, Emek sinemasında 13:30 ve 21:30 olmak üzere iki seansta gösterilecek.
Aslında Oscar ödüllerinin hep "kime göre, neye göre" olduğunu düşündüm, ve sonuç hep "Akademi'ye göre" çıktı. Her şekilde kendi alanlarında büyük başarıya sahip olduklarından dolayı seçilen Akademi Üyeleri'ne bir diyeceğim yok. Hepsi gerçekten bu güzel organizasyona yakışan kişiler. En azından "kariyerleri dolayısıyla" hak eden kişiler diye düşünüyorum. Ama yıllardır "bir film Oscar almışsa b.ktandır abi" geyikleri, özellikle son yıllarda kazanan ve aday gösterilenlerle alakalı büyük tartışmalar ve "nedense genelde çok kaliteli de olsa aksiyon filmlerine karşı bir önyargı" muhteşem bir kariyerin mantıklı seçimler yapma kabiliyetine olan etkisini sorgultıyor bana. Daha sonra ne demeye çalıştığımdan bahsedeceğim. Ama bu yazıda, belki de aldığı ödülü gerçekten hak eden tek filmle ilgili birkaç şey karalayacağım. Slumdog Millionaire gibi güzel olan ama "o kadar" da güzel olmayan bir filmden tutun, The Dark Knight gibi ufak bir ödülle geçiştirilen bir şahesere kadar makul sayıda filmin arasında ödüle "cuk" diye oturan bir filmdi Okuribito(İngilizce'siyle Departures, Türkçe'siyle Gidişler).
Film bir araba sahnesiyle başlıyor. Sisli bir yolda araba kullanan Kobayashi'nin hayattan yorulmuş, aradığını bulamamış, bulduğu zamanlarda ise hep çok geçmeden kaybetmiş olduğunu açıkça okuduğumuz yüzünü görüyoruz. Sonra bir cenaze evinde buluyoruz kendimizi. Arabada yanında görünen yaşlı adam bir tür cenaze öncesi ritüelini yerine getirirken Kobayashi de ona yardımcı oluyor. Hemen sonraki sahneleri atlarsak kendimizi bir orkestranın gösterisinde buluyoruz. Salon bomboş değil ama az kişi gelmiş. Yine de mükemmel bir konser sergileyerek kuliste toplanan orkestra mensuplarına kötü bir haberi var organizasyon sahibinin. "Orkestrayı dağıtıyorum" diyor üzgün bir şekilde eğilerek selamlıyor herkesi, herkes arkasını dönüp eşyalarını toplamaya bakıyor. Kobayashi olduğu yerde kalıyor. Ve her şey burada başlıyor. Aslında planından sekansına kadar her parçasını teker teker sevdiğim bu filmden uzun uzun bahsetmemek için kendimi zor tutuyorum ama spoiler vermeyi de istemem. İstiyorum ki izleyin ve görün ne anlatmaya çalışıp da anlatamıyor olduğumu.
Ölümün o soğuk yüzünü renklendirmek ve "gidişler"i güzelleştirmek adına her şeyi yapmaya çalışan iki adam, ve çevreleri, aileleriyle ilişkileri... Kahramanımız bu giden insanların hak ettikleri ve hep istedikleri saygıyı son bir kez, en iyi şekilde görmelerini sağlamaya çalışadursun; bize de Japon kültürünün en cansız kısmını en canlı şekilde anlatıyor film. Anime tarzı bir Japonculuk beklemeyin, zaten biraz daha yeni dönem tarzında gelenekçiliği var(ne dedim ben? ama siz anladınız).
Filmin en önemli özelliği temponun aşağı yukarı hep aynı tutulmuş olması. Olaylar izleyiciyi sıkmadan, gereksiz germeden, aktarılmak istenen tüm duyguları hissettirecek şekilde yayılmış 2 saat kadar süren filmin her yanına. Bu "duygular" ve "düşünceler" birbirine çok bağlı olay dizileriyle değil, genel hikaye içindeki ayrıntılarla verilmeye çalışılıyor kanımca. Film ilerledikçe izleyici de kendisini Kobayashi ile aynı bakış açısı içinde buluyor. Gittikçe olayın içine giriyor ve Kobayashi ne düşünüyorsa düşünüyor, ne hissediyorsa hissediyor... Etrafındaki insanların hor gördüğü bu yeni mesleğe duyduğu saygıyı farkında olmadan haklı çıkartıyor dakikalar ilerledikçe...
Kendi öykülerimde de çokça değindiğim bu "bir şeyleri kaybeden ve bu sayede kendini bulan" insanlar hep ilgimi çekmiştir. Neredeyse tüm hikayelerde, romanlarda, filmlerde az veya çok bahsedilir bunlardan. Ama ben bu kadar sade ama bu kadar güzellik dolu bahsedenine az rastladım. Okuribito da bu nadir rastladığım güzelliklerden birisi. Ne yapın edin, hazır Uluslararası İstanbul Film Festivali'ne de gelmişken izleyin derim.
Not: "Gidişler", UİFF kapsamında 19 Nisan Pazar günü, Emek sinemasında 13:30 ve 21:30 olmak üzere iki seansta gösterilecek.
Pazar, Ocak 04, 2009
Kill Bill: Volume 2'den
Bill: An essential characteristic of the superhero mythology is, there's the superhero, and there's the alter ego. Batman is actually Bruce Wayne, Spider-man is actually Peter Parker. When he wakes up in the morning, he's Peter Parker. He has to put on a costume to become Spider-man. And it is in that characteristic that Superman stands alone. Superman did not become Superman, Superman was born Superman. When Superman wakes up in the morning, he's Superman. His alter ego is Clark Kent. His outfit with the big red "s", that's the blanket he was wrapped in as a baby when the Kents found him. Those are his clothes. What Kent wears, the glasses, the business suit, that's the costume. That's the costume Superman wears to blend in with us. Clark Kent is how Superman views us. And what are the characteristics of Clark Kent? He's weak, he's unsure of himself... He's a coward. Clark Kent is Superman's critique on the whole human race. Sort of like Beatrix Kiddo and Mrs. Tommy Plympton.
4. boyut değil ama öyle diyolar:
Pazar, Ocak 04, 2009
Dinle Büyük Adam
Namık, 3 boyutlu Öklid Uzayı’nda yaşayan ve İzmirli olmayan, normal bir insandır. Her normal insan gibi kalkar, okuluna gider, evine gelir. Mesleği öğrenciliktir. Yaklaşık 20 yıllık öğrencilik hayatını bir şekilde tamamlamaya da çok yakındır. Odası içinde ulaşımı sandalyenin tekerleklerinden faydalanarak sağlarken, okula gitmek için ise otobüsü kullanır. Yani kullanırdı… Şimdi o yok. Neden mi? Öldü lan, öldü işte! Çok normaldi, değişmek istedi, öldü. Kırmaya çalıştığı zincirleri boynuna dolandı, aşmaya çalıştığı çitler bir tarafına girdi. Şimdi okuyacağınız hikaye kaderin cilveleriyle ve cilvelileriyle alakalı olup, kişi ve kurumlar tamamen gerçek veya tamamen uydurmadır.
Her şey bir cuma günü ailesinin yanına gitmek istemesiyle başlamadı. Perşembe gitmek isteyip son vapuru kaçırmasıyla başladı aslında. Gayet olağan bir şekilde son zamanlarda yaptığı yegane spor son vapura yetişmek amacıyla koşmak olan Namık, bu sefer bitişi göremeden kapılar kapanmıştı. Sinirle bavulunu yere vurup, üstünde bir süre oturmaya karar verdi. Sinirle bavulunu yere vurdu ve üstünde bir süre oturdu. İskeledeki görevlinin kapıyı daha birkaç metre ötedeyken sırıtarak kapatması ona çok koymuştu. Oturduğu yerden hayatı sorgulamaya koyuldu. “Ben kimim?”,”Gauss’un annesinin mezarı nerededir?” ve “Reha Muhtar özel hayatında da böyle mi konuşuyor?” gibi her gencin başının etini yiyen, yıllarını harap eden sorularla başbaşa kaldığını farkettiğinde “Ehh, yeter artık” dedi ve evine döndü. Kendini yatağa attı, uykusu gelmiş bir şekilde zoru zoruna alarmı kurdu ve horlayarak uyumaya başladı.
Rüyasında bir el onu dürtüyor, kalkması gerektiğini anlatırcasına çeşitli şarkılar ve Lüksemburg ilahileri söylüyordu. Daha fazla dayanamayarak yatağında doğruldu ve saate baktı. Daha 6′ydı saat ama hiç de uykusu yoktu. Erken de yatmış sayılmazdı, yorgundu da… Daha fazla uyuması gerekirdi ama uyumamıştı. 7:30′da kalkması gerekirdi ama kalkmamıştı. İçindeki bu garip enerji, duvarları yıkma hırsı ve göbeğini kaşıma dürtüsüyle birleşince ortaya garip bir kombinasyon çıksa da bir şeylerin değişik olduğunun farkındaydı. Hayırdır inşallah derken yatağının tam karşısındaki dolaptan arkadaşından ödünç aldığı CD’leri almak için ayağa kalktı. Ayağa kalktı! İşte o an kendini kaybettiği an oldu. Doğrulduğu gibi 5 dakikada giyinip, lavaboya da malum sebeplerle uğrayıp, dönüşte dolaptan bir şeyler atıştırdı. Normalde bir saatini alan bu hazırlıkların 20 dakikada bittiğini farkedince olduğu yere yığıldı. Gözünün önüne Ayhan Işık bıyıklı bir adam geldi. Elinde bir yoyo tutuyor, oynadıkça daha çok oynuyor, daha çok oynadıkça Namık’ın gözleriyle onu takip etmesini istiyordu. Ona rahatlamasını söyledi. Ellerini çırpacak ve Namık artık başka birisi olacaktı. Bir süre özenle bir şeyler anlattı. Daha da özenip tekrarladı. Ellerini çırptı. Namık kalktığı gibi çantasını aldı, kendisini dışarı attı. Sabahın köründe ailesini ziyeret edemezdi. Uzun uzun ekmeyi planladığı derslerin tümüne girmeye karar verdi. Ama onun için daha önemli bir şey vardı nedense. İçini bir hoş eden bu otobüste oturarak gitme arzusu karşı konulamaz bir şekilde büyüyor, büyüyor ve büyüyordu. O an bunu gerçekleştirebilmek için her şeyini feda edebilirdi. Aklına ilk gelen şeyi yaptı. Yolun karşısına geçip aynı otobüsle ters yöne gitti ve son durağa(bir nevî ilk durağa) ulaştı. İnsanlar sanki trencilik oynuyormuşçasına uzamış, birbirlerine girmişti. Sıranın en arkasına geçti ve beklemeye başladı. İlk otobüs dolmuştu artık ve iki seçeneği vardı. Bekledi, ötekisi gelince daha önce tatmadığı o hissi tanıdı. Dandik otobüs koltuklarının popoda meydana getirdiği o uyuşukluk ve geçici garip şekil o an ona dünyanın en güzel duygusu gibi geldi; fakat dünyanın en güzel duygusunu bilmiyordu henüz. Bunu belki hayatının son anlarında yaşayacaktı.
Otobüs başlarda şaşırtıcı derecede boştu. Belki bu saatte her gün bindiği saatten daha az kişi biniyordu, belki de onun evine yakın olan duraktan geçene kadar doluyordu. Neyse ki gerçeği öğrenmesi çok uzun sürmedi. Kendi durağına gelmeden iki durak önce insanlar insan değilmişçesine itişip kakışarak içeri doluştular. Herkes yer kapma telaşı içinde hızla etrafını süzerken Namık rahat olmasa da huzur verici koltuğundan onları kesiyordu. Kendisinin her gün özendiği, kıskandığı “oturan insanlar” artık “ayaktaki insanlar” olmuşlardı ve bu onu çok mutlu ediyordu. Zahmetli de olsa daha önce yapmadığı bir şeyi yapmıştı ve mutluluğunun asıl sebebi buydu. Çoğumuzun nefret ettiği o “oturan insanlar”ın bir gün “ayaktaki insanlar” olacakları gerçeğinin sizi sevinçten havaya uçurmadığını söylemeyin bana. Kıskanç yaşam formlarıyız biz. En önde koşan olmak çoğu zaman çok hızlı koşmakla değil, önümüzdekileri çekerek arkaya atmakla mümkündür. Ama Namık bu sefer gerçekten gereksiz denecek kadar hızlı koşmuştu. Belki oturan insanlardan olmayı en çok hakeden oydu o gün. İşte tam da bu yüzden ayaktaki insanlara ezercesine, nefretle baktı tüm yolculuk boyunca. Bir yandan yaşlı bir teyze/amca binmemesi için dua etmeyi de ihmal etmedi. Ayakta gitmek belki o kadar zoruna gitmezdi ama gaz olmuştu, balon olmuştu artık. Bir amca, bir teyze iğne gibi gelirdi bu hissin üstüne. Günü mahvolurdu.
Sınıfa geçti, arkadaşlarını selamladı ve en öne oturdu. Ders başlayınca şaşkın bakışlara aldırmadan not almaya başladı. Yazıyor, parçalıyordu defteri. Abartmak gerekirse şişelerce mürekkep, ormanlarca kağıt tüketti o gün. Boş vaktinde kütüphanenin bir köşesinde çaktırmadan uyumak yerine bahçeye çıkıp etrafı seyretti, insanlar hakkında fütursuzca yorumlarda bulundu. Bir tek adı kalmıştı. Saçı-başı, duruşu ve konuşması sabah doğan çocuğa ayak uydurmuştu. Aynaya bakmaya korkuyordu. Rüyasında uçtuğunu görüp aşağı bakınca düşmeye başlaması gibi bir şeyle karşılaşmak istemiyordu. Dönüşte bir arkadaşı ana yola kadar bırakıyordu onu. Oradan evine yürürken bildiği en isyankar şarkıları mırıldanıyordu. Asî olamazdı; bir anda özenti gibi de değişemezdi. Böyle olmadı zaten, değişmedi. Kendini terk etti, gitti. Giderken yanağından bir makas alıp “adam olacan ben” dedi. Geldiğinde kendisine mi gelmişti, kendisi mi ona gelmişti, başkası mıydı ki, kim kime gelmişti ki? Ben sabahlara kadar yazsam, siz de akşamlara kadar okusanız yine de anlatamam tam olarak. Diyeceğim tek şey şudur: Namık değişmedi, ama artık değişikti. Ailesini ziyaret etmedi. Vefasızlığından değil, korkusundan. Kendini kaybetmek veya bulmak istemiyordu bir şekilde.
Günler geçtikçe bizimki üşenmiyor, her sabah farklı şeyler deniyor, çoğu zaman çok zahmet ediyor ama mutlu oluyordu. Yine günler geçtikçe kendisiyle ilgili birçok şey öğreniyor ve unutuyordu. Bir türlü güvenemediği sesiyle barışmıştı ve liseden beri gelen “abi bi grup kursak yahu” deliliğini gerçekleştirecek cesarete sahipti artık. Bu hayalini arkadaşlarının hayalleriyle de birleştirerek, onlarla birlikte daha büyük hayallere yelken açtı. Yalnız daha mutlu bir hayat sürmüyor, daha özgür fakat daha düzenli bir insan da oluyordu zamanla. Her insanın içinde olduğunu her zaman iddia ettiğim o “sanatçı ruh”la birebir oturup konuşabilen, birlikte ne yapacağını kararlaştırıp çay içebilen nadir kişilerden olmuştu kısa zamanda. Ve gittiği her yerde, yaptığı her işte aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Kendinden farklı olamıyorsan, başkalarından farklı olamazsın ki.”
Hayatı bu kadar güzel giderken popüler olmak en son isteyeceği şeydi. O yüzden bir yandan da fazla ortalıkta gözükmemeyi, kaba tabirle daha sotede takılmayı tercih ediyordu. Bir sabah başa sarmak istedi yine. Ve erkenden kalkıp otobüsün kalktığı durağa kadar gitti. Sıraya girdi. Oturduğunda yine boş yerler olduğunu gördü. Aylar boyunca yavaş yavaş atmıştı içinde biriktirdiği başka insanları önemseme kırıntılarını. Bu sefer sadece yola bakıyor, kendince mutlu oluyor ve yine yola bakıyordu. Tanrı her şey bu kadar güzel giderken bir kıyak da kendisi yapması gerektiğini hissetmiş olacak ki…
Hafiften bir topuk sesi yaklaştı sağ taraftan. Yolcular umarsızca akın ediyordu otobüse, fakat bu topuklar kararlıydı. Sanki ne olursa olsun gidecekleri yer belliymiş gibi ekstra bir çaba göstermeden yaklaşıyorlardı. Havayı garip bir elektrik kaplamıştı. Sanki o anda orada bulunan bir insan, o anda orada yapmaması gereken bir şey yapsaydı cız olur, uf olurdu. Artık kaderin gücü mü desek, adaleti mi desek, polisi mi desek bilemiyorum. Bir şey olacaktı, olması gerekiyordu ve bunu hiçbir şey engelleyemezdi. Kalabalığı yarmaya gerek duymadan ilerleyen bu topuklar; gelmeleri gerektiği koltuğun yanına, gelmeleri gerektiği zamanda geldiler. Umursamaz bir şekilde kafasını kaldıran Namık, şimdiye kadar teknolojinin geldiği son noktayı görememiş olsa da, yaradılışın geldiği son noktada olduğunun farkına vardı. Yavaşça yanına oturan topuklar sessiz bir şekilde kitap okuyarak yolculuğa devam ettiler. O ana kadar bir insana aşık olmak için onu çok iyi tanımak gerektiğini savunan Namık için artık bu kural ve hayatın bir çok kuralı yok olmuş, onun yerini sadece ve sadece termodinamiğin ikinci kanunu almıştı. İçini kaplayan bu düzensizlik eğilimine başlangıçta anlam vermek istemedi ama eninde sonunda verecekti…
Gözleri dünyanın en görülmemiş ormanlarının, en el değmemiş ağaçların dalları rengindeydi. Ne kahverengi, ne yeşil. Tarif etmek güç işte. Canlıydı… Doğanın asıl rengiydi sanki de, bütün renkler ondan türemişti… Yüzyıllar önce görülmüş olsa bile hatırlanacak kadar gerçek, uzun süre bakılamayacak kadar parlaktılar. Burnu bir heykeltraşın taklit etmeye cesaret edemeyeceği kadar düzgün, cildi kelimenin tüm anlamlarını tüketircesine “prüzsüz”dü. Böyle bir kadın için çok hafif bir makyaj bile tanrıya hakaret sayılabilir, insanı cehennemin bir katından diğerine savurabilirdi. O güzelliğin kendisiydi. Eğer gerçekten bir güzellik tanrısı olsaydı o olurdu. Güzellik dendiğinde akla birisi gelmesi gerekiyorsa o gelmeliydi. Saçları omuzlarından hafifçe aşağı düşmüştü. Dalgalıydılar. Ama dalganın gerçek anlamıyla düşünün. Saçlarını birazcık sallaması bile alabora edebilirdi en iyi kaptanın gemisini. Düzgün ellerine yakıştırılmış güzel parmaklarından her an yıldırım saçacak gibiydi. Yanındayken ani bir hareket yapıp çarpılmaktan korkardı insan. Tanrı resmen 6 gün boyunca her şeyi yaratmış, geri kalan günde de onunla ilgilenmişti. Böyle bir kadının var olmasının amacı insanlıkla dalga geçmekti belki de. İnsan onu düşünmeye bile kıyamazdı eğer aşık olsaydı. Namık bir yandan elini ayağını koyacak yer arıyor, bir yandan da toplumca hayvanlık belirtisi olarak kabul edilen davranışlar sergilememeye çalışıyordu. Gözlerini ondan alamıyordu ama bakmamaya da çalışıyordu. Yani düşünün, otobüste, yanınızdaki insan sürekli size bakma ihtiyacı hissediyor. Ya maganda, ya deli, ya da sapıktır değil mi size göre? Yani şimdiye kadar birisi sürekli bana bakma ihtiyacı hissetmedi otobüste, hissettiyse de farketmedim. Ama böyle olsaydı ben de rahatsız olurdum bence. Namık da rahatsız olurdu. İşte bu yüzden gözlerini kapattı, uyanmaya çalıştı. Birisinin tekrar ellerini çırpması gerekiyordu ki kendine gelebilsin. Birkaç dakika sonra yandan gelen hafif bir dokunuşla ürperdi, gözlerini açtı. Gülümseyen ve elinde kitap tutan bir peri görmemişti daha önce. “Kitabınızı düşürdünüz” dedi. Kahramanımızın kulaklarından içeri dansedercesine giren o ses, kalbine inen bir yumruk halini aldıktan kısa bir süre sonra ancak “çok…” diyebildi. Bir süre öylece kaldı ve “çok teşekkür ederim” diye tamamladı. Peri tekrar gülümsedi ve önüne döndü. İşte bu son gülümsemeden sonra iyice kendini kaybeden aptal -ilk görüşte- aşık kitabın kontrolünü tekrar kaybetti. Bu sefer kendisi uzanıp aldı ama olay artık kopmuştu. İkisi de gülmemek için kendilerini zor tutuyorlarken, Namık bir yandan da rezil olma olgusuyla baş etmeye çalışıyordu. Kıpkırmızı olmuştu. Söyleyecek, yapacak bir şey yoktu; kendini kötü hisseder gibi de oldu. Dışının güzelliği içine yansımış(içinin güzelliği dışına yansımış olamazdı, çünkü hiç kimsenin içi o kadar güzel olamaz) olan kız da bunu farketti ve son bir hamleyle ciddi durmayı başardı. “Sabah erkenden kalkmaya da alışılmıyor bir türlü” şeklinde dünyanın en gereksiz yorumunu yapmış olsa da Namık için bu önemli değildi. Önemli olan; sabah kafasıyla gördüğü bu rüyada, resmen bir periyle konuşuyor olmasıydı. Neyse ki yolculuğun geri kalanı Namık’ın otobüsten sağ çıkmasına yetecek kadar kısa, onu mutlu edecek kadar da uzundu.
Yaklaşık yarım saat boyunca entelektüel veya yaşamsal derinliği sıfıra yakınsayan bir diyalog çevirdiler. Konuşacak bir şeyleri yoktu, ama konuşuyorlardı bir şekilde. Kızları neden etkilediği bilinmeyen ama yine de etkileyen özellikler vardır ya hani, işte o kendisinde de bazılarının bulunduğunu düşündüğü bu özelliklerinden bahsetmedi, çünkü güvenemiyordu kendisine. Son kez söylemek istiyorum: o kadar güzeldi ki… Ve söyledikleri Namık’ın hayatına hiçbir şey katmasa bile o kadar güzel söylüyor, o kadar güzel anlatıyordu ki… Artık konuşma da kıvamına geldiği için üzerindeki çekingenliği de atmıştı. Namık okuluna gelmeden iki durak önce indi kız. “Yarın sabah görüşmek üzere” dedi.
Adını bilmiyordu; kimdir, ne yapar farkında değildi… Yalnızca hayattan bahsetmişlerdi. İkisi de kendilerine dair hiçbir şey paylaşmamışlardı. Tanışmamışlardı, ama konuşmuşlardı. Belki tanışmazlardı, ama konuşacakları kesin gibi gözüküyordu. Çok etkilenmişti ve ne olursa olsun şansını denemek istiyordu. Kendi kendine diyaloglar kurdu kafasında. Ne yaptıysa da bu diyalogları hayattan kendisine doğru çeviremedi. Nasıl girilebilirdi konuya? “Sen kimsin, nesin?” nasıl denirdi? Kendini biraz daha kabul edilebilir gösterecek her türlü fiziksel bakımı yaptıktan sonra zaman kaybetmeden yatağa yattı. Uykusunu tamamen alıp sağlıklı bir sohbet kurmak istiyordu onunla. Kendi kafasında Peri diye adlandırdı onu. Hep “Merhaba, Peri” diye selamladı onu hayalinde. Hayal ettikçe o aklına geliyor, aklına geldikçe onu düşünüyor, düşündükçe de düşünmeye bile kıyamıyordu. Kıyamadıkça kendini garip hissedip uyuyamıyordu. Aşık olmak bu aslında… Düşünmeye bile kıyamamak… Ama bazen yapılacak şeyler kısıtlıdır. Bir taraf istemezse olay tamamen yatar. İki tarafın da aynı derecede istemesi ise teorik olarak imkansıza yakındır. O yüzdendir ki “en büyük aşklar” diye bahsedilen şeylerde bile bir çarpıklık, bir eksiklik vardır. Mükemmel aşk yoktur, aramak da saçmalıktır. Ve dünyanın en iyi, en düzgün insanı olsanız bile kendiniz olmanız fayda etmez. Hayatın kocaman olan kendisi bile taktığımız maskeler üzerine kuruluyken, hayatın önemli olsa da küçük bir kısmı bu maskelerden bağımsız düşünülemez. Neyse, Namık sabah aynı saatte kalktı, günlük sabah ritüelini yerine getirdi, saçını-sakalını mümkün olduğunca düzeltti. Bulabildiği en güzel kıyafetlerini giyip -abartmamaya çalışarak da olsa- parfümünü verimli kullanmanın hesaplarını yaptı. Yola çıkmaya hazırdı. Çıktı da… Yine ters yöne giden “aynı” otobüse bindi, yine sıra bekledi. Aynı yere oturmak için elinden geleni yaptı ve başardı. Şans getirmesi için yanında getirdiği “aynı” kitabı da elinde olmak üzere heyecanlı bir bekleyişe koyuldu. İlk duraklar geçiyor, Namık “başka” birisinin yanına gelip oturmaması için dua ediyordu. Eli-ayağı titremeye başladı heyecandan. Daha önce hiç bu kadar güçlü duygular hissetmemişti. Sakin olması gerektiğine inandırdı kendisini. Mümkün olduğunca rahat olmaya çalışırken kulaklığını takıp en alakasız, en agresif şarkıları dinlemeye başladı. Ama hâlâ yerinde duramıyordu, yapamıyordu işte. Kitabının sayfalarını anlamsızca çevirmeye başladı. Sözde okuyordu, fakat ne okuduğunu anlayabiliyor, ne de anlamasa bile en azından okuduğundan emin olabiliyordu. Kitabı da kapattı. Yola bakmak ve gözlerini kapatmak daha önce işe yaramamıştı ve şimdi bunu denemek bile çok saçma olabilir, hatta ters tepki yapabilirdi. Derin derin nefes almaya başladı. Bu biraz işe yarıyor gibiydi. En sonunda beklediği durak geldi. İnsanlar doluşmaya başladılar içeri. Ve…
Kim bilir ne oldu… Mesele o değil zaten… Hayatın tamamı nah bu kadar bir saçmalık… Bu yazının sonuna geldim de ne oldu diyorsanız da tekrarlıyorum… Değişmeyin ama değişik olun… Kendinizden farklı olamıyorsanız, başkalarından farklı olamazsınız ki…
Aralık 3, 2008
Her şey bir cuma günü ailesinin yanına gitmek istemesiyle başlamadı. Perşembe gitmek isteyip son vapuru kaçırmasıyla başladı aslında. Gayet olağan bir şekilde son zamanlarda yaptığı yegane spor son vapura yetişmek amacıyla koşmak olan Namık, bu sefer bitişi göremeden kapılar kapanmıştı. Sinirle bavulunu yere vurup, üstünde bir süre oturmaya karar verdi. Sinirle bavulunu yere vurdu ve üstünde bir süre oturdu. İskeledeki görevlinin kapıyı daha birkaç metre ötedeyken sırıtarak kapatması ona çok koymuştu. Oturduğu yerden hayatı sorgulamaya koyuldu. “Ben kimim?”,”Gauss’un annesinin mezarı nerededir?” ve “Reha Muhtar özel hayatında da böyle mi konuşuyor?” gibi her gencin başının etini yiyen, yıllarını harap eden sorularla başbaşa kaldığını farkettiğinde “Ehh, yeter artık” dedi ve evine döndü. Kendini yatağa attı, uykusu gelmiş bir şekilde zoru zoruna alarmı kurdu ve horlayarak uyumaya başladı.
Rüyasında bir el onu dürtüyor, kalkması gerektiğini anlatırcasına çeşitli şarkılar ve Lüksemburg ilahileri söylüyordu. Daha fazla dayanamayarak yatağında doğruldu ve saate baktı. Daha 6′ydı saat ama hiç de uykusu yoktu. Erken de yatmış sayılmazdı, yorgundu da… Daha fazla uyuması gerekirdi ama uyumamıştı. 7:30′da kalkması gerekirdi ama kalkmamıştı. İçindeki bu garip enerji, duvarları yıkma hırsı ve göbeğini kaşıma dürtüsüyle birleşince ortaya garip bir kombinasyon çıksa da bir şeylerin değişik olduğunun farkındaydı. Hayırdır inşallah derken yatağının tam karşısındaki dolaptan arkadaşından ödünç aldığı CD’leri almak için ayağa kalktı. Ayağa kalktı! İşte o an kendini kaybettiği an oldu. Doğrulduğu gibi 5 dakikada giyinip, lavaboya da malum sebeplerle uğrayıp, dönüşte dolaptan bir şeyler atıştırdı. Normalde bir saatini alan bu hazırlıkların 20 dakikada bittiğini farkedince olduğu yere yığıldı. Gözünün önüne Ayhan Işık bıyıklı bir adam geldi. Elinde bir yoyo tutuyor, oynadıkça daha çok oynuyor, daha çok oynadıkça Namık’ın gözleriyle onu takip etmesini istiyordu. Ona rahatlamasını söyledi. Ellerini çırpacak ve Namık artık başka birisi olacaktı. Bir süre özenle bir şeyler anlattı. Daha da özenip tekrarladı. Ellerini çırptı. Namık kalktığı gibi çantasını aldı, kendisini dışarı attı. Sabahın köründe ailesini ziyeret edemezdi. Uzun uzun ekmeyi planladığı derslerin tümüne girmeye karar verdi. Ama onun için daha önemli bir şey vardı nedense. İçini bir hoş eden bu otobüste oturarak gitme arzusu karşı konulamaz bir şekilde büyüyor, büyüyor ve büyüyordu. O an bunu gerçekleştirebilmek için her şeyini feda edebilirdi. Aklına ilk gelen şeyi yaptı. Yolun karşısına geçip aynı otobüsle ters yöne gitti ve son durağa(bir nevî ilk durağa) ulaştı. İnsanlar sanki trencilik oynuyormuşçasına uzamış, birbirlerine girmişti. Sıranın en arkasına geçti ve beklemeye başladı. İlk otobüs dolmuştu artık ve iki seçeneği vardı. Bekledi, ötekisi gelince daha önce tatmadığı o hissi tanıdı. Dandik otobüs koltuklarının popoda meydana getirdiği o uyuşukluk ve geçici garip şekil o an ona dünyanın en güzel duygusu gibi geldi; fakat dünyanın en güzel duygusunu bilmiyordu henüz. Bunu belki hayatının son anlarında yaşayacaktı.
Otobüs başlarda şaşırtıcı derecede boştu. Belki bu saatte her gün bindiği saatten daha az kişi biniyordu, belki de onun evine yakın olan duraktan geçene kadar doluyordu. Neyse ki gerçeği öğrenmesi çok uzun sürmedi. Kendi durağına gelmeden iki durak önce insanlar insan değilmişçesine itişip kakışarak içeri doluştular. Herkes yer kapma telaşı içinde hızla etrafını süzerken Namık rahat olmasa da huzur verici koltuğundan onları kesiyordu. Kendisinin her gün özendiği, kıskandığı “oturan insanlar” artık “ayaktaki insanlar” olmuşlardı ve bu onu çok mutlu ediyordu. Zahmetli de olsa daha önce yapmadığı bir şeyi yapmıştı ve mutluluğunun asıl sebebi buydu. Çoğumuzun nefret ettiği o “oturan insanlar”ın bir gün “ayaktaki insanlar” olacakları gerçeğinin sizi sevinçten havaya uçurmadığını söylemeyin bana. Kıskanç yaşam formlarıyız biz. En önde koşan olmak çoğu zaman çok hızlı koşmakla değil, önümüzdekileri çekerek arkaya atmakla mümkündür. Ama Namık bu sefer gerçekten gereksiz denecek kadar hızlı koşmuştu. Belki oturan insanlardan olmayı en çok hakeden oydu o gün. İşte tam da bu yüzden ayaktaki insanlara ezercesine, nefretle baktı tüm yolculuk boyunca. Bir yandan yaşlı bir teyze/amca binmemesi için dua etmeyi de ihmal etmedi. Ayakta gitmek belki o kadar zoruna gitmezdi ama gaz olmuştu, balon olmuştu artık. Bir amca, bir teyze iğne gibi gelirdi bu hissin üstüne. Günü mahvolurdu.
Sınıfa geçti, arkadaşlarını selamladı ve en öne oturdu. Ders başlayınca şaşkın bakışlara aldırmadan not almaya başladı. Yazıyor, parçalıyordu defteri. Abartmak gerekirse şişelerce mürekkep, ormanlarca kağıt tüketti o gün. Boş vaktinde kütüphanenin bir köşesinde çaktırmadan uyumak yerine bahçeye çıkıp etrafı seyretti, insanlar hakkında fütursuzca yorumlarda bulundu. Bir tek adı kalmıştı. Saçı-başı, duruşu ve konuşması sabah doğan çocuğa ayak uydurmuştu. Aynaya bakmaya korkuyordu. Rüyasında uçtuğunu görüp aşağı bakınca düşmeye başlaması gibi bir şeyle karşılaşmak istemiyordu. Dönüşte bir arkadaşı ana yola kadar bırakıyordu onu. Oradan evine yürürken bildiği en isyankar şarkıları mırıldanıyordu. Asî olamazdı; bir anda özenti gibi de değişemezdi. Böyle olmadı zaten, değişmedi. Kendini terk etti, gitti. Giderken yanağından bir makas alıp “adam olacan ben” dedi. Geldiğinde kendisine mi gelmişti, kendisi mi ona gelmişti, başkası mıydı ki, kim kime gelmişti ki? Ben sabahlara kadar yazsam, siz de akşamlara kadar okusanız yine de anlatamam tam olarak. Diyeceğim tek şey şudur: Namık değişmedi, ama artık değişikti. Ailesini ziyaret etmedi. Vefasızlığından değil, korkusundan. Kendini kaybetmek veya bulmak istemiyordu bir şekilde.
Günler geçtikçe bizimki üşenmiyor, her sabah farklı şeyler deniyor, çoğu zaman çok zahmet ediyor ama mutlu oluyordu. Yine günler geçtikçe kendisiyle ilgili birçok şey öğreniyor ve unutuyordu. Bir türlü güvenemediği sesiyle barışmıştı ve liseden beri gelen “abi bi grup kursak yahu” deliliğini gerçekleştirecek cesarete sahipti artık. Bu hayalini arkadaşlarının hayalleriyle de birleştirerek, onlarla birlikte daha büyük hayallere yelken açtı. Yalnız daha mutlu bir hayat sürmüyor, daha özgür fakat daha düzenli bir insan da oluyordu zamanla. Her insanın içinde olduğunu her zaman iddia ettiğim o “sanatçı ruh”la birebir oturup konuşabilen, birlikte ne yapacağını kararlaştırıp çay içebilen nadir kişilerden olmuştu kısa zamanda. Ve gittiği her yerde, yaptığı her işte aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Kendinden farklı olamıyorsan, başkalarından farklı olamazsın ki.”
Hayatı bu kadar güzel giderken popüler olmak en son isteyeceği şeydi. O yüzden bir yandan da fazla ortalıkta gözükmemeyi, kaba tabirle daha sotede takılmayı tercih ediyordu. Bir sabah başa sarmak istedi yine. Ve erkenden kalkıp otobüsün kalktığı durağa kadar gitti. Sıraya girdi. Oturduğunda yine boş yerler olduğunu gördü. Aylar boyunca yavaş yavaş atmıştı içinde biriktirdiği başka insanları önemseme kırıntılarını. Bu sefer sadece yola bakıyor, kendince mutlu oluyor ve yine yola bakıyordu. Tanrı her şey bu kadar güzel giderken bir kıyak da kendisi yapması gerektiğini hissetmiş olacak ki…
Hafiften bir topuk sesi yaklaştı sağ taraftan. Yolcular umarsızca akın ediyordu otobüse, fakat bu topuklar kararlıydı. Sanki ne olursa olsun gidecekleri yer belliymiş gibi ekstra bir çaba göstermeden yaklaşıyorlardı. Havayı garip bir elektrik kaplamıştı. Sanki o anda orada bulunan bir insan, o anda orada yapmaması gereken bir şey yapsaydı cız olur, uf olurdu. Artık kaderin gücü mü desek, adaleti mi desek, polisi mi desek bilemiyorum. Bir şey olacaktı, olması gerekiyordu ve bunu hiçbir şey engelleyemezdi. Kalabalığı yarmaya gerek duymadan ilerleyen bu topuklar; gelmeleri gerektiği koltuğun yanına, gelmeleri gerektiği zamanda geldiler. Umursamaz bir şekilde kafasını kaldıran Namık, şimdiye kadar teknolojinin geldiği son noktayı görememiş olsa da, yaradılışın geldiği son noktada olduğunun farkına vardı. Yavaşça yanına oturan topuklar sessiz bir şekilde kitap okuyarak yolculuğa devam ettiler. O ana kadar bir insana aşık olmak için onu çok iyi tanımak gerektiğini savunan Namık için artık bu kural ve hayatın bir çok kuralı yok olmuş, onun yerini sadece ve sadece termodinamiğin ikinci kanunu almıştı. İçini kaplayan bu düzensizlik eğilimine başlangıçta anlam vermek istemedi ama eninde sonunda verecekti…
Gözleri dünyanın en görülmemiş ormanlarının, en el değmemiş ağaçların dalları rengindeydi. Ne kahverengi, ne yeşil. Tarif etmek güç işte. Canlıydı… Doğanın asıl rengiydi sanki de, bütün renkler ondan türemişti… Yüzyıllar önce görülmüş olsa bile hatırlanacak kadar gerçek, uzun süre bakılamayacak kadar parlaktılar. Burnu bir heykeltraşın taklit etmeye cesaret edemeyeceği kadar düzgün, cildi kelimenin tüm anlamlarını tüketircesine “prüzsüz”dü. Böyle bir kadın için çok hafif bir makyaj bile tanrıya hakaret sayılabilir, insanı cehennemin bir katından diğerine savurabilirdi. O güzelliğin kendisiydi. Eğer gerçekten bir güzellik tanrısı olsaydı o olurdu. Güzellik dendiğinde akla birisi gelmesi gerekiyorsa o gelmeliydi. Saçları omuzlarından hafifçe aşağı düşmüştü. Dalgalıydılar. Ama dalganın gerçek anlamıyla düşünün. Saçlarını birazcık sallaması bile alabora edebilirdi en iyi kaptanın gemisini. Düzgün ellerine yakıştırılmış güzel parmaklarından her an yıldırım saçacak gibiydi. Yanındayken ani bir hareket yapıp çarpılmaktan korkardı insan. Tanrı resmen 6 gün boyunca her şeyi yaratmış, geri kalan günde de onunla ilgilenmişti. Böyle bir kadının var olmasının amacı insanlıkla dalga geçmekti belki de. İnsan onu düşünmeye bile kıyamazdı eğer aşık olsaydı. Namık bir yandan elini ayağını koyacak yer arıyor, bir yandan da toplumca hayvanlık belirtisi olarak kabul edilen davranışlar sergilememeye çalışıyordu. Gözlerini ondan alamıyordu ama bakmamaya da çalışıyordu. Yani düşünün, otobüste, yanınızdaki insan sürekli size bakma ihtiyacı hissediyor. Ya maganda, ya deli, ya da sapıktır değil mi size göre? Yani şimdiye kadar birisi sürekli bana bakma ihtiyacı hissetmedi otobüste, hissettiyse de farketmedim. Ama böyle olsaydı ben de rahatsız olurdum bence. Namık da rahatsız olurdu. İşte bu yüzden gözlerini kapattı, uyanmaya çalıştı. Birisinin tekrar ellerini çırpması gerekiyordu ki kendine gelebilsin. Birkaç dakika sonra yandan gelen hafif bir dokunuşla ürperdi, gözlerini açtı. Gülümseyen ve elinde kitap tutan bir peri görmemişti daha önce. “Kitabınızı düşürdünüz” dedi. Kahramanımızın kulaklarından içeri dansedercesine giren o ses, kalbine inen bir yumruk halini aldıktan kısa bir süre sonra ancak “çok…” diyebildi. Bir süre öylece kaldı ve “çok teşekkür ederim” diye tamamladı. Peri tekrar gülümsedi ve önüne döndü. İşte bu son gülümsemeden sonra iyice kendini kaybeden aptal -ilk görüşte- aşık kitabın kontrolünü tekrar kaybetti. Bu sefer kendisi uzanıp aldı ama olay artık kopmuştu. İkisi de gülmemek için kendilerini zor tutuyorlarken, Namık bir yandan da rezil olma olgusuyla baş etmeye çalışıyordu. Kıpkırmızı olmuştu. Söyleyecek, yapacak bir şey yoktu; kendini kötü hisseder gibi de oldu. Dışının güzelliği içine yansımış(içinin güzelliği dışına yansımış olamazdı, çünkü hiç kimsenin içi o kadar güzel olamaz) olan kız da bunu farketti ve son bir hamleyle ciddi durmayı başardı. “Sabah erkenden kalkmaya da alışılmıyor bir türlü” şeklinde dünyanın en gereksiz yorumunu yapmış olsa da Namık için bu önemli değildi. Önemli olan; sabah kafasıyla gördüğü bu rüyada, resmen bir periyle konuşuyor olmasıydı. Neyse ki yolculuğun geri kalanı Namık’ın otobüsten sağ çıkmasına yetecek kadar kısa, onu mutlu edecek kadar da uzundu.
Yaklaşık yarım saat boyunca entelektüel veya yaşamsal derinliği sıfıra yakınsayan bir diyalog çevirdiler. Konuşacak bir şeyleri yoktu, ama konuşuyorlardı bir şekilde. Kızları neden etkilediği bilinmeyen ama yine de etkileyen özellikler vardır ya hani, işte o kendisinde de bazılarının bulunduğunu düşündüğü bu özelliklerinden bahsetmedi, çünkü güvenemiyordu kendisine. Son kez söylemek istiyorum: o kadar güzeldi ki… Ve söyledikleri Namık’ın hayatına hiçbir şey katmasa bile o kadar güzel söylüyor, o kadar güzel anlatıyordu ki… Artık konuşma da kıvamına geldiği için üzerindeki çekingenliği de atmıştı. Namık okuluna gelmeden iki durak önce indi kız. “Yarın sabah görüşmek üzere” dedi.
Adını bilmiyordu; kimdir, ne yapar farkında değildi… Yalnızca hayattan bahsetmişlerdi. İkisi de kendilerine dair hiçbir şey paylaşmamışlardı. Tanışmamışlardı, ama konuşmuşlardı. Belki tanışmazlardı, ama konuşacakları kesin gibi gözüküyordu. Çok etkilenmişti ve ne olursa olsun şansını denemek istiyordu. Kendi kendine diyaloglar kurdu kafasında. Ne yaptıysa da bu diyalogları hayattan kendisine doğru çeviremedi. Nasıl girilebilirdi konuya? “Sen kimsin, nesin?” nasıl denirdi? Kendini biraz daha kabul edilebilir gösterecek her türlü fiziksel bakımı yaptıktan sonra zaman kaybetmeden yatağa yattı. Uykusunu tamamen alıp sağlıklı bir sohbet kurmak istiyordu onunla. Kendi kafasında Peri diye adlandırdı onu. Hep “Merhaba, Peri” diye selamladı onu hayalinde. Hayal ettikçe o aklına geliyor, aklına geldikçe onu düşünüyor, düşündükçe de düşünmeye bile kıyamıyordu. Kıyamadıkça kendini garip hissedip uyuyamıyordu. Aşık olmak bu aslında… Düşünmeye bile kıyamamak… Ama bazen yapılacak şeyler kısıtlıdır. Bir taraf istemezse olay tamamen yatar. İki tarafın da aynı derecede istemesi ise teorik olarak imkansıza yakındır. O yüzdendir ki “en büyük aşklar” diye bahsedilen şeylerde bile bir çarpıklık, bir eksiklik vardır. Mükemmel aşk yoktur, aramak da saçmalıktır. Ve dünyanın en iyi, en düzgün insanı olsanız bile kendiniz olmanız fayda etmez. Hayatın kocaman olan kendisi bile taktığımız maskeler üzerine kuruluyken, hayatın önemli olsa da küçük bir kısmı bu maskelerden bağımsız düşünülemez. Neyse, Namık sabah aynı saatte kalktı, günlük sabah ritüelini yerine getirdi, saçını-sakalını mümkün olduğunca düzeltti. Bulabildiği en güzel kıyafetlerini giyip -abartmamaya çalışarak da olsa- parfümünü verimli kullanmanın hesaplarını yaptı. Yola çıkmaya hazırdı. Çıktı da… Yine ters yöne giden “aynı” otobüse bindi, yine sıra bekledi. Aynı yere oturmak için elinden geleni yaptı ve başardı. Şans getirmesi için yanında getirdiği “aynı” kitabı da elinde olmak üzere heyecanlı bir bekleyişe koyuldu. İlk duraklar geçiyor, Namık “başka” birisinin yanına gelip oturmaması için dua ediyordu. Eli-ayağı titremeye başladı heyecandan. Daha önce hiç bu kadar güçlü duygular hissetmemişti. Sakin olması gerektiğine inandırdı kendisini. Mümkün olduğunca rahat olmaya çalışırken kulaklığını takıp en alakasız, en agresif şarkıları dinlemeye başladı. Ama hâlâ yerinde duramıyordu, yapamıyordu işte. Kitabının sayfalarını anlamsızca çevirmeye başladı. Sözde okuyordu, fakat ne okuduğunu anlayabiliyor, ne de anlamasa bile en azından okuduğundan emin olabiliyordu. Kitabı da kapattı. Yola bakmak ve gözlerini kapatmak daha önce işe yaramamıştı ve şimdi bunu denemek bile çok saçma olabilir, hatta ters tepki yapabilirdi. Derin derin nefes almaya başladı. Bu biraz işe yarıyor gibiydi. En sonunda beklediği durak geldi. İnsanlar doluşmaya başladılar içeri. Ve…
Kim bilir ne oldu… Mesele o değil zaten… Hayatın tamamı nah bu kadar bir saçmalık… Bu yazının sonuna geldim de ne oldu diyorsanız da tekrarlıyorum… Değişmeyin ama değişik olun… Kendinizden farklı olamıyorsanız, başkalarından farklı olamazsınız ki…
Aralık 3, 2008
Bir Kedi Yavrusunun Psiko-Absürd Masalı
Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler barbar iken; ben dedemi beşikte sallandırıp oraletimi yudumlurken; neymiş beni bu köye çeken? Kimi elbise diken, kimi acı çeken; bir halk varmış buğday eken…
Anadolunun kenarlarında, biraz da ortalarında, hafiften yukarıya doğru bir köy varmış. Yok yok, güneydeymiş. Dağların eteğinde, ırmakların göbeğindeymiş. Bu köyün insanları ırmakta buğday yetiştirir, kırlarda balık tutarlarmış. Bu derya kuzuları her gün yaylada otlarken, onlara küçük çocuklar eşlik edermiş. Bu küçük çocukların görevi çobanlık olmayadursun, bir çeşit gelenek olageledurmuş bu olay köyde. Bu kocaman yerde, bu küçücük köyden başka bir yer olmayınca insanlar da kapanıp kalmışlar içlerine. Bir süre sonra ne giden olmuş köyden, ne de buraya gelen olmuş. Çocuklar bir yandan amcalarıyla-teyzeleriyle balık bekler, bir yandan da sonsuza kadar yaşayacakları bu hayata şartlanırlarmış.
Küçük Merve henüz beş yaşındaymış. İki taraftan da örülü saçları, baştan aşağı açık mavi elbisesiyle tipik bir “bölge küçük kızı”ymış. Bulutlara bakar, onların nereden geldiklerini, nereye gittiklerini anlamaya çalışırmış. İçinde yaşadığı bu g.t kadar dünyanın çok yakınlarda bir sonu olduğunu, oraya giderse kenarından düşüp öleceğini düşünürmüş o yaşta. Merve’nin ailesi tipik bir bölge ailesiymiş. Bu köyde geleneklere ne olursa olsun uyulur, uymayanlar uyarılırmış. Hepimizin özlediği o msn muhabbetleri en güzel bu köyde dönermiş. İnsanlar gaz lambalarının ışığında ailece toplanır, msn’de güzel sohbetler ederlermiş. O zamanlar televizyon yokmuş, insanlar aileleriyle daha fazla zaman geçirirmiş. Değirmenlerle çalıştırtıkları bilgisayarlarının dallarından meyveler kopartıp komşularla yerlerken bir yandan da o seneki balıkların kalitesinden, tadından bahsederlermiş. Para kullanılmazmış burada; çünkü herkes aynı şeyi yapar, aynı şeyi kazanır, aynı miktarda kâr elde edermiş. Herkes kendine ve ailesine yetecek işi yapar, arada tek-tük eksik ve fazlalar en yakın komşuyla ortaklaşa giderilirmiş.
Merve bir sabah kalktığında bir süredir karnı şiş olan kedisinin doğurduğunu görmüş. O yaşta bir çocuğun normal şartlarda yapacağı gibi insanlarla hayvanların davranışlarını özdeşleştirmekte usta olan Mervecik, kendisinin de bu şekilde dünyaya geldiği sonucunu çıkartmış bu durumdan(ne yazık ki insanları leyleklerin getirdiği gerçeğini öğrendiğinde yıkılacaktır). Ağlamaya başlamış, bütün köyü birbirine katmış ve bal dolu havuzda umarsızca yüzmeye başlamış. Bu sırada yağmurun yağdığını gören miniciğimiz, iyice takmış kafayı bulutlara. Ne olursa olsun öğrenmeye karar vermiş nereye gittiklerini.
Almış eline cücük kedi yavrusunu, koşmaya başlamış bulutlar erimeden. Koşmuş, koşmuş ve koşmuş. Adını Elma koymuş kedisinin. Koştukça üşümüş, üşüdükçe Elma’ya sarılmış, avunmuş…
Evden uzak kaldığını kimse farketmemiş. Bu köyden kimse gitmezmiş, gittiği zaman da nasıl anlaşılacağı bilinmezmiş bu yüzden. Hiç anlaşılmamış gittiği; ne yapacaklarını bilememişler insancıklar. Buğday ekmişler, balık biçmişler, yeri gelip ayran içmişler… Ama asıl koşanlar, gerçekte kimmişler? Azıcık sevmişler, birazcık dövmüşler birbirlerini. Yıllar, yüzyıllar böyle geçmiş. Dönüp bakmışlar, bir arpa yolunu boy boy gütmüşler…
Merve ise artık köyden kaçmış, dağlar aşmış, bulutlar kovalamış bu kısacık yolda. Saatler sonra o g.t kadar dünyanın sonuna gelmiş, atlamış…
Aralık 11, 2008
Anadolunun kenarlarında, biraz da ortalarında, hafiften yukarıya doğru bir köy varmış. Yok yok, güneydeymiş. Dağların eteğinde, ırmakların göbeğindeymiş. Bu köyün insanları ırmakta buğday yetiştirir, kırlarda balık tutarlarmış. Bu derya kuzuları her gün yaylada otlarken, onlara küçük çocuklar eşlik edermiş. Bu küçük çocukların görevi çobanlık olmayadursun, bir çeşit gelenek olageledurmuş bu olay köyde. Bu kocaman yerde, bu küçücük köyden başka bir yer olmayınca insanlar da kapanıp kalmışlar içlerine. Bir süre sonra ne giden olmuş köyden, ne de buraya gelen olmuş. Çocuklar bir yandan amcalarıyla-teyzeleriyle balık bekler, bir yandan da sonsuza kadar yaşayacakları bu hayata şartlanırlarmış.
Küçük Merve henüz beş yaşındaymış. İki taraftan da örülü saçları, baştan aşağı açık mavi elbisesiyle tipik bir “bölge küçük kızı”ymış. Bulutlara bakar, onların nereden geldiklerini, nereye gittiklerini anlamaya çalışırmış. İçinde yaşadığı bu g.t kadar dünyanın çok yakınlarda bir sonu olduğunu, oraya giderse kenarından düşüp öleceğini düşünürmüş o yaşta. Merve’nin ailesi tipik bir bölge ailesiymiş. Bu köyde geleneklere ne olursa olsun uyulur, uymayanlar uyarılırmış. Hepimizin özlediği o msn muhabbetleri en güzel bu köyde dönermiş. İnsanlar gaz lambalarının ışığında ailece toplanır, msn’de güzel sohbetler ederlermiş. O zamanlar televizyon yokmuş, insanlar aileleriyle daha fazla zaman geçirirmiş. Değirmenlerle çalıştırtıkları bilgisayarlarının dallarından meyveler kopartıp komşularla yerlerken bir yandan da o seneki balıkların kalitesinden, tadından bahsederlermiş. Para kullanılmazmış burada; çünkü herkes aynı şeyi yapar, aynı şeyi kazanır, aynı miktarda kâr elde edermiş. Herkes kendine ve ailesine yetecek işi yapar, arada tek-tük eksik ve fazlalar en yakın komşuyla ortaklaşa giderilirmiş.
Merve bir sabah kalktığında bir süredir karnı şiş olan kedisinin doğurduğunu görmüş. O yaşta bir çocuğun normal şartlarda yapacağı gibi insanlarla hayvanların davranışlarını özdeşleştirmekte usta olan Mervecik, kendisinin de bu şekilde dünyaya geldiği sonucunu çıkartmış bu durumdan(ne yazık ki insanları leyleklerin getirdiği gerçeğini öğrendiğinde yıkılacaktır). Ağlamaya başlamış, bütün köyü birbirine katmış ve bal dolu havuzda umarsızca yüzmeye başlamış. Bu sırada yağmurun yağdığını gören miniciğimiz, iyice takmış kafayı bulutlara. Ne olursa olsun öğrenmeye karar vermiş nereye gittiklerini.
Almış eline cücük kedi yavrusunu, koşmaya başlamış bulutlar erimeden. Koşmuş, koşmuş ve koşmuş. Adını Elma koymuş kedisinin. Koştukça üşümüş, üşüdükçe Elma’ya sarılmış, avunmuş…
Evden uzak kaldığını kimse farketmemiş. Bu köyden kimse gitmezmiş, gittiği zaman da nasıl anlaşılacağı bilinmezmiş bu yüzden. Hiç anlaşılmamış gittiği; ne yapacaklarını bilememişler insancıklar. Buğday ekmişler, balık biçmişler, yeri gelip ayran içmişler… Ama asıl koşanlar, gerçekte kimmişler? Azıcık sevmişler, birazcık dövmüşler birbirlerini. Yıllar, yüzyıllar böyle geçmiş. Dönüp bakmışlar, bir arpa yolunu boy boy gütmüşler…
Merve ise artık köyden kaçmış, dağlar aşmış, bulutlar kovalamış bu kısacık yolda. Saatler sonra o g.t kadar dünyanın sonuna gelmiş, atlamış…
Aralık 11, 2008
4. boyut değil ama öyle diyolar:
Pazar, Ocak 04, 2009
Kırmızı Başlıklı Tükenmez Kalem
Şimdi size sessizlikten, yalnızlıktan bahsedercesine kocaman bir boş sayfa publish eyleyip entelvari bir çıkış yapabilirdim. Ama yapmadım. Neden? İşte “neden?” diyorum. Böyle yapmayı tercih ettim. Neden uykum varken ve ertesi gün yapacak birçok şeyim varken oturmuş buradan tek taraflı olarak çene çalıyorum sizinle? Yanınızdan her gün geçip giden ama farkında olmadığınız sıradan bir insanım diye geyik yapmıyorum. Çünkü sıradan bir insan değilim. Ahmet X’im ben. Tanrıların bu küçük, eğlenceli gezegeni adam etmesi için gönderdikleri kişilerden sadece biriyim. Gözünüze çarpmıyorum, çünkü ortada olmak istemiyorum. Bir kabak kadar kel ve parlak değilim, olmak da istemiyorum.
Ben babaların adam olmaz dediği nesle de aşina değilim. Her şeyimle başarılı, bir ahtapot gibi çok yönlü ve bir Jeff Murdock gibi kendinden emin bir sanatçıyım. Kelimelerle oturup adamakıllı konuşmuşluğum vardır sadece. İnsanlardan hoşlanmam. Beni delirtiyorlar. En sert, en kanlı damarımı bulup basıyorlar. Beni yargılıyorlar. Cinsel organıma doğru cüccük hareketi yapıp irkiltiyorlar beni. Oysa ben her dizemde farklı bir terasta oturup, her dörtlüğümde farklı bir kadınla sevişiyorum. Günün her saati farklı bir iklimin çayını içiyorum. Uyumuyorum, uyuyamıyorum ki… Uyku bir insanın hayatını gerçekten güzelleştirebilecek, aklını toparlamasını tam olarak sağlayabilecek tek şey belki. Ama kimin akla ihtiyacı var ki? Akıl dediğiniz nedir ki? Hatta “hangimiz akıllı değiliz ki?”. En gerizekalımız bile bu konuda mangalın küllerini en ücra köşelerinden yalayarak çıkartır. Aklın bir sanatçının önündeki en büyük engel olduğuna inandım hep. Kendi boynumuza bağladığımız bu zinciri sürekli sıkıştırıp durmaktan zevk alıyoruz yaşamak varken. Çağın koşuşturmalarına bulabildiğimiz en büyük göğüs numarasıyla katılıyoruz. Oysa kişi neden başkalarıyla karşılaştırılmak ister ki? Bu da yalnız kalınca kendini yeterince büyük hissetmeyenlerin, küçük gördükleri etrafında görece büyük gözükme çabalarından ileri geliyor. Koşmak demişken; siz hiç bir atletin sadece ve sadece koşmuş olmak için o pistte yerini alabileceğini düşündünüz mü? Birilerini geçmek mi gerekiyor illa? Ya da koşuyorsunuz diyelim. Yanından bir hışımla geçtiğiniz o kişinin hiç umrunda olmadığınızı anladığınızda olduğunuz yerde durup da “evet, bu işte” der misiniz? Demezsiniz; çünkü hâlâ birinci olmak peşindesiniz. O ünvanları elde etmek için neler neler verirsiniz…
Satırlardır koşmaktan bahsediyorum ve bunun sebebi benim hayatımı değiştiren şeyin bu olması. Yıllar önce profesyonel bir sporcuyken, start noktasında yerimi aldım. Hepimiz gergindik, bir an önce başlamak ve en iyi şekilde bitirmek istiyorduk. Koşmaya başladık. Bildiğiniz hayvan gibi adamlar olarak kompresör gibi soluyor, fıskiye gibi ter salıyorduk etrafa. Son 100 metreye geldiğimizde önümde sadece bir kişi vardı. Bacaklarımda kalan son gücü, içimdeki son kazanma arzusunu tüketmek üzereydim. Delicesine çarpıyordu tabanlarım yere. Hiçbir şey umrumda değildi; ben kazanacaktım. Önümdeki çam yarmasını da geçmem gerekiyordu sadece. Hırstan ağzımla burnum yer değiştirmişti. Saldırıyordum resmen. Ve o insanın yanından geçerken pis bir bakış atasım geldi. Attım da… Fakat o an ne yapacağımı şaşırdım. Yanımda koşan bendim, kendimin son metrelerdeki tek rakibiydim. Yüzümde bir gülümseme vardı. Umrumda değildim. Ben kendimi aşmak için çırpınırken, yanımdaki ben kendini iyice salmıştı. Orada yalnızca o, rüzgar ve suratındaki sinir bozucu gülümseme vardı. Ne koştuğu yere, ne bana, ne de kendinden geçmiş izleyicilere bakıyordu. Gözleri kapalı gibiydi. Görüyordu, ama bakmıyordu. Kollarını mümkün olduğunca açmış, rüzgarla arkadaş olmuştu. Bedeninin her santimetre karesine işlemesine izin veriyordu rüzgarın. Mutluydu, çünkü kendinden başka engeli yoktu ve bu engeli aşmak için bile birşey yapmıyordu. Ona bakarken koşamıyordum, düşünemiyordum. Dikkatimi toplayıp düşündüğümde ise bıraktım kendimi, beni yenmeme izin verdim. Ama uzaktan gördüğüm kadarıyla sevinmiyordum. Bitmişti yarış. Yine de hâlâ koşuyordum. Yere oturdum, gözden kaybolana kadar izledim kendimi. Etrafımdakiler bana ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Bir sorunum olduğunu düşünen antrenörüm ve sağlık ekibi başımda dikiliyordu kafamı kaldırdığımda. Sessizce ayağa kalktım, soyunma odalarına doğru yürümeye başladım. Arkamdan önce şaşırıp bakakalan, sonra da küfürler savurmaya başlayan antrenörüm umrumda değildi. Ben kazanmamış olsam bile, ben kazanmıştım.
O gün koşarken giydiklerimi yanıma almıştım. Evimin en güzel köşesine koydum onları. Ahmet X’im ben. Arada sırada giyip dışarı çıkıyorum. Boş sokaklarda, dolu sokaklarda koşuyorum. Gülümsüyorum rüzgara karşı. Geliyorum evime; hiç yaşamadığım aşklara, hiç gitmediğim yerlerde şiirler yazıyorum. Kaygısız, tasasız, uykusuz… Saf mutluluğu yaşıyorum. Sonra çıkıyorum yine sokaklara. Koşuyorum… Gülümsüyorum hep. Deli diyorlar bana ama duymuyorum hiç. Ahmet X’im ben. İnsanlar beni görmez, konuşmazlar benimle. Ben de onları görmüyorum, konuşmuyorum. Sadece koşuyorum, çünkü önemli benim için. Çünkü önemliyim benim için…
Aralık 16, 2008
Ben babaların adam olmaz dediği nesle de aşina değilim. Her şeyimle başarılı, bir ahtapot gibi çok yönlü ve bir Jeff Murdock gibi kendinden emin bir sanatçıyım. Kelimelerle oturup adamakıllı konuşmuşluğum vardır sadece. İnsanlardan hoşlanmam. Beni delirtiyorlar. En sert, en kanlı damarımı bulup basıyorlar. Beni yargılıyorlar. Cinsel organıma doğru cüccük hareketi yapıp irkiltiyorlar beni. Oysa ben her dizemde farklı bir terasta oturup, her dörtlüğümde farklı bir kadınla sevişiyorum. Günün her saati farklı bir iklimin çayını içiyorum. Uyumuyorum, uyuyamıyorum ki… Uyku bir insanın hayatını gerçekten güzelleştirebilecek, aklını toparlamasını tam olarak sağlayabilecek tek şey belki. Ama kimin akla ihtiyacı var ki? Akıl dediğiniz nedir ki? Hatta “hangimiz akıllı değiliz ki?”. En gerizekalımız bile bu konuda mangalın küllerini en ücra köşelerinden yalayarak çıkartır. Aklın bir sanatçının önündeki en büyük engel olduğuna inandım hep. Kendi boynumuza bağladığımız bu zinciri sürekli sıkıştırıp durmaktan zevk alıyoruz yaşamak varken. Çağın koşuşturmalarına bulabildiğimiz en büyük göğüs numarasıyla katılıyoruz. Oysa kişi neden başkalarıyla karşılaştırılmak ister ki? Bu da yalnız kalınca kendini yeterince büyük hissetmeyenlerin, küçük gördükleri etrafında görece büyük gözükme çabalarından ileri geliyor. Koşmak demişken; siz hiç bir atletin sadece ve sadece koşmuş olmak için o pistte yerini alabileceğini düşündünüz mü? Birilerini geçmek mi gerekiyor illa? Ya da koşuyorsunuz diyelim. Yanından bir hışımla geçtiğiniz o kişinin hiç umrunda olmadığınızı anladığınızda olduğunuz yerde durup da “evet, bu işte” der misiniz? Demezsiniz; çünkü hâlâ birinci olmak peşindesiniz. O ünvanları elde etmek için neler neler verirsiniz…
Satırlardır koşmaktan bahsediyorum ve bunun sebebi benim hayatımı değiştiren şeyin bu olması. Yıllar önce profesyonel bir sporcuyken, start noktasında yerimi aldım. Hepimiz gergindik, bir an önce başlamak ve en iyi şekilde bitirmek istiyorduk. Koşmaya başladık. Bildiğiniz hayvan gibi adamlar olarak kompresör gibi soluyor, fıskiye gibi ter salıyorduk etrafa. Son 100 metreye geldiğimizde önümde sadece bir kişi vardı. Bacaklarımda kalan son gücü, içimdeki son kazanma arzusunu tüketmek üzereydim. Delicesine çarpıyordu tabanlarım yere. Hiçbir şey umrumda değildi; ben kazanacaktım. Önümdeki çam yarmasını da geçmem gerekiyordu sadece. Hırstan ağzımla burnum yer değiştirmişti. Saldırıyordum resmen. Ve o insanın yanından geçerken pis bir bakış atasım geldi. Attım da… Fakat o an ne yapacağımı şaşırdım. Yanımda koşan bendim, kendimin son metrelerdeki tek rakibiydim. Yüzümde bir gülümseme vardı. Umrumda değildim. Ben kendimi aşmak için çırpınırken, yanımdaki ben kendini iyice salmıştı. Orada yalnızca o, rüzgar ve suratındaki sinir bozucu gülümseme vardı. Ne koştuğu yere, ne bana, ne de kendinden geçmiş izleyicilere bakıyordu. Gözleri kapalı gibiydi. Görüyordu, ama bakmıyordu. Kollarını mümkün olduğunca açmış, rüzgarla arkadaş olmuştu. Bedeninin her santimetre karesine işlemesine izin veriyordu rüzgarın. Mutluydu, çünkü kendinden başka engeli yoktu ve bu engeli aşmak için bile birşey yapmıyordu. Ona bakarken koşamıyordum, düşünemiyordum. Dikkatimi toplayıp düşündüğümde ise bıraktım kendimi, beni yenmeme izin verdim. Ama uzaktan gördüğüm kadarıyla sevinmiyordum. Bitmişti yarış. Yine de hâlâ koşuyordum. Yere oturdum, gözden kaybolana kadar izledim kendimi. Etrafımdakiler bana ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Bir sorunum olduğunu düşünen antrenörüm ve sağlık ekibi başımda dikiliyordu kafamı kaldırdığımda. Sessizce ayağa kalktım, soyunma odalarına doğru yürümeye başladım. Arkamdan önce şaşırıp bakakalan, sonra da küfürler savurmaya başlayan antrenörüm umrumda değildi. Ben kazanmamış olsam bile, ben kazanmıştım.
O gün koşarken giydiklerimi yanıma almıştım. Evimin en güzel köşesine koydum onları. Ahmet X’im ben. Arada sırada giyip dışarı çıkıyorum. Boş sokaklarda, dolu sokaklarda koşuyorum. Gülümsüyorum rüzgara karşı. Geliyorum evime; hiç yaşamadığım aşklara, hiç gitmediğim yerlerde şiirler yazıyorum. Kaygısız, tasasız, uykusuz… Saf mutluluğu yaşıyorum. Sonra çıkıyorum yine sokaklara. Koşuyorum… Gülümsüyorum hep. Deli diyorlar bana ama duymuyorum hiç. Ahmet X’im ben. İnsanlar beni görmez, konuşmazlar benimle. Ben de onları görmüyorum, konuşmuyorum. Sadece koşuyorum, çünkü önemli benim için. Çünkü önemliyim benim için…
Aralık 16, 2008
Obsessive Pursuit
Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu.
Erol yalnız bir adamdı. Arkadaşı yoktu hiç. Arada sırada selamlaştıklarını saymazsak. Onlara da arkadaş denemezdi zaten, değil mi? Dışardan sıradan ve ezik gözüken hayatını yaşarken kendisini bile hayretler içinde bırakıyordu. Her geçen gün kendi karşısına başka sürprizlerle çıkıyor, her saniye yaptıklarına şaşırıyordu. Olayların başına dönersek, böyle yaşamaya başlaması çok çok önce değildi dersem yalan olur ama olmaz da sanki. Bundan tam 10 yıl önce, henüz lise yıllarının ortasındayken ve yalnız olduğunun -belki de ömrü boyunca yalnız kalacağının- yeni yeni farkına varmışken bir kızla karşılaştı. Kendisinden bir-iki yaş küçük olan Esra’nın upuzun kıvırcık saçlarından, olgun bir kadın ciddiyetine sahip olmasına rağmen güldüğü zaman bir çocuk masumluğunu alan yüzünden etkilenmesi çok uzun sürmedi. Onunla tanıştıktan sonra yapacak tek bir şey kalmıştı. Bu tek şey için henüz çok erkendi ama en azından bunu yapabilmek için ortam hazırlamaya çalıştı. Onu gördüğü zaman konuşamıyor, konuştuğu zaman ise bu “havadan-sudan bir muhabbet”ten öteye gitmiyordu. Öte yandan Esra, Erol’a karşı hiç de yakın davranmıyor, aksine ondan kaçmaya çalışıyordu. Bir gün okul çıkışı yanına gitti ve ertesi gün bir yerlerde oturmak için vakti olup olmadığını sordu. Kız aslında durumu anlamak bir yana, her şeyi bir şekilde ortak arkadaşlarının dokundurmalarından öğrenmişti ve bu “bir yerlerde oturmak” eyleminin amacını ve muhtemel gidişatını tahmin edebiliyordu. Erol ise onu öyle bir anında yakalamış ve öyle bir şekilde söylemişti ki bunu, reddedilecek gibi değildi. Konuşmaları gerekiyordu işte. Esra da bir an önce konuşup her şeyin açıklığa kavuşmasını istediğinden olsa gerek, “peki” dedi sadece. Ertesi gün güneşliydi. Açık bir hava vardı ve artık ikisinin de açık olması gerekiyordu. Kahvesini yudumlayan Erol günlerdir, daha gerçekçi olmak gerekirse aylardır ayna karşısında tekrarladığı o konuşmayı yapmak için gelmişti. Ama bunun için gelmiş olmanın verdiği stres ve hayatında aşık olduğu ilk kadının karşısında olmanın verdiği heyecan ona her şeyi unutturmuştu.
-Eee, nasılsın bakalım?
-İyi… Sen nasılsın?
-Fena değil. Her zamanki gibi.
-Yalnız benim çok fazla vaktim yok, yanlış anlama ama.
-Yok canım, ne yanlış anlaması… Ben sadece uzun zamandır sana söylemek istediğim bir şey hakkında konuşacaktım seninle.
-…
-Esra, ben senden hoşlanıyorum. Hem de çok uzun zamandır.
-…
-Aylardır.
-Oha!
Bu anı kelimelerle tarif etmeye gerek yok sanıyorum. Daha ergenlik döneminizden yeni çıkmışsınız. Yeni yeni yetişkin olmaya başlıyorsunuz. Ve ilk kez adam gibi aşık oluyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Bunlar gerçek olduğuna inandığınız, inanmak istediğiniz ilk duygular. Daha önce ne olduğunu bilmediğiniz şeyler. Erol da daha önce her genç gibi birilerinden hoşlanmıştı. Bazılarından karşılık buldu, bazılarından bulamadı. Geri dönüp baktığında hepsine gülerdi. Çocukça şeylerdi çünkü bunlar. Şimdi büyümüştü, olgunlaşmıştı… Karakteri oturmuştu kendince. Ve bu kendi kendine yaşadığı ilk ve tek gerçek aşk, bir “oha” sözcüğüyle yerle bir olmuştu. Sonra söylenenen bir “pardon” tabii ki onun kırılan kalbini tamir etmedi. Esra’nın şaşırmasına imkan yoktu. Biliyordu çünkü neyle karşılaşacağını. Neden böyle söylemişti? Ne yapmaya çalışıyordu? Kısa bir sessizlik, suya düşen hayaller ve açıklanamadan kalan hislerle sona erdi bu buluşma. Arada başkasını sevdiğini de söylemişti ama bunun önemi yoktu. Olmayacaktı işte. Ne şekilde olmayacaksa olmasın, önemli olan olmayacak olmasıydı.
Ertesi gün belli etmemeye çalışsa da ne hissettiği, ne düşündüğü yüzünden okunuyordu. Yanına gelen arkadaşları konuyu açmamaya çalışıyor, mümkün oldukça iyi davranıyorlardı. O da gerizekalı olmadığı için bu yapılanların farkındaydı ama sesini çıkartmıyordu. Zaten birkaç tane arkadaşı vardı ve onlar da yanındaydı işte. Ona destek oluyorlardı bir şekilde. En azından deniyorlardı. Bir hafta boyunca yalnızca yatağında uzandı. Ne ders çalıştı, ne birisiyle konuştu. Ailesi de yanlış giden bir şeyler olduğunu anlamıştı, fakat yapacakları hiçbir şey yoktu. Birkaç gün sonra kitaplarını aldı ve okuluna doğru yola çıktı. En arkadaki sırasına oturdu, birkaç arkadaşıyla şakalaştı ve gün boyunca derste not alıyormuş gibi yaptı. Günlerdir çok garip rüyalar görmüş, hepsiyle ilgili aklında soru işaretleri kalmış ve bugün, tam da bugün hepsinin cevabını bulmuştu. Tüm soru işaretlerini aklında birleştirdi ve bu hikayeye bir son yazdı. Artık hayatı onun için sadece bir malzeme olmuştu. Yaşıyor, tecrübe ediyor ve saçma sapan sonuçlara ulaşıyordu. Ulaştığı sonuçları bir yere not ediyor ve belirli aralıklarla hepsini birden okuyordu. Birkaç ay sonra bunlarla bir şey yapmaya karar verdi. Oturup hepsini, ama hepsini birleştirmeye karar verdi. Yaptı da… Bundan sonra kendisini rahatlatacak şeyi bulmuştu. Hiç oynanmayacak oyunlar ve hiç çekilmeyecek filmler için senaryolar yazıyor, bir kenara kaldırıyor ve sadece kendisi okuyordu. Kendini sinemanın cilcilli dünyasına kaptırması uzun sürmedi. Çok çok alakasız bir şekilde üniversiteden mezun olup mühendis olmasından sonra da sinemanın peşini bırakmadı. Çeşitli eğitimlere de katılarak bildiklerinin genel kültür olmaktan sıyrılmasını sağladı. Şimdi ülkenin önde gelen yönetmenlerinden olmasa da, bazı ses getiren reklam filmlerine imzasını atmıştı bile.
Sadece senaryo yazabilirdi -daha önce yaptığı gibi- veya sadece başkalarının yaptıklarını izleyebilirdi -her insan gibi. Yönetmenken de başkalarının yaptıklarını izleyebiliyor olması onu her zaman rahatlatıyordu. Hem bu sefer neredeyse her şey onun kontrolündeydi. Tekrar belirtmekte fayda var. Onun derdi kontrol sahibi olmak değildi. Sadece gözlemlemekti. Gördüğü, duyduğu ve yaşadığı şeyler hakkında kafasında çeşitli fikirler üretmekten, kendince olayları şekillendirmekten zevk alıyordu. Hayal gücü insan ırkına verilmiş en büyük hediyedir demek istemiyorum. Çünkü sadece insan ırkına verilip verilmediğinden emin olamayız. Yani hani hayvanların tamamen içgüdüleriyle hareket etmesi, düşünememesi… En azından bizim gibi düşünememesi… Belki de düşünüyorlardır, nereden bilebiliriz ki? Belki onların amaçsızca yaptığını düşündüğümüz şeyler sandığımızdan daha karmaşıktır. Ve en önemlisi: belki onlar bizden daha akıllıdır ve yüzyıllardır aynı şeylere aynı tepkileri vermelerinin nedeni sadece ve sadece artık hayatlarını düzene sokmak istemeleridir. İşte bence insanlık en büyük hatasını bu bencilliğinden dolayı yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır. Biz hem bireysel olarak, hem toplumsal olarak en üstün olmaya çalışaduralım; hayvanlar, deliler ve sanatçılar kendi dünyalarında çok mutlu olmasalar da, en azından kaygısız, tasasız yaşamlar sürüyorlar…
Belki Erol da kaygısız, tasasız bir yaşam sürmek istiyordu. Belki istemiyordu… En azından içinden geldiği gibi davrandı özellikle son yıllarında. Aynı Don Juan gibi her kadında “salt kadın olmaktan gelen” bir güzellik bulabiliyordu. Kadınlar gerçekten güzellerdi. Ve bunun sebebi sadece kadın olmalarıydı. Onların o narin bedenleri, insanlığın başlangıcından bu yana gelen, saflık ve güzellikle dolu sesleri, duygusallıkları, kırılganlıkları onu deli ediyordu. Yılar önce yaşadığı ilk gerçek aşkın hikayesi böyle sona erdikten sonra birkaç ilişki yaşamıştı ama bu ilişkiler o kadınları sevdiği veya hiç değilse hoşlandığı için değil, kadınlar çok güzel yaratıklar olduğu içindi. Sadece onlarla birlikte olmak, hiç değilse onlarla konuşmak, daha da hiç değilse onlara bakmak istiyordu. Bu içinden geliyordu ve onun da bununla bir problemi yoktu zaten…
Arada sırada çektiği şeyler bir süreliğine karnını doyurmaya yetiyor olsa da, her zaman işine yaramıyordu. Para kazanması gerekiyordu ve bunu da ailesinin zoruyla seçtiği meslek olan mühendislik sayesinde az-buz başarıyordu. Her akşam 6′da işten çıkar ve o büyük hayalini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşırdı. Dünyanın en güzel kadınını bulacaktı. Bunu birkaç yıl önce ilk yaptığında güzel sayılabilecek bir kadını takip etmişti. Ne yaptığını izleyip kendince sonuçlar çıkarmakla harcamıştı o gününü. Amacı her hafta farklı bir kadını, ve bir öncekinden daha güzel bir kadını takip etmek, onların bir haftalık yaşamları hakkında hayatla ilgili dersler çıkarmaktı. Belki de tüm erkeklerin kafasındaki en büyük soru işareti olan “kadınlar ne ister?” olayını sadece güzel kadınlara indirgemeye çalışıyordu. Yanlış anlaşılma olmasın. Onun için bütün kadınlar güzeldi daha önce bahsettiğim gibi. Ama o güzeli değil, en güzeli istiyordu. Güzel olan kadınlarla mükemmel olanlar arasında ne gibi farklar olduğunu inceliyordu. Ve yıllardır hep bir öncesinden daha güzel olduklarını düşündüğü kadınlar üzerindeki düşünceleri tek bir şeyi işaret ediyordu. Onların hepsi kadındı. Ve tek bir şey istiyordu hepsi. İstekleri aynı şeydi. Bu “tek şey”in ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmasa da, kadınların hepsinde olan özellikler keşfetmişti ve bunlar onu yanıltacak şeyler değildi. Her kadın kendisini güzel olmaktan, “daha güzel olmaya” taşıyacak ayrı bir özelliğe sahipti ama yine de bütün kadınlar aynıydı. Ve tek bir şey istiyorlardı. Ama ne istiyorlardı ki? Asla takip ettiği kişinin evinin önünde beklemez, geçtiği bir sokaktan bir daha geçmezdi. Takip eder, o gün evlerine nasıl gittiklerini öğrenir, ertesi gün evlerine çok yakın olmayan bir yerde onların geçmesini bekler, geçmezlerse boş verirdi. Onlarla herhangi bir şekilde tanışmamak için elinden geleni yapardı. Yıllardır o kadar çok kadını takip etmişti ki, ister istemez, nadiren de olsa -zaten sadece birkaç tane olan- arkadaşlarının tanıdıkları çıkabiliyorlardı ve onlarla tanıştığında, çalışsa da normal davranamıyordu. Yine de bu onu rahatsız etmiyordu. Hiçbir şey, hiç kimse umrunda değildi. Çünkü gerçek anlamda hiç kimsesi yoktu. Hiç kimsesi olmaması ve hiç kimseye ait olmaması ona sınırsız bir özgürlük sağlıyordu hayatında. Yine de kimseye anlatamıyordu bu yaptıklarını. Onu anlayacaklarını düşünmüyordu. Anlayıp anlamamaları da umrunda değildi ama bilmemeleri hayatında ona daha çok kolaylık sağlayacaktı.
Bir gün işten çıktı ve “gözlemlemek” için bir öncekinden daha güzel bir kadın aramaya koyuldu. Bir yaz günüydü ve henüz havanın kararmasına saatler vardı. Bu seferki kadın uzun boylu, esmer, dalgalı saçlıydı. Üzerinde bir tek “ciddiyim ben” yazısı eksik olan kıyafeti, çok da kısa olmaması için özen gösterilmiş eteğiyle tam bir memur havası vardı onda. Arabasına yöneldiğini gören Erol da kendi arabasına atladı ve takip etmeye başladı. En sevmediği kadın tipi arabası olan kadınlardı. Çünkü bir kadın yürüyorken veya toplu taşıma araçlarını kullanıyorken rahatlıkla peşine takılabilirsiniz. Ara sokaklarda yürüyen herhangi biri olabilirsiniz. Fakat bu “ara sokaklar”da iki aracın uzun bir süre arka arkaya gitmesine pek rastlanmazdı. Ana yolda değilsinizdir, ve herkesin gideceği farklı bir yer vardır genellikle. Birinci birlikte geçilse bile, ikinci dönüşte yollar ayrılır. Erol da nefret ettiği bir şekilde mümkün olduğu kadar yakındaki bir ana yolda bıraktı onun peşini. Ertesi gün de aynı yerde bekledi onu. Bir hafta boyunca bekleyecek ve görecekti. Ne göreceğini az-çok tahmin edebiliyordu yılların tecrübesiyle(!) ama bu seferkinin farklı olduğuna dair bir şeyler vardı içinde. Aşağı yukarı aynı saatte arabasıyla önünden geçti. Erol birkaç saniye bekledi ve anahtarı çevirdi. Zahmetli birkaç manevra yaparak ve mesafeyi korumaya dikkat ederek peşine takıldı. Kadın, Erol’un onu ilk kez gördüğü yere yakın bir yerde durdu, bir büfeden iki gazete aldı. İki gazete almış olması iki anlama gelebilirdi: ya kararsız ve meraklı birisiydi, ya da objektif olmaya çalışıyordu kendince. Aynen böyle geçirdi aklından: “kendince”. En başlarla böyle değildi Erol. Ama yıllardır birçok kadını “gözlemledikten” sonra, ve de en önemlisi hepsinin aynı olduğunu düşünmeye başladıktan sonra ister istemez onlara tepeden bakıyor, onları tanıdığını düşündüğü için küçük görme hakkını kendisinde buluyordu. Bu ufacık kelimeyi aklından geçirdikten sonra zaman kaybetmeden tekrar yola koyuldu. “Muhtemel Hedef”-kendi deyimiydi- o kadar düzgün ve sakin araba kullanıyordu ki, Erol neredeyse bir kadını takip ettiğini bile unutuyordu bir anlığına. MH son olarak pek de ünlü olmayan bir şirketin, yine de içinde çok önemli işler yapılıyormuş gibi gözüken binasının bulunduğu alana girerken Erol da “Bu günlük bu kadar” dedi ve yoluna devam etti. Şirket çok işlek bir semtteydi ve etrafta bu “şirket”lerden başka bir şey bulmak olanaksızdı. Yani onu oracıkta bekleyemez, aynı yerden defalarca geçip benzin parasını tavan yaptıramazdı. Onun da bir tarzı vardı… Tarzından birazcık ödün vermesinin kendisinde uyandırdığı suçluluk hissini, yolun karşısında bekleyip sadece saat kaçta çıktığını öğrenip o günlük kendi yoluna gitmeye karar vererek kapattı. Üstelik o gün “bu” gün bile olmayacaktı. Bugünlük daha fazla uğraşmayacak, yarınının küçük bir bölümünü ayıracaktı bu işe. MH ile önceki gün hangi saatte karşılaştığı olsun, normal bir mesai saatinin kaçta bittiği olsun, tüm ayrıntıları düşündü ve bu iş için yarım saatini ayırmaya karar verdi. Genelde bu tür şeyler için yarım saatini ayırırdı zaten. Yarım saat boyunca bekler, gelmez-geçmezlerse onlardan “vazgeçerdi”. Uzun zamandır oturup adam gibi konuştuğu tek kişi kendisi olduğu için böyle garip bir terminolojisi vardı “kendince”. Hafta içi sadece eve gidiş-gelişi boyunca yollarda, hafta sonu ise bir iki kafe ve barda izlediği bu insan hakkında kararsız ve meraklı olduğu, sigara içmediği, arkadaşlarıyla konuşurken tamamıyla dürüst ve açık olamadığı gibi sonuçlar çıkartmış, bunlar ise kendisine hiçbir şey katmamıştı. Ama çok güzeldi. O günden sonra ne kadar uğraştıysa da daha güzel biriyle karşılaşmadı.
Yapılacak çok şey yoktu. Ya yeni insanlar görmek için uzaklara gidecekti, ya da vazgeçecekti bu “misyonundan”. Yaptığı şey ona göre çok mantıklıydı, ama sırf bunun için işi-gücü bırakıp yeni bir hayat kuracak kadar mantıklı gözükmüyordu. Hayatında düzenli ve bilinçli olarak yaptığı belki de tek şey olan bu “huy”unu terketmesi hiç kolay olmadı. Artık hayat onun için bomboştu. Günlerini içerek, eskisinden daha saçma şeyler yazarak ve sıkıntıdan ağlayarak geçiriyordu. Arada sırada dışarı çıkıyor, tam olarak “sessiz-sakin” diye tarif edilebilecek yerlere gidiyordu. Bir gün yine bu yerlerden birinde barda otururken, yanına birisi oturdu. Aslında tam olarak “yanına oturmak” denemezdi. Oturulacak başka yer yoktu ve oraya “boş olduğu için” oturulmuştu. Bunun zaten farkında olan Erol, uzun bir süre kafasını bile kaldırmadan içmeye devam etti. Dışardan gelen bir gürültüye bakmak üzere kafasını çevirdiğinde ise yanında oturan “kişi”nin aslında o kadar da önemsiz olmadığını anladı. Bir süre durakladığını farkeden kadın, “bir sorun mu var?” dedi. Bunun üzerine Erol biraz daha durakladı ve “Siz benim gördüğüm en güzel kadınsınız” dedi. Kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Gerçekten de gülünecek bir şekilde söylemişti bunu ama kesinlikle ciddiydi. “İnanın bana, bu çok bayat bir numara. Ve bunu bana karşı kullanmanızı bir hakaret olarak algılayabilirim. Ama kızamıyorum size nedense…” “Ama ben…” dedi Erol. Kadın: “Ama siz ‘tabii ki’ ciddisiniz, ama lütfen devam etmeyin bu şekilde” dedi. “Allah aşkına gördüğünüz en güzel kadının bir barda yanınıza oturması ihtimali gerçekten kaçtır biliyor musunuz? Kesinlikle düşük bir ihtimal olmalı değil mi? Ben tesadüflere inanmam, bir şeyin ihtimali düşükse de olmayacaktır derim. En önemlisi de: gerçekten çok bayat bir numara bu.” Sanki başka bir şeye sinirlenmiş de sinirini Erol’dan çıkartmaya çalışıyormuş gibiydi. Ki söylediği gibi gerçekten de kızamıyordu Erol’a. Belki de alışmıştı bu tür şeylere. Gerçekten güzeldi ve muhtemelen karşılaştığı birçok erkeğin gördüğü en güzel kadındı. Ve o erkekler, hep bu aynı cümleyi söylüyorlardı. Haklı olabilirlerdi de… Yine de illa ki daha güzel olmasa da daha değişik cümleler kurmaya başlamaları gerekiyordu onu sıkmamaları için. Bardağını başına dikti, çantasını eline aldı ve sinirle çıktı. 5 dakika sonra döndü, Erol’a kartını verip tekrar çıktı. Erol ise “noluyo ya?” veya daha çok ecnebice “WTF?!” havalarında, affallamanın orta kuşaklarında bir şekilde kalkar gibi oldu ama kendisine bugünlük bu kadar dedi. Evine gitti. Ertesi gün sıkıntılı ve gergin bir telefon konuşması yaptı. Aslında konuşma gergin değildi, gergin olan Erol’du. Ne söyleyeceğinden emin değildi. Neyse ki kadın gereğinden fazla iyi davranıyordu ona. Yarın akşam yemek yiyeceklerdi.
Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu. Gördüğü en güzel kadından neredeyse hiçbir şey yapmayarak bir randevu koparmıştı ve bu tek kelimeyle “önemli”ydi.
Sabah kalktı, özenle giyinip -bir erkeğin bu konuda ulaşabileceği sınırları zorlayarak- süslendi. Sıkıcı işine gitti. Gün boyunca kendisine iyi davranılacağından emin olmak istercesine herkese iyi davrandı. Herkesle iyi geçinmeye çalıştı. Sürekli gülümsedi, gerekli-gereksiz yardım etti etrafındakilere. İş çıkışında ise iş arkadaşlarına(!) kocaman birer “kendinize iyi bakın” çektikten sonra o neşeyle kadının evine doğru yol aldı. Kapıyı çaldı. Kadın son hazırlıklarını yaparken içerde beklemesini rica etti. Salona geçip oturdu. Kadın elinde beyaz şarap dolu iki kadehle kapıdan girdi. Yanına oturdu. Kadehlerden birini Erol’a verdi. “Biliyor musun?” dedi. “Bana gördüğün en güzel kadın olduğumu söylediğinde gerçekten böyle olduğuna inandım. Çünkü benim de bildiğim bazı şeyler var. İnsanın bakışından, söyleyişinden, duruşundan anlayabiliyorsun bazen ne kadar samimi olduğunu. İnsan sarrafı olmana gerek yok bir insanın doğru mu yalan mı söylediğini, kendisini nasıl hissettiğini, adresini vermemene rağmen ‘beni evimden alırsın’ dediğinde ertesi gün nasıl yanında oturup şarap içebildiğini anlaman için. Bazen sadece farkediyorsun işte. Gereğinden fazla karşılaştık, olsun o kadar.” Erol kıpkırmızı olmuştu ve terliyordu, tek kelime bile edemedi. “Telaşlanma, her şeyin farkındayım. Neden yaptığını bilmiyorum ama ne yaptığını biliyorum. Ama umrumda bile değil. Sen zaten hazır görünüyorsun. Geç kalmayalım.”
İnsanların kendisini anlayamayaklarını biliyordu zaten Erol. Mesele eğer biliyor olsalardı nasıl tepki gösterecekleriydi. Ve daha önce de bahsettiğim gibi umrunda değildi bu mesele. Bu sefer bu tepkiyi vermiş olan kişi bir şekilde umrunda olan birisiydi ve hiç beklemediği bir tepki vermişti. Daha fazla sorgulamak istemiyordu ama yine de kendinden utanıyordu bu insan tarafından ona iyi davranıldıkça. Yine de pişman değildi. İnsanlar onu anlamıyordu. Bu “güzel” insan da anlamamıştı ama en azından üstüne gitmemişti. Yemek çok güzel geçti. Gecenin sonu da güzeldi. Sabah kalkınca üstünü giydi ve onu uyandırmadan evine döndü. O gün işe de gitmemeye karar verdi. Akşama kadar kendisiyle bile konuşmadı. Televizyonda saçma sapan programlar izledi. Gece olduğunda bir talk show programına telefonla bağlandı ve önemsiz birkaç yorum yaptı. Müziğin sesini sonuna kadar açıp kapının çalınmasını bekledi. Uyarmaya gelen komşusunu azarlayıp kapıyı suratına kapattı. Yine de sesini kıstı müziğin. Artık yapacak bir şeyi kalmadığından emin olunca da geceleri en iyi arkadaşları olan uyku haplarının tümünü avcuna doldurdu. Artık daha çok arkadaşı olsun istiyordu…
Aralık 28, 2008
Erol yalnız bir adamdı. Arkadaşı yoktu hiç. Arada sırada selamlaştıklarını saymazsak. Onlara da arkadaş denemezdi zaten, değil mi? Dışardan sıradan ve ezik gözüken hayatını yaşarken kendisini bile hayretler içinde bırakıyordu. Her geçen gün kendi karşısına başka sürprizlerle çıkıyor, her saniye yaptıklarına şaşırıyordu. Olayların başına dönersek, böyle yaşamaya başlaması çok çok önce değildi dersem yalan olur ama olmaz da sanki. Bundan tam 10 yıl önce, henüz lise yıllarının ortasındayken ve yalnız olduğunun -belki de ömrü boyunca yalnız kalacağının- yeni yeni farkına varmışken bir kızla karşılaştı. Kendisinden bir-iki yaş küçük olan Esra’nın upuzun kıvırcık saçlarından, olgun bir kadın ciddiyetine sahip olmasına rağmen güldüğü zaman bir çocuk masumluğunu alan yüzünden etkilenmesi çok uzun sürmedi. Onunla tanıştıktan sonra yapacak tek bir şey kalmıştı. Bu tek şey için henüz çok erkendi ama en azından bunu yapabilmek için ortam hazırlamaya çalıştı. Onu gördüğü zaman konuşamıyor, konuştuğu zaman ise bu “havadan-sudan bir muhabbet”ten öteye gitmiyordu. Öte yandan Esra, Erol’a karşı hiç de yakın davranmıyor, aksine ondan kaçmaya çalışıyordu. Bir gün okul çıkışı yanına gitti ve ertesi gün bir yerlerde oturmak için vakti olup olmadığını sordu. Kız aslında durumu anlamak bir yana, her şeyi bir şekilde ortak arkadaşlarının dokundurmalarından öğrenmişti ve bu “bir yerlerde oturmak” eyleminin amacını ve muhtemel gidişatını tahmin edebiliyordu. Erol ise onu öyle bir anında yakalamış ve öyle bir şekilde söylemişti ki bunu, reddedilecek gibi değildi. Konuşmaları gerekiyordu işte. Esra da bir an önce konuşup her şeyin açıklığa kavuşmasını istediğinden olsa gerek, “peki” dedi sadece. Ertesi gün güneşliydi. Açık bir hava vardı ve artık ikisinin de açık olması gerekiyordu. Kahvesini yudumlayan Erol günlerdir, daha gerçekçi olmak gerekirse aylardır ayna karşısında tekrarladığı o konuşmayı yapmak için gelmişti. Ama bunun için gelmiş olmanın verdiği stres ve hayatında aşık olduğu ilk kadının karşısında olmanın verdiği heyecan ona her şeyi unutturmuştu.
-Eee, nasılsın bakalım?
-İyi… Sen nasılsın?
-Fena değil. Her zamanki gibi.
-Yalnız benim çok fazla vaktim yok, yanlış anlama ama.
-Yok canım, ne yanlış anlaması… Ben sadece uzun zamandır sana söylemek istediğim bir şey hakkında konuşacaktım seninle.
-…
-Esra, ben senden hoşlanıyorum. Hem de çok uzun zamandır.
-…
-Aylardır.
-Oha!
Bu anı kelimelerle tarif etmeye gerek yok sanıyorum. Daha ergenlik döneminizden yeni çıkmışsınız. Yeni yeni yetişkin olmaya başlıyorsunuz. Ve ilk kez adam gibi aşık oluyorsunuz. Anlatabiliyor muyum? Bunlar gerçek olduğuna inandığınız, inanmak istediğiniz ilk duygular. Daha önce ne olduğunu bilmediğiniz şeyler. Erol da daha önce her genç gibi birilerinden hoşlanmıştı. Bazılarından karşılık buldu, bazılarından bulamadı. Geri dönüp baktığında hepsine gülerdi. Çocukça şeylerdi çünkü bunlar. Şimdi büyümüştü, olgunlaşmıştı… Karakteri oturmuştu kendince. Ve bu kendi kendine yaşadığı ilk ve tek gerçek aşk, bir “oha” sözcüğüyle yerle bir olmuştu. Sonra söylenenen bir “pardon” tabii ki onun kırılan kalbini tamir etmedi. Esra’nın şaşırmasına imkan yoktu. Biliyordu çünkü neyle karşılaşacağını. Neden böyle söylemişti? Ne yapmaya çalışıyordu? Kısa bir sessizlik, suya düşen hayaller ve açıklanamadan kalan hislerle sona erdi bu buluşma. Arada başkasını sevdiğini de söylemişti ama bunun önemi yoktu. Olmayacaktı işte. Ne şekilde olmayacaksa olmasın, önemli olan olmayacak olmasıydı.
Ertesi gün belli etmemeye çalışsa da ne hissettiği, ne düşündüğü yüzünden okunuyordu. Yanına gelen arkadaşları konuyu açmamaya çalışıyor, mümkün oldukça iyi davranıyorlardı. O da gerizekalı olmadığı için bu yapılanların farkındaydı ama sesini çıkartmıyordu. Zaten birkaç tane arkadaşı vardı ve onlar da yanındaydı işte. Ona destek oluyorlardı bir şekilde. En azından deniyorlardı. Bir hafta boyunca yalnızca yatağında uzandı. Ne ders çalıştı, ne birisiyle konuştu. Ailesi de yanlış giden bir şeyler olduğunu anlamıştı, fakat yapacakları hiçbir şey yoktu. Birkaç gün sonra kitaplarını aldı ve okuluna doğru yola çıktı. En arkadaki sırasına oturdu, birkaç arkadaşıyla şakalaştı ve gün boyunca derste not alıyormuş gibi yaptı. Günlerdir çok garip rüyalar görmüş, hepsiyle ilgili aklında soru işaretleri kalmış ve bugün, tam da bugün hepsinin cevabını bulmuştu. Tüm soru işaretlerini aklında birleştirdi ve bu hikayeye bir son yazdı. Artık hayatı onun için sadece bir malzeme olmuştu. Yaşıyor, tecrübe ediyor ve saçma sapan sonuçlara ulaşıyordu. Ulaştığı sonuçları bir yere not ediyor ve belirli aralıklarla hepsini birden okuyordu. Birkaç ay sonra bunlarla bir şey yapmaya karar verdi. Oturup hepsini, ama hepsini birleştirmeye karar verdi. Yaptı da… Bundan sonra kendisini rahatlatacak şeyi bulmuştu. Hiç oynanmayacak oyunlar ve hiç çekilmeyecek filmler için senaryolar yazıyor, bir kenara kaldırıyor ve sadece kendisi okuyordu. Kendini sinemanın cilcilli dünyasına kaptırması uzun sürmedi. Çok çok alakasız bir şekilde üniversiteden mezun olup mühendis olmasından sonra da sinemanın peşini bırakmadı. Çeşitli eğitimlere de katılarak bildiklerinin genel kültür olmaktan sıyrılmasını sağladı. Şimdi ülkenin önde gelen yönetmenlerinden olmasa da, bazı ses getiren reklam filmlerine imzasını atmıştı bile.
Sadece senaryo yazabilirdi -daha önce yaptığı gibi- veya sadece başkalarının yaptıklarını izleyebilirdi -her insan gibi. Yönetmenken de başkalarının yaptıklarını izleyebiliyor olması onu her zaman rahatlatıyordu. Hem bu sefer neredeyse her şey onun kontrolündeydi. Tekrar belirtmekte fayda var. Onun derdi kontrol sahibi olmak değildi. Sadece gözlemlemekti. Gördüğü, duyduğu ve yaşadığı şeyler hakkında kafasında çeşitli fikirler üretmekten, kendince olayları şekillendirmekten zevk alıyordu. Hayal gücü insan ırkına verilmiş en büyük hediyedir demek istemiyorum. Çünkü sadece insan ırkına verilip verilmediğinden emin olamayız. Yani hani hayvanların tamamen içgüdüleriyle hareket etmesi, düşünememesi… En azından bizim gibi düşünememesi… Belki de düşünüyorlardır, nereden bilebiliriz ki? Belki onların amaçsızca yaptığını düşündüğümüz şeyler sandığımızdan daha karmaşıktır. Ve en önemlisi: belki onlar bizden daha akıllıdır ve yüzyıllardır aynı şeylere aynı tepkileri vermelerinin nedeni sadece ve sadece artık hayatlarını düzene sokmak istemeleridir. İşte bence insanlık en büyük hatasını bu bencilliğinden dolayı yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır. Biz hem bireysel olarak, hem toplumsal olarak en üstün olmaya çalışaduralım; hayvanlar, deliler ve sanatçılar kendi dünyalarında çok mutlu olmasalar da, en azından kaygısız, tasasız yaşamlar sürüyorlar…
Belki Erol da kaygısız, tasasız bir yaşam sürmek istiyordu. Belki istemiyordu… En azından içinden geldiği gibi davrandı özellikle son yıllarında. Aynı Don Juan gibi her kadında “salt kadın olmaktan gelen” bir güzellik bulabiliyordu. Kadınlar gerçekten güzellerdi. Ve bunun sebebi sadece kadın olmalarıydı. Onların o narin bedenleri, insanlığın başlangıcından bu yana gelen, saflık ve güzellikle dolu sesleri, duygusallıkları, kırılganlıkları onu deli ediyordu. Yılar önce yaşadığı ilk gerçek aşkın hikayesi böyle sona erdikten sonra birkaç ilişki yaşamıştı ama bu ilişkiler o kadınları sevdiği veya hiç değilse hoşlandığı için değil, kadınlar çok güzel yaratıklar olduğu içindi. Sadece onlarla birlikte olmak, hiç değilse onlarla konuşmak, daha da hiç değilse onlara bakmak istiyordu. Bu içinden geliyordu ve onun da bununla bir problemi yoktu zaten…
Arada sırada çektiği şeyler bir süreliğine karnını doyurmaya yetiyor olsa da, her zaman işine yaramıyordu. Para kazanması gerekiyordu ve bunu da ailesinin zoruyla seçtiği meslek olan mühendislik sayesinde az-buz başarıyordu. Her akşam 6′da işten çıkar ve o büyük hayalini gerçekleştirmeye bir adım daha yaklaşırdı. Dünyanın en güzel kadınını bulacaktı. Bunu birkaç yıl önce ilk yaptığında güzel sayılabilecek bir kadını takip etmişti. Ne yaptığını izleyip kendince sonuçlar çıkarmakla harcamıştı o gününü. Amacı her hafta farklı bir kadını, ve bir öncekinden daha güzel bir kadını takip etmek, onların bir haftalık yaşamları hakkında hayatla ilgili dersler çıkarmaktı. Belki de tüm erkeklerin kafasındaki en büyük soru işareti olan “kadınlar ne ister?” olayını sadece güzel kadınlara indirgemeye çalışıyordu. Yanlış anlaşılma olmasın. Onun için bütün kadınlar güzeldi daha önce bahsettiğim gibi. Ama o güzeli değil, en güzeli istiyordu. Güzel olan kadınlarla mükemmel olanlar arasında ne gibi farklar olduğunu inceliyordu. Ve yıllardır hep bir öncesinden daha güzel olduklarını düşündüğü kadınlar üzerindeki düşünceleri tek bir şeyi işaret ediyordu. Onların hepsi kadındı. Ve tek bir şey istiyordu hepsi. İstekleri aynı şeydi. Bu “tek şey”in ne olduğu konusunda hiçbir fikri olmasa da, kadınların hepsinde olan özellikler keşfetmişti ve bunlar onu yanıltacak şeyler değildi. Her kadın kendisini güzel olmaktan, “daha güzel olmaya” taşıyacak ayrı bir özelliğe sahipti ama yine de bütün kadınlar aynıydı. Ve tek bir şey istiyorlardı. Ama ne istiyorlardı ki? Asla takip ettiği kişinin evinin önünde beklemez, geçtiği bir sokaktan bir daha geçmezdi. Takip eder, o gün evlerine nasıl gittiklerini öğrenir, ertesi gün evlerine çok yakın olmayan bir yerde onların geçmesini bekler, geçmezlerse boş verirdi. Onlarla herhangi bir şekilde tanışmamak için elinden geleni yapardı. Yıllardır o kadar çok kadını takip etmişti ki, ister istemez, nadiren de olsa -zaten sadece birkaç tane olan- arkadaşlarının tanıdıkları çıkabiliyorlardı ve onlarla tanıştığında, çalışsa da normal davranamıyordu. Yine de bu onu rahatsız etmiyordu. Hiçbir şey, hiç kimse umrunda değildi. Çünkü gerçek anlamda hiç kimsesi yoktu. Hiç kimsesi olmaması ve hiç kimseye ait olmaması ona sınırsız bir özgürlük sağlıyordu hayatında. Yine de kimseye anlatamıyordu bu yaptıklarını. Onu anlayacaklarını düşünmüyordu. Anlayıp anlamamaları da umrunda değildi ama bilmemeleri hayatında ona daha çok kolaylık sağlayacaktı.
Bir gün işten çıktı ve “gözlemlemek” için bir öncekinden daha güzel bir kadın aramaya koyuldu. Bir yaz günüydü ve henüz havanın kararmasına saatler vardı. Bu seferki kadın uzun boylu, esmer, dalgalı saçlıydı. Üzerinde bir tek “ciddiyim ben” yazısı eksik olan kıyafeti, çok da kısa olmaması için özen gösterilmiş eteğiyle tam bir memur havası vardı onda. Arabasına yöneldiğini gören Erol da kendi arabasına atladı ve takip etmeye başladı. En sevmediği kadın tipi arabası olan kadınlardı. Çünkü bir kadın yürüyorken veya toplu taşıma araçlarını kullanıyorken rahatlıkla peşine takılabilirsiniz. Ara sokaklarda yürüyen herhangi biri olabilirsiniz. Fakat bu “ara sokaklar”da iki aracın uzun bir süre arka arkaya gitmesine pek rastlanmazdı. Ana yolda değilsinizdir, ve herkesin gideceği farklı bir yer vardır genellikle. Birinci birlikte geçilse bile, ikinci dönüşte yollar ayrılır. Erol da nefret ettiği bir şekilde mümkün olduğu kadar yakındaki bir ana yolda bıraktı onun peşini. Ertesi gün de aynı yerde bekledi onu. Bir hafta boyunca bekleyecek ve görecekti. Ne göreceğini az-çok tahmin edebiliyordu yılların tecrübesiyle(!) ama bu seferkinin farklı olduğuna dair bir şeyler vardı içinde. Aşağı yukarı aynı saatte arabasıyla önünden geçti. Erol birkaç saniye bekledi ve anahtarı çevirdi. Zahmetli birkaç manevra yaparak ve mesafeyi korumaya dikkat ederek peşine takıldı. Kadın, Erol’un onu ilk kez gördüğü yere yakın bir yerde durdu, bir büfeden iki gazete aldı. İki gazete almış olması iki anlama gelebilirdi: ya kararsız ve meraklı birisiydi, ya da objektif olmaya çalışıyordu kendince. Aynen böyle geçirdi aklından: “kendince”. En başlarla böyle değildi Erol. Ama yıllardır birçok kadını “gözlemledikten” sonra, ve de en önemlisi hepsinin aynı olduğunu düşünmeye başladıktan sonra ister istemez onlara tepeden bakıyor, onları tanıdığını düşündüğü için küçük görme hakkını kendisinde buluyordu. Bu ufacık kelimeyi aklından geçirdikten sonra zaman kaybetmeden tekrar yola koyuldu. “Muhtemel Hedef”-kendi deyimiydi- o kadar düzgün ve sakin araba kullanıyordu ki, Erol neredeyse bir kadını takip ettiğini bile unutuyordu bir anlığına. MH son olarak pek de ünlü olmayan bir şirketin, yine de içinde çok önemli işler yapılıyormuş gibi gözüken binasının bulunduğu alana girerken Erol da “Bu günlük bu kadar” dedi ve yoluna devam etti. Şirket çok işlek bir semtteydi ve etrafta bu “şirket”lerden başka bir şey bulmak olanaksızdı. Yani onu oracıkta bekleyemez, aynı yerden defalarca geçip benzin parasını tavan yaptıramazdı. Onun da bir tarzı vardı… Tarzından birazcık ödün vermesinin kendisinde uyandırdığı suçluluk hissini, yolun karşısında bekleyip sadece saat kaçta çıktığını öğrenip o günlük kendi yoluna gitmeye karar vererek kapattı. Üstelik o gün “bu” gün bile olmayacaktı. Bugünlük daha fazla uğraşmayacak, yarınının küçük bir bölümünü ayıracaktı bu işe. MH ile önceki gün hangi saatte karşılaştığı olsun, normal bir mesai saatinin kaçta bittiği olsun, tüm ayrıntıları düşündü ve bu iş için yarım saatini ayırmaya karar verdi. Genelde bu tür şeyler için yarım saatini ayırırdı zaten. Yarım saat boyunca bekler, gelmez-geçmezlerse onlardan “vazgeçerdi”. Uzun zamandır oturup adam gibi konuştuğu tek kişi kendisi olduğu için böyle garip bir terminolojisi vardı “kendince”. Hafta içi sadece eve gidiş-gelişi boyunca yollarda, hafta sonu ise bir iki kafe ve barda izlediği bu insan hakkında kararsız ve meraklı olduğu, sigara içmediği, arkadaşlarıyla konuşurken tamamıyla dürüst ve açık olamadığı gibi sonuçlar çıkartmış, bunlar ise kendisine hiçbir şey katmamıştı. Ama çok güzeldi. O günden sonra ne kadar uğraştıysa da daha güzel biriyle karşılaşmadı.
Yapılacak çok şey yoktu. Ya yeni insanlar görmek için uzaklara gidecekti, ya da vazgeçecekti bu “misyonundan”. Yaptığı şey ona göre çok mantıklıydı, ama sırf bunun için işi-gücü bırakıp yeni bir hayat kuracak kadar mantıklı gözükmüyordu. Hayatında düzenli ve bilinçli olarak yaptığı belki de tek şey olan bu “huy”unu terketmesi hiç kolay olmadı. Artık hayat onun için bomboştu. Günlerini içerek, eskisinden daha saçma şeyler yazarak ve sıkıntıdan ağlayarak geçiriyordu. Arada sırada dışarı çıkıyor, tam olarak “sessiz-sakin” diye tarif edilebilecek yerlere gidiyordu. Bir gün yine bu yerlerden birinde barda otururken, yanına birisi oturdu. Aslında tam olarak “yanına oturmak” denemezdi. Oturulacak başka yer yoktu ve oraya “boş olduğu için” oturulmuştu. Bunun zaten farkında olan Erol, uzun bir süre kafasını bile kaldırmadan içmeye devam etti. Dışardan gelen bir gürültüye bakmak üzere kafasını çevirdiğinde ise yanında oturan “kişi”nin aslında o kadar da önemsiz olmadığını anladı. Bir süre durakladığını farkeden kadın, “bir sorun mu var?” dedi. Bunun üzerine Erol biraz daha durakladı ve “Siz benim gördüğüm en güzel kadınsınız” dedi. Kadın kahkahalarla gülmeye başladı. Gerçekten de gülünecek bir şekilde söylemişti bunu ama kesinlikle ciddiydi. “İnanın bana, bu çok bayat bir numara. Ve bunu bana karşı kullanmanızı bir hakaret olarak algılayabilirim. Ama kızamıyorum size nedense…” “Ama ben…” dedi Erol. Kadın: “Ama siz ‘tabii ki’ ciddisiniz, ama lütfen devam etmeyin bu şekilde” dedi. “Allah aşkına gördüğünüz en güzel kadının bir barda yanınıza oturması ihtimali gerçekten kaçtır biliyor musunuz? Kesinlikle düşük bir ihtimal olmalı değil mi? Ben tesadüflere inanmam, bir şeyin ihtimali düşükse de olmayacaktır derim. En önemlisi de: gerçekten çok bayat bir numara bu.” Sanki başka bir şeye sinirlenmiş de sinirini Erol’dan çıkartmaya çalışıyormuş gibiydi. Ki söylediği gibi gerçekten de kızamıyordu Erol’a. Belki de alışmıştı bu tür şeylere. Gerçekten güzeldi ve muhtemelen karşılaştığı birçok erkeğin gördüğü en güzel kadındı. Ve o erkekler, hep bu aynı cümleyi söylüyorlardı. Haklı olabilirlerdi de… Yine de illa ki daha güzel olmasa da daha değişik cümleler kurmaya başlamaları gerekiyordu onu sıkmamaları için. Bardağını başına dikti, çantasını eline aldı ve sinirle çıktı. 5 dakika sonra döndü, Erol’a kartını verip tekrar çıktı. Erol ise “noluyo ya?” veya daha çok ecnebice “WTF?!” havalarında, affallamanın orta kuşaklarında bir şekilde kalkar gibi oldu ama kendisine bugünlük bu kadar dedi. Evine gitti. Ertesi gün sıkıntılı ve gergin bir telefon konuşması yaptı. Aslında konuşma gergin değildi, gergin olan Erol’du. Ne söyleyeceğinden emin değildi. Neyse ki kadın gereğinden fazla iyi davranıyordu ona. Yarın akşam yemek yiyeceklerdi.
Her gece yaptığı gibi yatağına oturdu. Battaniyesini ayaklarına örttü ve kitabını eline aldı. Jack London’ın Vahşetin Çağrısı adlı kitabını okuyordu. Tabii ki bir elinde dondurucuda beklettiği bardağına doldurduğu buz gibi viskisi vardı. Bardağını ve viskisini soğuk tutarak buz kullanmaktan kurtuluyordu. Kim sulu viski içmek isterdi ki? Küçük ama dolu dolu bir kitaptı okuduğu. Kendisi de aynı kitaptaki gibi gittikçe hayatından uzaklaşıyor, benliğini buluyordu. İnsanın içinde gizli o vahşiliği ve içgüdüyü takip etmenin dayanılmaz hafifliğini tadıyor, tadını beğendikçe bir bardak daha istiyordu. Şişenin yarısına geldiğinde okumayı bıraktı. Yarın uzun bir gün olacaktı ve dinlenmesi gerekiyordu. Gördüğü en güzel kadından neredeyse hiçbir şey yapmayarak bir randevu koparmıştı ve bu tek kelimeyle “önemli”ydi.
Sabah kalktı, özenle giyinip -bir erkeğin bu konuda ulaşabileceği sınırları zorlayarak- süslendi. Sıkıcı işine gitti. Gün boyunca kendisine iyi davranılacağından emin olmak istercesine herkese iyi davrandı. Herkesle iyi geçinmeye çalıştı. Sürekli gülümsedi, gerekli-gereksiz yardım etti etrafındakilere. İş çıkışında ise iş arkadaşlarına(!) kocaman birer “kendinize iyi bakın” çektikten sonra o neşeyle kadının evine doğru yol aldı. Kapıyı çaldı. Kadın son hazırlıklarını yaparken içerde beklemesini rica etti. Salona geçip oturdu. Kadın elinde beyaz şarap dolu iki kadehle kapıdan girdi. Yanına oturdu. Kadehlerden birini Erol’a verdi. “Biliyor musun?” dedi. “Bana gördüğün en güzel kadın olduğumu söylediğinde gerçekten böyle olduğuna inandım. Çünkü benim de bildiğim bazı şeyler var. İnsanın bakışından, söyleyişinden, duruşundan anlayabiliyorsun bazen ne kadar samimi olduğunu. İnsan sarrafı olmana gerek yok bir insanın doğru mu yalan mı söylediğini, kendisini nasıl hissettiğini, adresini vermemene rağmen ‘beni evimden alırsın’ dediğinde ertesi gün nasıl yanında oturup şarap içebildiğini anlaman için. Bazen sadece farkediyorsun işte. Gereğinden fazla karşılaştık, olsun o kadar.” Erol kıpkırmızı olmuştu ve terliyordu, tek kelime bile edemedi. “Telaşlanma, her şeyin farkındayım. Neden yaptığını bilmiyorum ama ne yaptığını biliyorum. Ama umrumda bile değil. Sen zaten hazır görünüyorsun. Geç kalmayalım.”
İnsanların kendisini anlayamayaklarını biliyordu zaten Erol. Mesele eğer biliyor olsalardı nasıl tepki gösterecekleriydi. Ve daha önce de bahsettiğim gibi umrunda değildi bu mesele. Bu sefer bu tepkiyi vermiş olan kişi bir şekilde umrunda olan birisiydi ve hiç beklemediği bir tepki vermişti. Daha fazla sorgulamak istemiyordu ama yine de kendinden utanıyordu bu insan tarafından ona iyi davranıldıkça. Yine de pişman değildi. İnsanlar onu anlamıyordu. Bu “güzel” insan da anlamamıştı ama en azından üstüne gitmemişti. Yemek çok güzel geçti. Gecenin sonu da güzeldi. Sabah kalkınca üstünü giydi ve onu uyandırmadan evine döndü. O gün işe de gitmemeye karar verdi. Akşama kadar kendisiyle bile konuşmadı. Televizyonda saçma sapan programlar izledi. Gece olduğunda bir talk show programına telefonla bağlandı ve önemsiz birkaç yorum yaptı. Müziğin sesini sonuna kadar açıp kapının çalınmasını bekledi. Uyarmaya gelen komşusunu azarlayıp kapıyı suratına kapattı. Yine de sesini kıstı müziğin. Artık yapacak bir şeyi kalmadığından emin olunca da geceleri en iyi arkadaşları olan uyku haplarının tümünü avcuna doldurdu. Artık daha çok arkadaşı olsun istiyordu…
Aralık 28, 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)