Cumartesi, Ekim 31, 2009
Otostopçunun Tecavüz Rehberi
Ağlıyor gözleri kan içinde
Zaten doğarken otostop çekmiş dünyaya
Ölürken mi soracak tecevüzün hesabını
Kalorifer peteği kadar ısıtmaz bu dünya
Gidiyor, bize de bekleriz diyerek
Biz yok, koca bir ben var halbuki
Hatta bir ben var içimde
Bir daha var, bir daha, bir daha ve bir daha
Hayat bu, ne bir kum tepesi, ne bir vaha
Bir ben var içimde, bir sen yoksun
Rüzgar yapmacık bir şarkı çalıyor penceremde
Bir kuşlar anlıyor dilinden pezevengin
Ben ölüyorum, kuşlar ölmüyor
Ağzımdaki peyniri kaptırmışım gibi
Kollarımı çırpıyorum, bir ben uçamıyorum
Kendime uzaktan el sallıyorum
Tırnaklarım kopmuş kafa kaşımaktan
Bir sen yoksun, dedim ya
Bırakın ölsün, koparsın zincirlerini
Bir ip parçası yetmez adamı asmaya
Bir kuş var içinde
Cuma, Ekim 02, 2009
Tuomas... oh, Tuomas!

Forgiving someone is hard, y'know? It doesn't matter whether you know that person or not. But sometimes, there will be a point where all the hate will dissolve into sympathy and love.
Okay, it's getting confusing for those of you who don't know me. Let me begin properly.
I am a huge fan of old-Nightwish, and by that I mean Nightwish during Tarja's era. And after they fired Tarja, I hated Tuomas Holopainen with a fucking passion yet loved his songs. It was pure conflict.
However, I watched this documentary about him where he talks about his childhood etc; I've realized no matter how stupid he was, I still have a great amount of respect for this man. I don't know; he's inspiring and his music is his way of running away from world. I like that. Oh, the documentary was made after they fired Tarja and he said he was so proud of her... which made me smile. I feel calm after watching that. Well, letting go of all that anger against Tuomas and the beautiful Lapland scenery... very soothing.
So... I have realized that he's a truly beautiful human. In all aspects. I don't hate him anymore even though I think he was stupid to let Tarja go, I just love him and his music. I wish I could explain it more but I can't. I'm inspired and humbled by this man and his perfection.
If you'll excuse me, I'm going to escape the reality once again with the wondrous Maestro Holopainen.
Pazar, Eylül 27, 2009
Günlerden Bir Gün Bir Çocuk...
Sopsoğuk dudakların dudaklarımda
Uzatırsam kan damlar parmaklarımdan
Denizler bile ayıramaz bizi
Günlerce, birgünlerce uzayacak yollar
Hepimiz gökyüzüne düşeceğiz bir gün
Şemsiyeler de kurtaramayacak
Aşıksan yaparsın demişti babam
Üç nokta olalım bir cümlenin sonuna
Parça pinçik edelim şu virgülleri
Kaç paçavra yırttım eski daktilolarda
Ama tanrı yokmuş işte evinde
Çarşamba, Eylül 23, 2009
Nothing Wrong
Nothing wrong
I've done nothing wrong
Was just sweeping in the sky
No need for an alibi
It's not wrong, you should try
Nothing wrong
I've done nothing wrong
Cumartesi, Eylül 12, 2009
Şarkı
Şşşt, okur. Sana diyom lan! Okur, sevgili okur, sana diyom. Duyuyon mu beni? Ama eminim, birileri duyuyor beni. Sen duymasan da olur. Ama sen de duy, niye duymayasın. Çiğ köfte var, yer misin? Yirmisin? Ama böylesini bulaman bi daha. Güzel çiğ köfte bu! Kendi ellerimle yoğurdum. Yok lan, ben yoğurmadım. Ama yi biraz bence, güzel yani. Yanında da bira aç bi' tane. Bak dolapta olacaktı. İçmiş miyim hepsini. Yok lan, içmedim! Hiç içmedim memur bey. İçmeden sarhoş oldum ben. İçmeden oldum da, olmak ya da olmamak demedim. Diyeydim mi? Nasıl soru lan o deme, sen de soruyordun arada bunları. Saçmalayım mı sana? Saç malanmaz, taranır diyeceksin sen. Saçmalayım mı sana? Öpeyim mi yarı açık gözlerinden? Burnunu ısırayım mı? Gel su içelim ramazan ramazan. Alkol günah değilmiş gibi sanki öteki aylarda. İftardan önce içelim ama. Orucumuzu dudaklarımızla açarız. Şarkılar söyleriz aydedeye. Çok da sikindeyiz sanki herifin... Öyle tepede arz-ı endam eylemekle olmuyor, yakınlaşmak lazım. Öpüşmek, sevişmek, koklaşmak. Aydede de hiç tipim değil. Tipim yok ki zaten, tipsizim biraz. Ama biraz. Aynı zamanda deliyim. Deli oluyorum sen oradayken, ben buradayken. Kahve mi yapsam kendime? Fal mı baksam? Fal olup aksam mı önüne? İki gözün önüne akmasın ki... Benim gözlerim sana aksın. Sana değil, sen oku sadece, alınma. Pis okur seni! Git bir çay koy bize.
Bir sigaran var mı? Ama içmiyorum ben. Sen yak, ben seyredeyim seni. Pezevenk gibi içme ama. Bahar hep pezevenk gibi içtiğimi söylerdi benim, eğer içseydim. Ama içmiyorum, dimi Bahar? Bahar, kızdın mı bana bugün? Güzel yazıyorsun lan. Vallahi! Ama deliriyorsun bazen! Ben de deliriyorum. Ama cadım yanımda olmadığı zaman. Cadımı severim, bilen bilir. İsterim ki hep yanımda olsun. Ama uzaktan da ilham veriyor bana. Ona rahatça saçmalayabiliyorum da. Sen kendi cadına saçmalayabiliyor musun? Onu di bağa! Herkesin cadısı da olmasın ama. Cadı tek benim olsun. Neyse. Börek var, yer misin? Anne böreği bu. Annem yaptı, patatesli, çok güzel. Niye? Ocakta yemeğin mi var? Evet, seviyorum böyle karşımda birisi varmış gibi yazmayı. Zoruna gitti galiba. Beş dakika geçti mi ilk konuştuğumuzdan? Senin beş dakikan çok uzun ama, biraz kısaltalım bence onu. Ruj mu sürüyorsun? Dudakların mı kurumuş? Kuru muymuş dudakların? Haydi gel tek kişinin bitiremeyeceği bir elma olalım seninle. Bir bardak mojitoyu devirelim. Sel alsın ortalığı. Kenarlığı da alsın. Sel bu, isterse alır, bir şey diyemezsin.
Playlistim sıçtı yazının sonuna gelirken. Hani bazı şarkılar vardır ya, albümdeki diğerlerinin hatırına silmezsin onları da... Hep onlar geliyor işte. Ama ben onları istemiyorum. Kendi şarkılarımı, hatta kendi şarkımı istiyorum. İstiyorum dedim.
Cuma, Eylül 04, 2009
Döngüsel Artıklık Denetimi Hatası
Sorgulamak eylemi mantık dahilinde şüphe üstüne kurulur, olumsuzluk içeren önyargılar üstüne değil. Kendi yazdığımız kitaba he derken, tanrının kutsal kitabını yerden yere vurmak adettenken, aynı zamanda ayıptır da. Ve evet, herkes farklıdır. Bazıları daha da farklıdır. Ama bu onlara istedikleri insan/nesne ile, istediklerini yapma özgürlüğü vermez. Bu özgürlüğü ne toplumsal ve hukuksal kurallar, ne de otobüsteki dünyadan habersiz bir adet Mehmet amca sağlar. Özgürlük ve gerçeklik kişi-kişi arası ve/veya kişi-nesne arasında karşıdaki kişinin veya nesnenin imkan verdiği değer aralıklarına yatırılır, gerekirse fileto da çıkarılır, kıyma da. Ama her kişiye/nesneye de kıyılmaz tabii.
Bazıları yazılarını ünlü bir söz ile, bazıları bir şiir ile, bazıları ise Serdar Ortaç elinden çıkma şarkı sözleriyle bitirebilirler. Ben kocaman kocaman neyssselerle bitiririm. Bazen yazarım, bazen yazmam, ama oradadır o neyseler. O yüzden nihilist narsist karışımı ergen triplere girmeyip her şeyi başa alabilirim belki. Hem ne gereği var sert olaylara girmenin? Hepimiz bir sürü gereksiz şey yapmıyor muyuz bir gün içinde? Doğru-yanlış değil, gerçek-yalan ayrımını yapmak lazım. Belki başa alamam, bilemem. Klişe bir cümle de yazarım: kendimizi kandırmayalım. Hayat sizin. Keyfini çıkarın. Ama Adem o elmayı tek başına bitiremezdi.
Çarşamba, Eylül 02, 2009
Gün Sonu İşlemleri
Geçen gün bir kelime öğrendim. Efendim? Yok, size demedim. Geçen öğrendiğim kelime “müşkülpesent”. Ne o, bilmiyor musunuz? Nesillerdir her akşam yemeğinde bu kelimeyi kullanan aileler var. Hatta cümle içinde bile kullanacak kadar müşkülpesent bir insanım. Benim kuzenimin müşkülpesenti var. Ben müşkülpesenti seviyorum. Başka şeyleri de seviyorum. Mesela lobutlar. Bana her zaman dövmek isteyeceğim tipleri hatırlatıyorlar. Sana hatırlatmıyorlar mı? Senli benli olduk hemen. Afedersiniz, size hatırlatmıyorlar mı? Hatırlatmaz olurlar mı! Hatırla hatırla bir hal oldum azizim! Zat-ı alinizden ricam olacak. Bir kere verir misiniz? Lütfen bu bahsi kapatalım kuzum. Filhakika çok güzel bir bluzunuz var. Ay ben gülerim!
Bir peri gördüm galiba. Evet evet, bir peri bu. Hayır bir kuş. Bir uçak? Süpermen mi? Bence Yıldo. Bir Yıldo vardı. Ne oldu ona hakikaten, filhakika, müşkülpesentçe? Benim bir arkadaşım çok müşkülpesenttir. Müşkül peasant? What the fuck? Ne oluyoruz? Hatta ne var lan it? Orman kibarıyım ben. Ayrıca çok müşkülpesentim. Güzel, çirkin ararım. Gönlüm pek eğlenmez. Gönül bu, kafese de konar, daldan da uçar. Sonra da gelip sana kaçar. Terbiyesizleşme. Öyle demedim. Hem neden bu? Tek kişiydim ben. Bekle bekle bir hal olmuş bu peri de… Ne birikmiş içinde garibimin. Ciğerleri tozlanmış hatunun. Pardon, bir kere verir misiniz? Vallahi olmaz. Oh shit o zaman. Ama oh mein gott ayrıca. Ne biçim insansın sen Yıldo? Kafama armut düştü ve mal olduğumu buldum. İyi bok yemiş miyim? İyi saatte bok yesinlerden miyim yoksa? Peri değilim. Peri sağ omuzumda şu an, kulağıma ayıp şeyler fısıldıyor. Ama hepsini buraya yazamam. Bana da kalsın şekerim. Hahahahay! Sır tutulan bir ülkede mi yaşıyoruz ayol?
Söyle bakalım, çok mu kolaymış sanal satırlarda hayıflanmak? What the fuck! Tüm karakterler soğuk havada yüze çarpan rüzgarın nemlendirdiği göz kadar gerçek miymiş? Görmüyor muymuş o göz? Ne var? Kedi kesenler de var bu dünyada. Halbuki küçükken kedilerin şeytan olduğunu söylerlerdi bize. Geçen gün iki tane kedi gördüm. Ve gerçekten eğer şu dünyada tamı tamına iki tane kedi şeytan ise, kesinlikle o iki kediydi. Aynı zamanda çok müşkülpesent kedilerdi bunlar. Bakmıyorlardı. Kedi kesmesi diye bir şey vardır. Deneyin bunu. Tamam. Bir kedinin yanından geçerken onun gözlerine bakın. Ok. O da size bakacak, ve siz ortamdan uzaklaşana kadar sürekli göz göze kalacaksınız. Çok romantik değil mi? Ama keseceğiniz kediyi iyi inceleyin. Nihilist olsun biraz. Sonra umursar sizi, peşinizden koşar. Neyse aslında en başta fiili olarak bıçak vb. ile kesmekten girdim ama buraya nasıl geldim ben de anlamadım. Siz de uğraşmayın. Sen de uğraşma. İkinci kez konuştuğum birine siz diyemiyorum, afedersin. Geçen gün ikinci kez konuştuğum birine biz dedim. Üçüncü konuştuğuma ise o dedim. Ama bir kere birisinin karşısına çıkıp “memeee” diye bağırmışlığım yoktur. Siz veya sen demek lazım. Meme ne ki? Meme dalında güzeldir. Kopartmamak lazım, hayvanlaşmayın. Neyse.
Neyse dediğime göre son paragrafa girebilirim. Belki de giremem, bilemem. Ama siz siz olun, biz olmayın. Siz sizi bilin, siz sizi. Siz sizi bilmez iseniz, siktirin gidin. Çok afedersiniz, söyleyecek bir şey bulamadım. Efendim? O otobüse binip kaçacağım ben. Açacak mısın? Kola, gazoz? Evet, çok kötü espri yapıyor da olabilirim ama özümde iyiyim. Varoluşumda kötü olabilirim. Ama varoluşum özümden önce de gelse, son gülen iyi güler. Çok da güzel güler son gülen. Son gülenin dudaklarının kıvrımını çok severim. Yirim ben o son güleni, oyyyy. Şimdi hepiniz yatın zıbarın.
Yusuf Salman 03.09.09 - 01:46
Çarşamba, Ağustos 26, 2009
Time After Time, Over Again
I got off from work around 3:45, yeah, I clocked out early once again because I was bored and the other two interns were gone too. I hopped on the bus and came to Sariyer, falling asleep on my way here. I was planning to go home straight away but the smell of the sea was too tempting to not take a walk. So, despite heavy laptop on my shoulder and bag on the other, I took a walk along the Black Sea end of Bosphorus. With All That Remains blasting from my ear pieces, I was happy. I even took a couple of pictures. I was happy until...
The world we live in is so unjust. I don't even know how I feel about that. I find it hilarious in a really fucking sick way, yet I also think it's very sad. See, I believe my problem is that I have too much empathy and I can not bear to see someone suffering. And I find it funny because I want to make myself believe that it's just a temporary situation. However, not so temporary in most cases. Today after I picked up last week's copy of Uykusuz, I saw this middle-aged man trying to explain what he wanted to a cashier: he was mute and I think he had some kind of autism. It was so devastating to see someone trying so hard to fight against the barriers he has whereas we, the dumbass teenagers, are wasting our lives complaining about stupid shit. Well, I’m done with my teen years but that’s not the point. I rushed out of the store. Had I stayed there a second longer, I would have cried. But I guess I was destined to cry. I saw this girl, 15 the most, picking up plastics from a garbage can and putting it in her backpack while telling her younger brother that they should get the highest price for the plastic stuff. I literally ran away from that place; I must have looked like an idiot, with all my fancy outfits and tears. I wanted to help them somehow but I can barely save my ass from being broke, how can I possibly help those people?
It fucking sickens me that the rich gets to play and have fun and these people only get struggle. And especially the way they treat beggars on the street. Yes, some of them do nasty shit like stabbing and pickpocketing but not because they want to. They just have to. I have always stood behing my convinction that humans are essentially selfish - that's what survival requires. But there's good in people. No one really wants to hurt another human. Some murderers get labeled insane, mad, out of their minds. But honestly, aren't we all? In my beloved(!) school, some people crash their cars and buy a new one the next day. Fucking ridiculous. They deserve a kick in the balls. Anyway back to empathy... I used to be worse; at some point, I couldn't stand watching anything that had the tiniest bit of a heart-wrenching story. I've learned how to control it now... at least now I know how to feel empathy for those who deserve it. I know I'm not a good person. I'm not a bad person either. I'm just a person. Just a girl who's trying to make it through life. But sometimes, I simply wish I could be ignorant to the pain and struggle. And Istanbul doesn't make it any easier because we have so much poverty along with the greedy fucking bastards here. Variety scares me sometimes. It scares me so much. And funny thing is, no one around me seems to care.
Feels like I have this kid in me trying to stay young and my obligations want me to grow up. Maybe I grew up earlier than I should have. What I mean by growing up is being aware of your obligations. I went to Canada on my own at the age of 14 - damn, it's been 6 years. And being in foreign land on your own is very scary even though you know the language too damn well. Foster families, yeah but they don't drop you off to your school everyday. They just give you food, a place to crash and some small-talk. That's it. I've talked to a lot homeless people there because they were the only ones who understood me. They were waiting to go home, like me, wherever home was. And I was the scared kid, waiting to go to her family, crying next to a complete stranger. I wasn't afraid of them. I was afraid of being completely alone and homeless, so to speak. And now, I'm living in my own apartment, alone on a Ramadan day when I should be with my family. Trying to take steps and grow up but the kid still longs for the comfort of home. Maybe that's why Garden State always makes me cry.
Andrew Largeman: You know that point in your life when you realize the house you grew up in isn't really your home anymore? All of a sudden even though you have some place where you put your shit, that idea of home is gone.
Sam: I still feel at home in my house.
Andrew Largeman: You'll see one day when you move out it just sort of happens one day and it's gone. You feel like you can never get it back. It's like you feel homesick for a place that doesn't even exist. Maybe it's like this rite of passage, you know. You won't ever have this feeling again until you create a new idea of home for yourself, you know, for your kids, for the family you start, it's like a cycle or something. I don't know, but I miss the idea of it, you know. Maybe that's all family really is. A group of people that miss the same imaginary place.
Moving on. I know that wasn’t worth a dime, but it was worth a try.
It wasn't our time yet. The blue faded into a dark gray. Red circles crowding around the blue, he wasn't smiling. No longer. With a sigh, he asked me to leave. Leave quietly. And never come back again. I was content with his request. The only thing that tore my soul into two was the fact that it wasn't fair. To either of us. I held out my hand, maybe a last shake just for the sake of the memories we've had. His hand didn't move. I reached out, grabbed his hands and tried to rip them apart. They wouldn't move. Almost as if they were glued together. To the left, to the right, slow motions of his head, the bones grinding against each other and the joints cracking open and closing. "No", he said, "it isn't meant to be." My throat hurt. I wanted to scream at him. Where was my voice again? Gone. Non-existent. Buried in the depths of my reluctancy. He said it was a game of fate. I wouldn't call it fate per se; rather... a series of event which are very fortunate yet ironically unfortunate in some aspects. Silence. Silent screams for a few minutes. The symphony composed by the hurt, the burning tears and the emptiness. I watched his brows pinch into a frown and more bones and joints, he left. For all the seasons, for all the wrong reasons, we were done.
Yeah. I can't write shit.
That cup of tea is cold now. I'll get another cup.
Date: August 26th.
Time: I don't even know, fuck that shit.
Songs listened to: It Dwells In Me, The Prosecution, Sometimes I Just Go For It, The Exit, Crow King, Hack
Pazartesi, Ağustos 24, 2009
Mallık
Olay şu: Antalya’da 40 yıldır hizmet veren bir genel ev varmış. Ve sivri zekalı bir insan gitmiş yanına cami dikmiş. Şimdi camiyi yaptıranlar, alakalı bazı kişiler ve bölge halkının bir kısmı mızmızlanmaya başlamış bile. E yavrum, oraya camiyi sen koydun! Birisi çıkmış “günah” diyor. Birisi çıkmış “tam da kıbleye yapmışlar, namaz kılarken oraya dönmek zorunda kalıyoruz, bu büyük bir ayıp” diyor. Son olarak gelinen nokta: insanlar genelevin şehir dışına taşınmasını istiyor. Kimse kusura bakmasın, beni burada arkadaşlarım, akrabalarım, sevdiğim ve saygı duyduğum büyüklerim de okuyor ama demek zorundayım: YOK EBESİNİN …I! Yeter lan! Genelevin yanına cami kuruyosun, sonra neymiş “günah”. Eğer haberde bir hata yoksa, böyle şeyler yapan, söyleyen, düşünen insanların kendi boklarında boğulmalarını diliyorum.
Evladım! İki taraftan bakınca da saçma olay! Eğer günahsa sana günah! ÇÜNKÜ SEN KOYDUN O CAMİYİ ORAYA LAN! Diğer taraftan bakınca en azından günah falan diye insanların inançlarından faydalanan bir şey çıkmıyor ortaya, tamamen somut: DAĞDAN GELDİN BAĞDAKİNİ KOVUYORSUN lan! Cami yaptırma ve destekleme derneğinin başkanı olan kişi, Hasan Hüseyin Tanrıöver, diyor ki: “Bazı insanlar şimdiden geneleve taş atmaya vs. başladı. Şimdilik kontrolden çıkmış bir durum yok ama ileride çeşitli provokasyonlar olursa çok daha büyük olaylar olur.” Ben de bu adama diyorum ki: provokasyon sensin amca! Gidip camiyi oraya koymuşsun, zaten neredeyse ülkede adam başına iki cami düşecek kadar cami var. Başka yer mi yok? Sonra uyarı adı altında tehdit savuruyorsun. Yıkarız orayı başlarına diyorsun. Haydi demiyorum de!
Sıs!
When it comes to cheer, motherfucker is a Grinch.
It feels like something is trying to claw its way outta my lower abdomen right now. If you, my lovely reader, are a female, you'll understand. As for the males, I don't know fellas, go get a sex change or something. Or if they invent one of those virtual reality machines one day, try being a lady mmmkay?
There was this dude I knew two years ago. He was cute, funny, adorable, sexy whatever the fuck. We started to talk and it was all going well until the moment where rumor began and we fell apart. I don't understand why it mattered so much to people whether we were dating or not. I wouldn't call our thing a relationship but it wasn't friendship either. Now, on a boring and painful day like this, I'm once again lurking around on Facebook. I saw he got this new girlfriend and a new job. Good for that fella, he was a nice one.
I've been talking to people about things, you know, things in general and I've realized something. These people I talk to are so afraid of being alone. Like last night, me and a friend were talking about this documentary: "Metal A Headbangers Journey." Throughout the documentary, there's a lady who keeps suggesting that metal gives fans a place to belong, it gives them a sense of belonging. Now question to be raised here is... Do we actually need a place to belong? Do we, really? My friend said we belong to the place where no one belongs. No, I shall agree to disagree. We do NOT need to belong anywhere, any movement or any fanbase. If you're listening to the music and enjoying it, then that's enough. That's all you fucking need to go on. I mean, a lot of metalheads are just blind fucking idiots who think metal is all about being a cult and they think they are so cool by just having long hair and wearing black shirts... Oh my fucking god, how fucking painfully boring is that? What matters there is the music and the feeling and the rage you manage to let out. that's all that fucking matters. So it's alright if you wear a most pop outfit to a metal show. It's alright as long as you are not bullshitting anyone and actually enjoying the creation.
For me, metal is a tiny voice in form of riffs, beats and roars and it keeps telling me to hang in there and fight. Also this tiny yet big voice provides the inspiration I need to create as well. Okay, I don't create anything worth reading but hell, it's my own way of therapy. But that doesn't mean it's only metal! How could I possibly explain this... hmm, imagine a room filled with a lot of people, all of them have distinct personalities and they are all talking to me: metal, rock, pop, jazz, blues, classical, many other genres. Yeah, that's how music is for me. A group of tiny little voices. But somehow, just because I listen to death metal, I end up getting labeled as a "hardcore metalhead" No, I am not and will never be a fucking hardcore metalhead. Those guys are simply idiotic cumdrinkers with no self confidence. They have long hair because every other metal musician does, they wear black and lots of chains and stuff because it's how a metalhead should dress. Get the fuck out, honestly, you guys are fucking ballsucking posers, and also you're all worse than Hannah Montana. Yes, I indeed wear band shirts which happen to be black somehow but I don't wear them because it's the thing to do. I wear them because those shirts are more comfortable than fancy fancy shirts and dresses. Plus, I believe if I wear them and if somehow I can get the attention of others, then it means I'm supporting one of my favorite bands. I'm supporting them by possibly recruiting a fan. I have slightly long hair, is it because I'm so metal? No. Actually, I'm the most "un-metal" gal you'll ever meet. I have my hair long because I like it that way. That's all there is to it.
Yet, still people insist listening to metal requires some kind of brotherhood. Fuck your pretentious brotherhood to your beloved hell. I don't need to belong to your stupid group. I will not conform to your biased point of view.
G'day to y'all mates, I'm out. Time for some coffee.
Kontiseptik
Saat 6'da uyandım bugün. Yani aslında saat 9'da uyanmış oluyorum zihinsel olarak. Ama yine içimde bir şeyler uyuyordur, belki uyumuyordur, bilemem. Bildiğim tek bir şey var, o da Adil Korkmaz'ın suçlu olduğu. Adil Korkmaz kim dersen, biraz önce uydurdum. Herhangi bir isim benzerliği konusunda kıvırma hakkımı saklı tutarım, kilitler ve anahtarını yutarım. Satsan beni, ne kadar tutarım sevgili okur? Ama beni satma, çok kişi tarafından satıldım şimdiye kadar. Hatta geçen gün senin bana dediğin şeyi de yaptım. Ama cevap vermedi Jale. O değil de, sen bana neden hiç e-mail atmıyorsun? Ben e-mail almayı çok severim. Yollamayı pek sevmem ama yine de yollarım. Onun dışında zaman zaman mail kontrol ederken uyumayı severim.
Fermuarın açık kalmış. Bence sen de barmenlerle kavga çıkarmalısın. Ama önce kırmızı bülbülü bulman lazım. Bülbülden güle geçiş yaparak bayatlatayım mı ortalığı? Neyse, ben kaçayım. Sana bol dumanlı hava sahaları diliyorum, ve bol eğimli kıta sahanlıkları!
Cuma, Ağustos 21, 2009
Çarşamba, Ağustos 19, 2009
Mind Gone Wrong
I don't even know what I'm going to say. There's something inside I have to let out and the best place is here.
Facebook keeps pressuring into learning which Englih word I am, but I really don't want to know. So back the fuck off, Facebook, leave me alone.
Whatever, folks, problem solved.
I feel invisible.
I don't give a fucking crap if you think I'm filling this place with useless shit.
Good night.
Pazartesi, Ağustos 17, 2009
Nails On The Wall, Neil On My Mind
It was a nice summer day; you know, flowers and all that jazz. It was going to be the last time I saw the house before they built a new, brick-n-mortar one. Ironically, it was the first time I dared to take a peak inside. There was a man in the house, no one I knew but somehow he looked familiar. I walked up the stairs with creaks and squeaks accompanying me and walked into a room with an old bed and a closet. The man was sitting on the bed; he patted the spot next to him: "Come, sit, my child." As freaked out as I was, I decided to obey. He grabbed my face gently and told me to look in his eyes.
The rest is too blurry to tell: Doors opening to new worlds, strangers in the middle of the night, gas station stories, shadows and little strange girls...
Yes, I am an asshole.
Yes, I've lured you in and I'm leaving you right here, in the middle of my story, with yourself.
Honestly, folks, I can not tell this story. I do not possess enough power to do so. I am not that good.
However, I won't be cruel and tell you what to do next. You're going to do exactly what I say: You're going to go to the nearest bookstore, wander through the fiction section and come across a name that you'll somehow recall but won't be sure. You'll pick one of the books of this author, buy it, go home and read it. I can bet you all I have right now -which, ironically, is just 10 bucks- that you will love the book. Then you're going to sleep. And perhaps dream of a beautiful land with lots of different people in it. But there's going to be one guy who shall repeatedly appear in your dreams. Not necessarily as himself, but with his words and imagination.
Neil Gaiman.
To Chuck Or Not To Chuck
Funny thing is, I guess the latter only applies to males. Oh well, if any of you creepy, chronic pleasure-maniacs are reading this: Don't go Pearl Diving.
It is scary. It is dangerous. And not to mention, creepy as fuck.
If you can't stop yourself from using your hand every-so-often, put on a pair of stockings and apply mascara and lipstick. Hit the town. Thin fellas will be mistaken for girls and large fellas will immediately be labeled as "drag queens" but the idea here is to step out of the boundaries of your usual routine and have a little fun with flamboyance. At the very least, it's safer than Pearl Diving, I believe.
Ladies. Don't let your men go down on you. Their mouths and tongues are their most dangerous weapons. They could actually kill you with just a tiny breath. Scary, isn't it? Stay away from extravaganzas. The normal deal should be enough, right? Right.
Or if you prefer to take an easier route... do not EVER read Palahniuk. Once you've begun, there's no going back. He'll always leave you for wanting to read more. It will be just one book at first and before you know it, you'll have read all his books.
It's best to stay untainted.
Pazartesi, Ağustos 03, 2009
YOK
Üzerimde bir kaşıntı
Sanki beynim kaşınıyor
A- bir mutluluk var üzerimde
Sanki var, sanki yok
Bir yerdeyim,
Neredeyim haberim yok
Kaybolmuşum
Bulabilene aşk olsun
...
Kendimi sorsam kendime,
Kendim yerinde yok.
Yüzüme yapışan maskeleri çıkartmaya,
Gücüm de yok,
Cesaretim de yok.
Sen yoksan,
Ben yokum.
Kimseyi görmez gözlerim.
Kimse yok.
E and P
Hücrelerim zıplıyor.
Nötronlarım kaçıp gidince,
Elektronlarım ve de Protonlarım,
Sapmışlar yörüngeden.
Elektronlarım ve protonlarım,
Ayrı yerlerde, yapışmış birbirlerine.
Bir Elektron, bir Proton.
Bir Proton, bir Elektron.
Pazartesi, Temmuz 20, 2009
Poğaça
bir duvar dibi gerekir çoğu zaman kusacak
belki bir çalı kenarı…
bazı gözler çalar kenarlarını kelimelerin
yapyaşlı bir ağaç kovuğu gibi
derin
yine de dalgalı ve genç
hemen atlansa bile çok geç
hemenden de hemen atlanmalı ağaç kovuklarına
kopuklarından kaçarak hayatın
siz yine bu seferlik
sözlerimi gözlerle karşılamayın…
Canım, Aksak Duygular
Sinirlenmeyeyim, sinirlenmeyeyim diyorum. Bu sefer de internet çalışmıyor. Sakin olayım, sakin olayım diyorum. Sürekli bir aksaklık. Alışayım, alışayım diyorum. Bir süre sonra tekrar bağlanıyorum. Aynı yere geliyorum. Dönüp dolaşıp yine aynı yere. İlerleyen saate rağmen kendimi unutuyorum. Son 24 saatin...
Sebebini bilmediğim nice hüzüntüler kaplamışken böğrümü, ağlamak yerine haykırmak. Dürtülerin kontrol edilemeyişinden kaynaklanan şiddetli baş ağrıları. Süt tenli dilberlerin gelip geçişini izlerken kalbiminde meydana gelen çarpıntılar. Dilimin tutulması, özgüvenimin kaybı gibi yan etkiler. Ne yapacağımı şaşırma anında süregelen duygular çarpışması. Sonra ne olacağını bilememenin verdiği gurur kırılması. Kırılan gururun arkadaki perdeye büyücek yansıması.
Sonra birden..
Ortaçağ’da yaşarken usta bir demirciye dövdürdüğüm sonra da süslerini de son kuruşuma kadar vererek yaptırdığım, sonra gümüş kaplattığım kılıç geldi aklıma. Boyu 1 metreden biraz fazlaydı ve daha çok bir palayı andırıyordu. Ortada kalan en kalın kısmına yuvarlak bir arma yaktırmıştım üstelik. Ailenin armasıydı. Çok keskin bir kılıçtı, hatta bir keresinde tüyleri kabaran bir kır keçisinin sırtını tek seferde tıraş etmiştim. Havaya uçuşan yüzlerce kılın arasından kılıcıma yansıyan güneş ışınları görülmeye değerdi doğrusu. İşte ben bu kılıcı defalarca insan kanıyla kırmızıya boyadım. Sonra da temizlerdim. Ne de olsa kılıcımı çok severdim. Daima temiz olması benim için önemliydi. Hatta değerli diye âdice çalmaya kalkmasın diye kimse, değerli taşlarla bezettirdikten sonra gümüşle kaplattırmıştım onu. Benim en önemli eşyamdı bu kılıç. Belki de tek eşyam. Mesela kabzasının içi oğuktu. Özel bir bölme vardı orada. Hayatımın büyük bir bölümünü ormanlarda, doğayla başbaşa geçirdiğimden kendi yaptığım özel ilaçları ve de yanlız başıma geçirdiğim günlerde yazdıklarımın arasından seçtiklerimi koyardım oraya. Diğer yazdıklarımı ise ateşi tutuşturmak için kullanırdım. Tabi kınını da unutmamak lazım. İşte ne kadar değerli bir kılıçım varsa, kını da o kadar sade idi. İşime yarardı, hafifti ama hiçbir değeri yoktu. Oysa benim için kılıncım kadar değerliydi.
Aşk Nedir?
Vakit gece yarısı olduğunda, henüz uyumamışsan, iki kelam etme vakti gelmiştir burada. Cırcır böceklerinin bazen tahammül sınırlarını zorlayan sesleri ve sivrisineklerin ölümüne saldırıları esnasında, buradan ayrılmama çok da az kalmışken. Herkes uyumuşken ve ben sadece inim inim kaşılırken. İşte aklıma kaşınırken gelerler...
Uyumama çok da az kalmışken. Teşkilatın iki silahşörünü biraz okuyup, biraz da çalışıp bir taraftan kaşınırken bir taraftan yazmaya başladım “Benden Öte, Benden Ziyade” bir şekilde. Bir türlü rahat edemememin verdiği ızdırap bir tarafa, yemyeşil yaprakların arasında gözüme çarpan sararmış yapraklar bir tarafa. Bir taraftan beni rahatsız eden sivrisinekler, sarhoş cırcır böceklerinin ağaçtan ani düşüşlerinin verdiği ürperti bir taraftan. Ne de az kalmıştı değişime. Yeniden.
Aklıma yine gözlerimi eğlendiren, kalbimi okşayan, duygularımı kırpıştıran taze dilberler gelir. Tamamen naturel duygularla bezenmiş ince aşklar. Gelecek hayalleri, geçenlerin çirkin ve acı hatırası. Nice hayaller koparır anda beni yaşamdan. Neler gelip, neler geçmiştir. Neler olup, neler bitmiştir. Neler olacağını bilememenin acı tadı ve huzuru ile birlikte uyumaktır aşk dediğim. Aşkın ne zaman karşına çıkacağını bilmemenin ızdırabı ve dinginliğine sarılmaktır. Nicelerini beğenip, bir daha asla göremeyecek olmanı bilmendir. Acele ile yürürken gördüğün cemali tüm gün düşünmektir.
Her ne ise. Aşk, ağaştan bir anda düşen olgunlaşmış bir meyve ve onun yıllanmış şerbetidir. Yıllandıkça değerlenen. Olgunlaşmayı beklerken hayal kuran bendir.
AŞK, HIRS, ÖLÜM
Bu gün de bitirken, yeni bir günün başlama heyacanı varkan insanlarda beni nedensiz bir hüzün kaplar. Tüm ihtiyaçlarımı bir yana bırakıp düşünmeye başlarım. Ne olduğumu değil, ne olacağımın tahlilini yaparım. Alacaklarımı bir tarafa bırakarak, vereceklerimin hesabı. Ne yapacağımı bulunca, sonuna kadar kendimi ona verip, onun vereceği hazza yoğunlaşmaya şimdiden alıştırırım kendimi. İşte tam da bu sırada, tüm yaptıklarımı bir kenara bırakıp, neler yapacağımı düşünerek yüksek hayallerle buluşurum. Korku falan kalmaz. İşte o zaman ki öyle bir yerdeyimdir ki ortada sır kalmaz. Orada acı olmaz. Kötülük de iyilik de olmaz. Geriye sadece bakış açısı kalır. Bakış açıları ise o kadar çok ve yoğun olur ki insan işte ondan büyük bir keyif alır. En zirveye çıktığın öyle bir an daha vardır ki o anda sen en yücesindir. Haykırırsın! İşte orada buluşmak dileğiyle yaşamaktan ibaret olan hayatım, daha sonra ne idüğü belirsiz bir duygunun içine düşer. Sırada aşk varsa, işte o zaman hayata küser. Ne yapacağını şaşırır ki insanlardaki hırsın nedeni bence bizzat budur. Kendini kaybetmiş, ne yapacağını bilmeyen insanlar artık daha fazla dayanamayıp son sürat koşarlar. Nereye olduğunun aslında kesinlikle önemi olmadan, bir yerlere varmaya çalışırlar. İstediğini bulamayanların haklı refleksidir hırs, işte böyle bir şaşkınlıkta ortaya çıkan. Bununla bitse seviyeler iyi yine. Neler var neler! Seviyesiz seviyeler kısmı var. Seviyeli seviyesizler kısmı var. Uzayan giden, bitmez rütbeler var. Ölene kadar bitmeyen bu rütbeler aslında insanları hayatta tutmak içindir. Sürekli koşan bir insan, yolun sonunu bulduğunda kıyamet kopar. Yaşama dair bir amacı kalmamış bir insan elbet yaşamak istemeyecektir. Ölünce ulaşılan rütbe aslında tüm insanlarda aynıdır; ÖLÜ. Yani herkes ölüme koşar, tüm aracılardan geçerek. Aşk’tan da.
Cuma, Temmuz 17, 2009
Sessiz Sakin
Sessiz, sakin kaldım. Kendi kendime. Şimdi işte yazma vakti. Aklıma ne gelirse. Çok artı var. Eksi var. Hepsi aynı yerde. Defalarca. Yanlız. Hepsi kendine kendine çaresiz. Kimsesiz. Bekliyor. Yarın olacaklardan habersiz. “Ne olursa olsun” diyor. Çarpıyor, sürtüyor, kırıyor. Hayat bu. Ne yapacağı, ne taraftan çıkacağı belli olmuyor. Ne kadar kontrol etmeye çalışsan boş. Gereksiz çabalamalar diyarı. Nereye gideceğini bilmeksizin kaldırımları aşındırmaktan ibaret aslında. Nasıl bir mantık aşkı kaldırımlarda aramayı kabul edebilir. Kim kabul eder? Kimse için doğru olmayan bir sürü ayrıntı. Kimsesiz, yalnız kelimeler. Onlar da aramakta kendilerini cümlelerde. Ne yapsan boş derken, hayat sadece bir eğlence ya da acı. Her ne ise. O herkese geliyor tatlı tatlı. Herkes çok seviyor bazen onu, o kimseyi sevmez. Hayat bazen kimseyi sevmediğinde, herkes onu yaşamaya istekli bir tutum takınır. Öylece defalarca etrafında dolaşırız. Bir türlü içine girmeden. Nereden girildiğini bilmediğimiz bir yere zaten nasıl gireceksek. Ya da girince beğenecek miyiz? Onu bile bilemeden sadece koşmak. Çabalamak. Boş yere ömür tüketmek, ölüp yitip gitmek. Devam etmek başka bir şekilde.
İşte, hayat ne kadar anlamsız oluyorsa bana her geçen gün, ben de o kadar üstüne gidiyorum bari. Ne de olsa başka çarem yok. Arkandaki yol yürüdükçe kapanıyor. Geriye gitmeye imkan bırakmıyor. Üstelik arkadan sürekli itekliyor. İstersen koşma, ilerleme. Seve seve yapmaktan başka, yaşamaktan başka bir tane bile çare bırakmıyor ölene kadar. Ne yapsınlar bunlar da, ya ağlayacaksın ya da güleceksin.
Sonra, farklılaşmaya çalışmak, söz gelimi kendini geliştirmek. Palavra tüm bunlar. İtekleme yöntemleri. Herkese verilen nice öğütlerden. Gerekli olduğu düşünülen ama anlamsız. Onlar da aynı şekilde kimsesiz ve yanlız. Kim derdi ki farkına varmak da gereksiz ve aynı şekilde. Demek ki biliyorlardı. Hayatı sürekli zorlaştırmaya, karmaşıklaştırmaya programlanmış insanoğlu bunu daha önce de yapmış. Doğdumuzda nasıl da bir karmaşayla karşılaştık. Dünyayı programlamışlar bunlar heralde bu şekilde. Sessiz, Sakin.
Perşembe, Temmuz 16, 2009
Çocuk Yetiştirme İle İlgili
Çocukları ne kadar anlayabiliyoruz? Herkes daha önce çocuk olduğuna göre, herkes çocukları anlama yetisine sahip olmalı. Hani, sonradan aklını kaybettiysen o farklı. O zaman zaten çocukla felan işin olmaz. Emin ol J Peki. Hadi, modernleşme diyoruz, farklı bir nesil diyoruz. O zaman kimse anlayamaz ki çocuklarını, yavrularını. Kimse de daha önce anlayabilmiş değildir, bu sebeple.
Tüm istediklerini yapsak ne olur?
Bence, ağlayarak elde etmeyi öğrenirler. Biz öğretmezsek birileri öğretir sonuç olarak. Hep birileri öğretir. Hepsi gene aynı çizgiye gelir. Ne olursa olsun, olacak olur. Peki ne yapalım? Hiçbir dediklerini yapmasak, bizim istediklerimizi yapmaya zorlasak? O zaman da köle olmaya alışırlar. Bir süre sonra, insanlar onlardan ne istese sorgusuz, sualsiz yerine getirme içgüdüsüne sahip olurlar. Sonunda yine biri uyarana kadar. Yol gösteren olana kadar. Doğru yol, yanlış yol değil tebi mesela. Sadece yol!
Peki, ortasını bulsak. Ama Kime göre?. Yine olacağı olur. Aynı yola girer.
O zaman ne fark eder?? Ne isterlerse, ne istersek onu yaşasınlar..
Çarşamba, Temmuz 15, 2009
Kareli Sayfa
“Tam vaktinde yetişmiştim.”
Kareli bir sayfaya yazarken aklıma ilk gelen. “Yetişmek, zamanlama”. Kareli bir sayfanın bana çağrıştırdıkları. Aklıma ilk olarak getirdikleri. “Tam olarak yetmedi” mesela. Kareli bir sayfanın bilinçaltımdan çıkardıkları. Kalbime ya da her neyime ise, hitap ettiği. İşte hepsi bu. Bu günkü macera gerçekten de olabildiğine telaşlı ve sayısal.
Mesele var. Ondan!
Yeni alınan kararlar.
Uygulanmayı bekleyen kurallar.
Bitirilecek işler.
Yaşanacak dakikalar.
Bitmeyen maceralar.
Dolup, boşalan bardaklar.
Yenilikler, fırsatlar.
Alımlar, satımlar.
Ödemeler, kazançlar.
Para, para, para
Yaşanılası dakikalar...
Hiçbiri bitmez, bitmedi...
Ne Fark Eder..
Emeklerimiz boşa çıksın ya da çıkmasın ne fark eder. Ne fark eder, tüm yaptıklarımız. Tüm başarılarımız, tüm hatalarımız ne fark eder. Hırsımız, tembelliğimiz. Ne fark eder. Karnımız aç olsun, tok olsun ne fark eder. İsyan etsen, etmesen ne fark eder. Beni doğru tanı, yalnış tanı. Ne fark eder. Ne fark eder? Yaşasam da ölsem de. Ne fark eder. Çalışsam, yatsam ne fark eder. Okusam, ya da yazsam ne fark eder? Ne fark eder, sen yanımda olmayınca. Sen yanımda olmuşsun, olmamışsın ne fark eder. Çabalarım ne fark eder? Hiç! Sadece gönül eylendiriyorum ben. Gönlünü eğlendir, eğlendirme ne fark eder. Savaş ya da barış ne fark eder. Ne fark eder? İçsem de içmesem de ne fark eder.
Gitsem de kalsam da ne fark eder. Gülsem ya da ağlasam. Ne fark eder. Ekmek arası peynir zeytin ya da sushi ne fark eder?
Ne fark eder. Olsam da olmasam da. Ne fark eder..
Aslında hepsinin ayrı bir tadı var. Ama tad almışsın, almamışsın. Ne fark eder. Onun da ayrı bir tadı var. Ama tad almışsın almamışsın... (Sonsuzluk) Ne fark eder?
Salı, Temmuz 14, 2009
Düşünecek Çok Vaktim Oldu!
Tamponun bir tarafı yerde olunca haliyle önce yerine takmaya çalıştık, sonra Meraş’ın bu konularda tecrübeli ve de yardımsever gençleriyle hemfikir olaraktan tamponu tamamen çıkartıp arabaya atmaya karar verdik. Böylelikle kardeşlerime teşekkür edip sanayinin yolunu tuttum yavaşça ve minimum umursayışla… Arabanın tamiri usta ellere emanetken, düşünecek çok vaktim oldu. “Her işte var bir hayır” dedim. Bir de yağmur yağmaya başlamaz mı o arada. Dolaşıp geleceğimi söyleyerek, o tatlı yaz yağmuru altında yürümeye başladım. Dedim ya düşünecek çok vaktim oldu. Ne düşündüğümü bilmeden! Çok düşünüp, aslında hiç düşünmeden!
Bir Pazartesi Günü Serüveni
Aslında burası güvenli. Hiç gitmek istemiyorum. Ama işte bu yüzden gidiyorum.
...
Ya ne güzel yatıyodum akşam..
“Kalkmıyon mu? Kemal. Yörü! Oğlum yörüsene!" ihtarlarıyla beni sindirebileceklerini sanıyorlar. Beni yattığım yerden kaldırmak için, bir bahaneyle yastık ve yorganımı üzerimden aldılar. Her an yatağı da çekebilirler. Televizyonu da kapattılar. Gitsem iyi olacak.:)
Gittik..
Çocuklar televizyonu açıyor ve Zehirli çizgi film kanalı, Cartoon Network'u izlemeye başlıyorlar. Ben de çocukların surat ifadelerinden de anladığım kadarıyla, çocukların durumuna neden anlaşılıyor. Bundan kesin olarak emin olabilmek için ben de biraz da olsa bakıyorum.
O kanalı izleyen çocukların kesinlikle anormal olacakları konusunda kesinlikle eminim. Hiçbir şüphe yok. Yasaklasak? Bana yasaklanan her ne olursa olsun, ona olan ilgim daha da artardı.
Geldik. Uyudum ve de.
Pazartesi, Temmuz 13, 2009
El Yazısındaki Sır Perdesini Arala
Gidip, kitap almaya bile üşeniyorum aslında. Ya aradığım kitabı bulamazsam, hiç bir kitabı beğenmezsem. Almaya, okumaya layık görmessem. O zaman sonum gelmiş demektir. İşte bu yüzden yerimden kalkamıyorum. çivilenmişim gibi sanki, öylece oturuyorum. Ama bu işin sonucunu merak ettiğimden ve de kanım deli gibi aktığından sanırım.. Evet şimdi bir kitap almaya gidiyorum.
...
Evet bir kitap almaya gittim ve bir Kitap aldım. El yazısındaki Sır, Melih Arat, 2008, Hayykitap. Hay Allah, çok güzel bir kitap hazırlamışlar bence. Ben kitabı ara vererek, düşünerek okuması sevdiğimden dolayı 57. sayfada bıraktım kitabı. Onun yeni yerine alışma sürecinde biraz yalnız bırakmakta fayda var diye düşündüm. Bu kitap gerçekten etkileyici. Güncel bir sırrın çözümlenmesine ışık tutuyor; el yazınızın, karakterinizi yansıttığını biliyor olabilirsiniz. Ama bunun nasıl analiz edildiğini şahsen ben bilmiyordum. Aslında kitabı okurken tahmin ettiğim bazı noktalarda gayet başarılıydım. Aslında bu konuda deneyim sahibi olmamıza rağmen, bu konudan uzak duruyor olabiliriz. Belki de bildiğimizi sandığımız konulardan birisi bu. Ama bu bile bana büyük bir keyif verdi.
Yılan
Saçma sapan. Sinirleniyorum. Sinirimden köpürüyorum. Ama dur! Öfkeyle kalkan zararla oturur. Sakin olmaktan başka..
Bu günlerde mehtap da koyboluyor, yerini hilale bırakıyor yavaş yavaş. Vay be! Bu da mı gelecekti başıma.
Denize düşünce, bir umut, yılana bile sarılıyor insan ya..
Bir de insanlar çok dedikodu yapıyor.
Boşa Geçen Zaman
Böylelikle son 20 dakikama girmiş oldum. Sanırım son 5 dakikamı huzur içinde, sessiz geçireceğim. Buna karar verdikten sonra, bakalım neler yapabiliriz.. Düşünüyorum.
Hayatım da işte bu yazı gibi yazılmayanlardan ibaret. Bu arada öğle yemeğini iple çekiyorum. Çekiyorum kendime öğle yemeğini. Sabah kahvaltısında iki kaşık dondurma yiyince, haliyle erken acıktım. Düşünüyorum..
Evet. 12'ye 5 dakika var. Şuan 4 dakika. Küsüratları saymıyorum. Hayata genel olarak bakıyorum. Ayrıntılara takılmadan. Ama onlar bana bazen öyle bir takılıyorlar ki. İşte o zaman beni benden alıyorlar. Aklım gidiyor. Sıkıntı basıyor. Uygun kelime neydi.. Hah, işte. "Bunalım". Bunalıma giriyorum sonra. Bir bardak su daha alıp, hemen geliyorum..
12 dakikam kalmış! İşte dünya telaşı, ertelemeler falan derken zamanımı tüketiyorum. Dur birazda dilberimi düşüneyim.. Acaba ne yapıyor şuan. Aman! Bu düşünceler bana aklımı yitirtecek. Neler neler düşünüyor. İçinden çıkılmaz düşünceler, beynimi kemiriyor. Bu benim çok hoşuma gidiyor aslında. Mazo..
(Bu sırada, süresi dolduğu için aramızdan ayrıldı. Yarım kaldı.)
İki Küçük Nokta
..
İki nokta sonra devam etmek yolculuğa.. Bak, hani oturmak yeni tanışmışken. Ortak bir nokta bulmak. Bitince, akşam olsa da. Ya da sabah. Tekrar ayrılmak birbirinden. Evet. Bir daha hiç görmemek. Tatlı bir anı olarak canlandırmak, zamanı geldikçe. Özlemek ama fazlası zararlı. Onu bildiğinden gelen yeni bir haz. Mutluluk kalbinde. Ömrün yettiğince, her gün. Devam etmek. Bu yolculuğa iki nokta sonra. Her bir bambaşka muhabbetler ortak noktalarda. Olabildiğince önyargısız. Olabildiğince sıradan. Olağan. Olağanüstü. Yalnız başına. Her gün başka bir insanla..
İşte budur iki nokta.Tek değil. Üç değil. Sadece.. Sadece bambaşka bir noktada. Birdenbire. Olağan. Olağanüstü.
Diş Taşı
..
Devam ediyor. Aynı şekilde. Tekrar, tekrar. Elindekini unutuyor. Bir tane daha alıyor. Kullanıyor. Atılıyor. Problem değil öyle de kullanıyor. Kurallara uymak mı? Onun üzerinde çalışıyor. O öyle olmaz işte. O da idrak ediyor. Ama nafile. Gelen gidiyor. Temizlik yapılıyor. Temizlik yapıyor. Sonra yavaş yavaş uykuya dalıyor. Öyle istiyor. Çekip uzatıyor ayaklarını. Bilmem. Evet. Soru soranlar cevap bekliyor. Tamemen teşekkür ediyor. Thank you for the great pleasure.
Cumartesi, Temmuz 11, 2009
Hacı Mehmet> Kardeşim
Şimdi bu arkadaşım Meraş esnafı, Meraş’tan olmayan müşteriler istiyor. Eğer yolu düşürse bu kardeşlerimin diyor. Buyursunlar gelsinler, gözüm başım üstüne diyor. Teşekküre hasret, aslında gülen gözler, tatlı sözler bekliyor. O hepinize selam ediyor.. Hepimize. Görmeseydim, seyretmeseydim inanmak istemezdim elbet. Aslında bana da yapılan bu saldırıya. Hem de ona yapılıyor ister istemez bu saldırı. Ama gerçekten kimse teşekkür etmiyor. O da ne yapsın garibim, kendini karıştırıyor. Benle birlikte o da küfür ediyor. Müftünün karşısında, Sena’nın Altınlarını satıyor. Gümüşleri de var. Kendi zevkini sunuyor. İsyanı basıyor, aşkını ilan ediyor. Affola..
Ben de ne yapayım. Boş durmadım. Duramadım. Sadece buraya değildi. Nereye gitsem orada yazdım.
Benim Hepiniz, Ne Fark Eder?
Yine gidiyorum.
Rüya mı? Görmüyorum.
Ağlamak mı? Bilmiyorum.
Gurbet, özlem. Onlar da ne?
Taşlaşmış kalbim,
Bunları bilmez benim.
Bir tek aşka yer bırakmıştım.
O da kapanıyor şimdi.
Bakalım yer kalacak mı?
Aslında niyetim,
Yarısını taşlaştırmaktı kalbimin.
Hatta tam değil. Biliniz.
Şu günlerde sıkıntı yok.
Beklerim gelin hepiniz.
Ya işte,
Baktınız tekrar sıkıntı var burada,
Benim yanımda sıkıntı var.
Gidersiniz.
Başka kucaklara.
Kalanlarınız olur yine de belki.
Oluyor çünkü bazen.
O zaman daha güzel günlere
Hep birlikte,
Onlarla gideriz.
Yollarda
...
İnarsınız. Az önce bir ziyaret yaptım. Yeni geldim. Devam etmeye. Bir bardak su koydum kendime. Serinletsin diye bedenimi. Biz bedenleriyle yaşayan insanlar için ihtiyaç olan suyla ovdum midemi. Bekledim, inanın. Sükür ettim. Lütfen. Böylece bitirmeye karar verdim. Tekrar görüşmek üzere, kelamı kestim. Unuttum seni sanma sakın.
İmkansız
Her ne olursa olsun. Ne olur, ölelim. Öldürün bizleri lütfen, sonra daha güzel bir dünya’ya sahip olmak umuduyla. Çalın, çırpın. Benim neden yok! Sıkıldım ben aslında. Ama bu saatten sonra, göstermem bile. Gelip geçici uğraşlarla kendimi avuturum. Tamamen çözümü kim kaybetmiş ki ben bulayım. Yapacak hiç bir uğraş bulamasam bile avunmak için, bu kez de uçmaya çalışırım belki de pencereden aşağıya atlamak suretiyle. Uçabilirsem ne mutlu, uçamazsam da iş kazasıJ Problem değil. Sıkıntı yok yani.
İnsanlar, bize garip gelenlere ne de tuhaf gözlerle bakarız. Evet doğru aslında. Her zaman her istediğimizi de yapamayız. Anamız, babamız var. Diğer yaratıklar var. Devlet var. Maliye var. Kanun var. Bir de yukarda Allah var. Doğru. İşte bu yüzden kendimi öyle bir biçime sokarız ki. Patlamaya hazır bomba gibi. İşte o zaman da kimse kimseye yaklaşamaz. Korkar insanlar, yanıbaşındakinden kötülük görmekten. Üzülmekten. İşte demek ki bu yüzden benim düşündüğüm teori; insanların yarısı mutluyken, diğer yarısı mutsuzdur. İşte bu yüzden imkansızdır mükemmelliğe ulaşmak.
Bir söz vardır; ağacın en tepesine çıkmak için yıldızları hedef almak gerekir. Hani. O zaman hiç ulaşamayız hedefimize. Burdan çıkacak sonuç için bence çok basit; aslında kimse hedeflerine ulaşamaz. En azından, tam manasıyla. O yüzden herkes daha büyük hedefler koyar. O zaman kimse mutlu olmaz. Çelişki var burada dostum. Hayatın her anında iki gaye öğretilmiştir biz zavallılara. Başarıya ulaşmak, mutlu olmak. İmkansız! Bence, bu imkansız. Başarıya ulaşarak mutlu olmak.
Amacımıza ulaşmak da öyle. Bence. Mutlu olmak da. Başarıya ulaşmak da. Ayrı ayrı, onlar da imkansız. Bölük pörçük. Manasız. Haklısın kardeşim. Mecburuz ama yaşamaya. Bize öğretilene göre, yaşamayı da biz istemişiz. Doğru ya da yalnış değil. Kesinlikle kesin değil. Mecburuz sanki yaşamaya..
Cuma, Temmuz 10, 2009
Yaw
Koyverrr. Biz koyunca kuralları, diğer kardeşlerimiz isyan edecek ya sen de şimdi yap yapacağını. Fani dünya. Polisi bilmemnesi. Sanki onlar her kurala uyuyor. Onlar da insan. Hepimiz malız. Valla. Ne bitmez tükenmez çile şu dünya. Böyle yapmazsak, nasıl geçer. Üretmezsen yepyeni kelimeler. Anlamlar. Anlatımlar. Perspektifler. Hepsi ulaşmayı bekler. Yap gitsin.. Kim takar seni sanki. Sen de takma. Kardeşiiim. Biz bize yeteriz ya. Öyle dedim. Heyy!
Uzlaşma
Bak bu konu içime dert teşkil ettirildi. Boşaltmak lazım bu içimi rahatsız eden fikri. İşte paylaşmak dediğimdi. Evet! Ne diyordumm.. Herkesin kendine göre dertleri var elbet. Önemli olan paylaşarak yaşamak ve sonucunda mutlu olmak. İşte bir de bunu denemek. Ona göre, daha önce doğru veya yanlış olduğumuza verdiğimiz o gereksiz kararı vermek. Kısacası, bi çok kez denemek. Denememekten farksız olduğu içindir.
Düşmanınla yine düşman olmak ama oturup da konuşabilmek. Paylaşabilmek fikirleri. Anlaşmaya, bir noktada uzlaşmaya varmak. Birleştirmek yolları. Uygarlık kurmak işte, daha büyük. Orkestrada da çeşitli instrumentler gibi. Oluşturmak hep birlikte en baba melodileri. Uzlaşmak. Anlaşmak. Hepimiz gerçekten kardeşiz. Savaş açacaksak, şeytana ya da her ne ise meleklere mesela. Hep birlikte savaş açmak.
Ama O da en son fikirde kötü değil mi. Çünkü Onlarda bizim kardeşimiz oluyor. Yaratan aynı olduktan sonra..
Kirlenmek Güzeldir
İşte budur aslında yıkıp yapmak. Daha güzeline ulaşmak için çalışmak. Çırpınmak hırçın sularda. İşte budur savaşmak. Kirlenmek budur. Cihat budur. Ne istersen O dur. Bayan da odur. Bay da odur. İşte böylelikle kirlenmek ve yeniden temizlenmek. Aslında hiç de ileride olmayan ileriye yönelmek. Her ne ise fikrimdir işte bu benim..
Bittin artık tutulmalar.. Umut etmesi levazımdı.
Aslındakilerden Sıkılanlardan
Sonra olacaklardan habersiz. Dedim ya yeni meraklar. Değişiklikler. "Sen çok değiştin!?" diyenler.. Olur elbet. Bilmezler ki onlar o "yasak elma" yı yiyerek tamamen farklılaşan Adem ile Havva nın çocukları. Unutur insan. Doğru. Ben de arada doğruyum. Belki. Unutuyorum. "Hatırlatan da olmasa, belki de daha güzel olurdu" dediğimi sadece kendim duyuyorken siz güzellere de duyuruyorum. Değil mi? Aslında hayat bazen ne kadar şaşırtıcı güzellikte. Bazen de ne kadar nefret uyandırıyor. Fark etmez. İşte. Abartmak da, Küçümsemek de. Fark etmes. Biz hepimiz insan olmaya artık mecburuz. Hayırlısı demekten başka ne çaremiz var ki. Gururludur az bile olsa insan. Kimse söz dinlemez. Dinletemezsin o yüzden. Çalış, çabala. Akbabalar hep dışarıda bekliyorlar. Ölmek bile aslında ne büyük bir macera.
Sonra, bu kez kızların bile suratına bakmadık. Walla! O kadar güzel bi muhabbet kurduk ki. Yaşamaya doyamadık. Mehtaba da ancak gece yatarken bakabildim. Sonra da "Hayırlısı" dedim. Benim tarzım bu. İşte renk de bu, aslında sanat da bu. Neler yapmadıkk ki. Ne hayaller!
Turki Ye
Türk Maliyesi de bi garipmiş yani. 5 yıl sonra zaman aşımına uğrayacak hadiseleri gelin siz 4. yılda incelemeye alın. Sonra da faiziyle birlikte iki kat parasını alın adamın. İyi güzel de. O kadar parayı ne yapacaklarsa. Heralde bi taraflarına sokarlar. Bilemeyecem artık. Pisman değilim ben kendim. Onlar da değillerdir muhtemelen.
Son olarak birkaç noktadan daha bahsetmek gerekirdi. Ne olacağını henüz bilmememle birlikte. Belki de bunun nedeni çok alternafimin olması. Ne ise ya ben askerlik de yapmayı düşünmüyorum. Neden gidip insanları öldürmek için eğitim alayım ki. Vatani görevmiş. Düşmanlarımız varmış. Pehh. Sanki tek düşmanı olan biziz. Biz sütten çıkmış ak kaşığız ya. Safız biz gelen geçen bize saldırıyor. Eminim diğer ülkeler de aynı mavrayı atıyolardır. Dedim ya ben pişman değilim. Düşünce ajanlarının her türlü işkencesine katlanırım da. Çünkü onlar da mecbur olacak ya.
Perşembe, Temmuz 09, 2009
Meraş 2009.. Çünkü Şuan Buradaym Ya
Bu benim memleketimde, yollar hep bozuk, memurlar hep mayhoş. Belediye binası denilen bir yer gördüm. Köy garajından farksız. Sırf bu yüzden köye gidip yerleşesim geldi. En azından ismi köydü çünkü oranın. Çelişki yoktu. Rahattı. Bizim bu memlekette kimse Belediye'yi yönetmeye uğraşmamış mı ne. Tembellik heye.
Neyse hele ki Chicco Doro diye bi yer açıldı burada da yoksa çekilmez bu şehrin çilesi. Orada daha kendini tam geliştirmedi de şimdilik idare ediyoz. En güzel yeri orası bence şuan. Bir de rahmetli Kebapçı Beyaz var idi. Onu da çok severdim. Ya toprağı bol olsun. Ne yapalım sırası gelen gidiyor. Yok, yok benim burada nefesim kesiliyor. Bu şehir hep böylemiydi acaba? Hometown diye söylemiom, bu Meraş'ı çok severim ama ruh güzelliğini şehrimin. Hatta oturur konuşurum ben onlan. İnsanını, yönetimini hiç karıştırma. En azından şuan hiç mi hiç karıştırma.
Ailem olmasa, arkadaşlarım bi de. Burdan sevgili de istemiom. Desene onlar da seni istemiyor zaten:) Haha..
Kimse siz.
Aşka da inandık. Halt ettik! Neye inandıysak boş çıkıyor. Neye inanacağımızı da şaşırır olduk zati bu yüzden. Bundan müteveelit yolumuzu da şaşırdık zaten. Bilmiyoruz. Serkeşçe yürüyoruz ölüme. Dümdüz, belirli bir yoldan değil. Serkeşçe. Nereye gittiğimizi biz de bilmiyoruz. Belki de bu güzel geliyordur bizlere.
Okuyanlar, anlatıları dinleyenler, insanları ve hayvanları sevmeyenler, küfredenler, kıskananlar. Hepinize selam olsun gözyüzünden. Aşıklara olduğu kadar Sizlere de. Evet! Ben işte herkesi karşıma alırım. Bu haz verir. Herkesle birlikte kimsesiz yaşamak benimkisi. Ne kadar korkunç bir ihtişam. Vasiyetim olsun; ölünce kemiklerimin ezilmesi.
Kafayı yemek, şuurumu kaybetmek. Bunun farkında bile olmamak ömür boyu. Lanet olsun! İşte ben bunu istiyorum. Artık çok da değil, hiç düşünmemek. Dua dilemek. Evet! Dua etmek. Evet! Uzanmak, yıldızları seyretmek. Ağlamak...
Beyler, Paşalar, Kelimeler, padişahlar öldüler. Aynı toprakta çürüdüler. Böceklerce yendiler. Ne yaptılarsa gördüler. Götürüldüler. Öldüler. Yaptıklarıyla gittiler. Biz de gideceğiz onların arkasından. Çareyok. Birlikteyiz. Beraberiz. Sizinleyiz. Ama aslında kimse siz.
Çarşamba, Temmuz 08, 2009
Yoldaşım. Aşkım. Nefretim.
Yaptıklarım, günahlarım belki sevaplarım.. Yapacaklarımın teyiti değil. İnsanlardan kendime sığınmak da keyfim değil. Beğenmek de değil. Beğenilmek de artık hiç mühit değil. Gerek değil. Ölmek de çözüm değil. Yaşamak da değil. Arada kaldım ya o da yolun sonu değil. Bu kez ne yaptığımı merak etmeniz. Sonuç değil. Amaç değil. Bitti denemez. Başlangıç hiç mi değil. Nedir? Bilen yaşamıyor. Yaşamadı hiç. Belki de. Ne yapıyor bu adam diye sormak işten bile değil. Ama çok ama çok içten. İçten. Evet. Gerçekten.
Umut bağlamaktayım bu akşam yine sana. Belki de mecburiyetten. Korktum galiba. Zaruriyetten. Yapacaklarım bir anlam ifade etmeyecek. Ama zorlamayla yapar insan. Yaşamaya meğillidir çünkü ölmeye olduğu kadar. Belki aşktan, belki nefretten.
Nereye kadar yaşar insan. Bi mutlu olmakla, bir mutsuz olmakla. Nereye kadar? Ölse ne olacak ki! Veya intihar etti diyelim. Günah mı şimdi? O da zaruriyetten, zorunlu da ondan. Onun da hakkı vardı ölmeye. Ama o böyle öldü. Kim derki sen de öyle ölmeyeceksin..
Ohh telefonla konuşmak bazen ne kadar keyif verir. Bilinmeyen bir yerden bir telefon gelsede dişiliğimi çağırsa. Aynı o tarz bi mutluluk duyar insan. Adı dangalanan ve aslında bataklıklarda batan şu dünyada. Ne fark eder bir an bir anda. O da oldu. Olacakların teyidi olmadan. Doldurdu günlerimi. Gelmesiyle.. Aslında başlangıcım benim kendi sonum oldu. Oldu bitti, tekrar geldi oturdu. Benimle kendim başbaşa konuştu. Soğmadan Dünyadan. Erimeden henüz. Sürekli bir elektrik buldu. Energi buldu. En beklemedik zamanlarında. Kiminle oldu. Kime geldi. Onun oldu. Sonra baktııı, durdu.
Konusu zaten yok. Konusuz bu bacım kardeşim yoldaşım. Sevgilim. Ailem. Aşkım. Yoldaşım..
Güzel bir Sabah! Acaba!!?
İşte bu yüzden planlarımızı yürürlüğümüze koyduk. Beynimizden ziyade kalbimize uyduk. Düşünmeden oturduk. Mehtaba dalmıştım ki. İşte o anda buldum kendimi. Kendi kendimi. Uzun zamandır aradığım benliği. Olmasa da olmuştu bana olan zaten yerini bulmuştu. Güneş ışığı ve sıcağının altında bir nebze esinti olmuştu kalbime. Hamallığımı, yıpranan belki de bedenimi sulayan gül suyu kıvamında gülücükler, buseler kondurmuştu. Kendime olağan çoğunlukla, yumrukla soldurmuştu aslında. Garip değil mi aslında. Anlaşılmayanlar ne kadar da garip. Farklı olmak acı verir. Katlanırsan mutluluk. İşte burada, tam burada tüm farklar biter. Başlar aslında tek gerçek, hepimiz "Bir"iz. Bir'e gideriz. Farklı değiliz. Kesinlikle emin olun, öldüremesek de nefsimizi. Aynıyız!
Sarı bir gün başlıyor. Kuşlar dışarıda. İnsanlar gibi onlar da kahvaltı aranıyor. Ne güzel sabahlar görmüş olanlar bilmiyorlar ki bugün nice mutluların tek güzel sabahı oluyor. Şuan gerçekleşiyor. İnatla. Tüm önyargılara. Aşklar doğacak bugün. Yuvalar yıkılacak. Aşıklar ayrılacak. Çocuklar ağlayacak. Mutlu olan da olacak. Mutsuzlar da olacak. Bugün yine tüm sıradanlığıyla aslında olağanüstü bir halde başladı. Tıpkı yeniden doğan güneşin defalarca tekrar ettiği gibi. Bugünü de..
İnsanlar hep duymak istediklerimi duymak isterler. Acaba! Evet. İnsanlar hep böyle mutlu olabilirler. Çelişki! İnsanlar her zaman mutlu olabilirler. Acaba! İnsanlar bilmecenin içinde bilmece çözdürülenlerdir. Evet. İşte ben buna inanıyorum. Kim ne derse çıksın desin. Umurumda mı? Değil! Ben isteğimi yaptığım misali, istediğime inanırım. En azından inandım. Kesin olmamakla birlikte. İhtiyacımı karşıladım. Evet! Bu günün başlangıcı bana güzel gelmişti.
Zaten ben ya ölecektim. Ya da yazacaktım..
TANRI YAZSIN…
Yaz dedi… Evet yaz… Ne olup bittiyse aynısını…Gidip ilk iş bir kalem alıp: Yazdırdım bende hakim bey…Okumam yazmam yoktur benim.Babamgil elimden tutup ilkokula götürdüklerinde her şeyim tamammış gibi bir tek kalemim noksandı ilk derste.Öğretmen azarlayıp atmıştı dışarı.Bazen denk gelirdi öyle her sene gelen hocalar içinde öylesi.Ters davranırlardı bazen çocuklara,Biran önce dertsiz tasasız bitirip mecburi görevlerini bir şehir merkezine kapak atmaktı dertleri.Gazeteleri,mektupları okuyan talebeleri izleye izleye kahvehane de hasattan sonraları birkaç harf tanıdım.Adımı yazmasını da öğrendim Allah’ıma bin şükür.Her neyse hakim bey sadede geleyim,yaş kemale erip de köyde kuraklık başlayınca dara düştü bütün köy.Köyün bir çok genci gibi bende aldım azığımı düştüm şehir yoluna.Sözde şehirde çalışıp para biriktirip kazandığımla da Almanya’ya işçi gideceğim.Orda da köşeyi dönüp bütün sülaleyi kurtaracağım.Okul okumamış da olsam güvenirler zekama,çalışkanlığıma…Haydarpaşa’da ilk trenden inmemle elimdeki adrese doğru yola koyuldum.Bir kaç sene evvelsi benim emmioğlu bacımla evlendiydi de ardından İstanbul’a yerleştiydiler.Emmioğlunun bir tanıdığı kahyalık yapıyormuş dolmuşlara,işe aldıracak beni.Aksiliğin başı orda nüksetti adresin yazılı olduğu kağıdı bir gence uzattım buradaki adrese gideceğimi söyledim.Beni vapura bindirip Kasımpaşa diye bir yere gönderdi.Oysa Gebze’deymiş bizim emmioğluyla bacım.Nerden bilecez cehalet işte.Kağıtta Kasımpaşa yazıyor sanıyorum,güvendim pezevenge.Afedersin hakim bey.Ağzımdan kaçtı.İstanbul’un büyüsü gözümüzü boyamış.Denize kuşlara köprülere bakmaktan içinde param pulum yolluğum olan çanta kaybolup gitmiş gözden.Deli gibi kalabalıklarda onu aradım durdum.Bulamadım haliyle.Yanlız beş parasız kaldınmıydı bunca kalabalığın içinde düşene birde sen vur misali basıyorlar tepene.Can ağrısı sanma ciğer paralanıyor.Kocaman kalabalık bir caddede dükkan dükkan iş sora sora gittim.Sonunda bir çorbacıda bulaşıkçı aldılar beni.Gece sabaha kadar.Sabah da akşama kadar eve diye yalandan çıkıp parklarda yattım bir hafta.Haftalığımı alır almaz da arazi oldum ordan.Ayıp olmamıştır yok yok.Zaten vaat ettiklerinin altında verdiler haftalığı.Aşçıbaşı da bunu hiç gözüm tutmadı diye fitliyordu patronu ben gördüm kaç kere.Sıkı sıkı tuttuğum kağıt parçasındaki adresi bir polise sorayım dedim.Devletin memurundan başka kime güveneceksin.O da ne işin var bu adreste,nerden geldin,nereye gidersin,kimsin nesin?diye sorguya çekmeye başlayınca korktum.Ne de olsa kafa kağıdımı da yitirmiştim çantanın içinde.İçimden üç Kulfallah bir Elham okuyum demeye kalmadı ‘’kimliğini göreyim’’dedi.Oysa belki panikleyip duaya dalmasam içimden sorduklarına düzgünce cevap versem hiç tutmayacak beni orda.Salacak gideceğim.Derken nezarethane derlermiş oraya.Böyle soğuk,bomboş ve rutubetli bir oda.Sabahına hakim karşısına çıkardılar beni.Hakim ‘’Şu tipe bak,şu tipe bak!’’diye bağırmaya başladı.’’Demek uyuşturucu satıp insanların canına kast ediyorsun!’’Töbe haşa hakim bey benim meselem kimliksizlik,kimliğim çalındı.Korkudan ağlamaya başladım.Bir çok uyuşturucu davası olduğundan beni de onlarla karıştırmış olacak ki günlük rutin fırçasını benim gibi suçsuz bir garibe attı.Canı sağolsun büyüktür devlettir sesimiz çıkmaz.Gereken yapıldı ve ben orda iki şey öğrendim hakim bey.Bir kimliğini asla kaybetmeyeceksin,iki uyuşturucu satmayacaksın...Yaradanın hikmeti işte.İyi ders oldu bana.Karakoldan çıkınca yürüdüm boylu boyunca koca şehirde.O kalabalıktan korkan ben,daha korkunç bir olayı atlatmıştım,artık kalabalıklar vız gelirdi onun yanında.Velhasıl bindim Eminönü’nden vapura ordan Haydarpaşa.Göz gezdirdim şöyle bir.Gözüm bir şey arar oldu.Heyecanlanıyordum artık eş dost akraba bir sıcaklığa muhtaç olduğumdan günlerdir bacımın emmoğlumun yanına gitmeye sabırsızlanıyordum.Atladım trene buldum sora sora adresi.Kapıda krallar gibi karşıladılar beni.İçeri bir girmemle gözlerimde şimşekler çaktı.Karşımda bana Haydarpaşa’da adresi yanlış veren adam ve hemen yanında da çantam.Adam beni sınamak için bir eşek şakası yapmış.Şansa sorduğum adresi görünce emmoğlunun daha önce bahsettiği kişinin ben olduğumu tahmin etmiş sözde,tiplerimizi de benzetince odur deyip bir katakulli düşünmüş o sıra.Çalıştığım yerden tut,karakol olayına kadar gözü üstümdeymiş,çantamı da o yürütmüş.Eee tabi ben bunları o an düşünüp akıl edecek kadar sakin değilim.Gelmemle aksiliklerin üst üste binmesi bende biraz sinir yaptı.Vay adi alçak hırsız,dolandırıcı köpek diyerekten hakim bey.Atladım adamın üstüne.Elime geçirdiğim ilk şeyi vurdum adamın başına.Cam bir kavanozmuş sonra kendime gelince söylediler.Adamı hastaneye götürdüler,beni de ayılınca yanına aldı emmoğlum.Olan bitenin aslını orda öğrendim.Ama mahallede olay duyulup yayılınca hastane polisi rapor tutmuş.Adam da bu serseri bu sinirle benim işime yaramaz,cezasını çeksin aklı başına gelsin deyip,baştan önce bir şikayetçi olmuş daha sonra şikayetini geri almış emmoğlunun hatrına.Bende özür dileyip arayı tazeleyince sözleştik.İyileşince adamcağız başlayacam yanında işe.Velakin hakim bey.Adamcağız da diyorum ama düşündüm taşındım hakim bey : bu hikaye de bir suçlu var ve bir tane de alınacak ders.Suçlu kalemimin yokluğuna sebep herkimse,alınacak ders ise bırak insanı yaradan sınasın.İnsanın insana yaşamayı öğretmesi,sınaması zor be hakim bey.Gerek ki ruhu,bedeni ve hayatıyla baş başa kalsın insan.Olaylar bundan ibaret işte hakim bey,şikayetçi olmamasına rağmen kamuyu ilgilendirirmiş benim adamın kafasına kavanoz vurmamın.Takdir senin…Sen de benim kafama vur ödeşelim…
SEYİR

Pek bir sıkıntılıysam böyle gecenin bir vakti eğer
Bilinsin vardır içimi sıkan birşey illa ki kayda değer...
Bomboş bir kalabalıkta dolaşırmışcasına meğer
Bir şelalenin gürültüsünde gibi,zaman akıp geçer.
Zaten yanlızız en kalabalıkken bile
Zaten gönlümüzün gözü yansımıyor ki dile
Gözümüz lokmalarda,hep diğerlerinde
Zaten herkesin bakışı içten,
(Herkesin ki göründüğü gibi değil yani)
Öyleyse gerçek yaşam sızı olmuyorsa biyerlerinde
Son mısraları da oku hisset derinlerinde...
Gözünün gördüğü yüreğinin içinde değil ki
Hayvanın bile yemek için bekliyor ölmeni
Yemek için söz dinliyor,karşılıklı sevgisi
İnsan hayvan,dünya dediğin şey doğa
Kim kimin hakkını yese,kim kimi boğsa...
Ah doğa(tanrı) da insandan olsa,doğaya doğsa
Sorardı bu amatör şair;
Nedir bu işkenceden aldığın keyif
Karşısına çıkıp konuşsa...
Belki bazılarının zoruna gider
Bu sözler birilerine ağır gelir
Belki de anlayan vardır
Zaten anlaşılmamaktan dertli
İşte o amatör şairden nacizane bir şiir...
Aşk = Nefret
Seni satın alamayacaklar.
Aptalların uydurduğu atasözlerine inanmayacaksın.
"Paranın satın alamayacağı yoktur", "Herşeyin fiyatı vardır" gibi sözlere kanmayacaksın.
Onurunla ve kalbinle akıllı yaşayacaksın.
...
Heyt be! Beni yolumdan çıkarmaya çalışan cahil insanlar! Size sesleniyorum. Dinleyin! Hepinizden nefret ediyorum. sürünün. Ölün. Siz duvarın öbür tarafındaki tımarhanede yaşayanlar. Ağlayın siz de.
Bu günlerde içimde bitmek bilmez bi nefret var. Ağlıyor resmen bulutlar. Onlardan gelenlenle ıslatıyorlar kalbimi. Keşke. Yumuşasa. Öldürüyorlar galiba beni. Hayatın her anından nefret ediyorum. Evet!
Gelemene ne kadar kaldı bilmiyorum sevgilim. Aslında! Acaba hayatımı nasıl değiştireceksin? Bilmiyorum. Katlanacağım ama. Beklemekte olmanın sonuçlarına olduğu gibi. Güzel günler hayal edeceğim. Mutlu göz yaşlarımı...
Öldürüyorlar sanki burada beni. Zindanlarda çürüyorum. Neşeli ve nazik gardiyanlar ruhumu kırbaçladıklarının belki farkında değiller. Bu yüzden ben buraya "Olamaz" diyorum. Olsa da ben bi türlü inanamıyorum. Ben ölmek istiyorum. Nefretle... Tükürmek hepinizin suratını temizlemek. Eriyorum. Ölüyorum. Bir dilim özgürlüğe muhtaç, yazıyorum da yazıyorum. Kimini yırtıyor, kimini saklıyorum. Bir müddet daha. Ağlıyorum. Bu zamanlarda. Uzun zamandır. Göz yaşım akmıyor. Kalbim dolmuş soğuktan.
Şimdi, burada suçlu ben miyim? Ne olur söyle!
Salı, Temmuz 07, 2009
Çek-Git
Demekki olağan bu dünya. Sen ne b.ksun öyle. Çıkıp gitmek geliyor içimden. Yaparım. O yüzden ben de. Ne olursa olsun. Burada çürümekten iyidir. Konulu olmaktan iyidir. Deim. Çürüyerek ölmekten zindanlarda.
Kaçacağım zaten. Sen de bana öyle bakma. Öldürürüm hepinizi. Hiç vicdan azabı duymam. Hapse falan da attırmam kendimi. İmha ederim birer birer tüm yasaları. Kuralları. Hepsi zaten insanların hatası olan saçmalıkları. Kendim gibi onları da.
Tüm insanlar hata yapabiliyorsa, kanunlar yanlıştır. Bir de seni mi çekeceğim. Ulan kaç kişi beni çekiyorsa ben de o kadar kişiyi çekeceğim. İtekleme!
Saçmalıyorum aslında maçlar hep berabere bitecek. Ağlayacaklar, gülemeyecek. Ben hiç iyi değilim. Bakma derin kahkahalarıma. Çürüyorum resmen sanki. Emir gelse senden, ona amade olcak kadar sıkıldım. Bağırdım işte bu yüzden ki kabuk çatlasın. Çıksın dışarı kelebek. Tüm pislikler, paslar temizlensin. Yeniden sular aksın. İşte bu umutt yaşatıo beni zaten. Ha yoksa 5 dakika durmam. Uçarım düşerken betona. İradeyse irade. Gerçekse gerçek. Gelecekse gelecek. Nr ise o. Aslında yok. 0.0.0. Olacaklar da zaten hazırlanıyor. Olacaklar oluyor. Yapılanıyor. Oluşuyor. Ben ise buna katlanıyorum. Ölürüm daha iyi.
Çookk yaşa! Ben de görebilir miyim? Sen kabul ettin. Öyle söyledin. Sağ ol, var ol. Kızamam sana. Sen de küçüksün daha. Ufacıksın. Bitmedin daha. Yaşlar kurumadı. Olmadı. Çok yaşa sen. Her ne ise. Onu yaşa. Bakacaksan da bak. Sen de seçimini yap. Atlamadan kainata, ölmeden demek istiyorum, seçeceksin. Beni üzeceksin ki sevineceksin. Üzülme sen ki ben üzüleyim. Bu daha cazip.
Selam olsun sana sevgili. Uğurlar olsun sana bunak! Bitti hepsi. Yarın ben gelirim. Garipseniyorum çünkü sanki burada. Daha fazla olmasa da herhangi bir yerden. Bir fark olduğundan değil. Ölümle yüz yüze olmak ki benim dileğim. Arzum. Namusun. Şehvetim.. Evet, tekrar oraya gideceğimi biliyorum. Nefretle yürüyorum. Seni çok seviyorum.
Sonuçlarına katlanarak yazdıklarımdan pişman değildim, değilim. Seni çok seviyorum.
...
Bu arada yukardakine de iki çift laf etmezsem olmayacak sanki.
Tamam. Anladık. Beni sınıyorsun. Sonsuza kadar kalsın. Kabul ettim ben. Tamam. Anladım. Benden büyüksün. Tamam. Anladık da neden böyle yapıyorsun. Elindeyse tüm taşlar neden mızıkçılık yapıyorsun. Küfredince de kızıyorsun.
Yaa! Doğru aslında. İnsanlara küfür ettik sonuç alamadık. Kızdık. Seni mi değiştirebileceğim sanki. Onlar bile değişmedikten sonra. Bunca zamansız sonra. Yine de teşekkür ederim. Yine de özür dilerim. Ama sen de hiç az değilsin! Seni seviyorum. Sevgilisin. Değersin.
Hoşçakal
