Pazar, Ocak 04, 2009

Bir Kedi Yavrusunun Psiko-Absürd Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler barbar iken; ben dedemi beşikte sallandırıp oraletimi yudumlurken; neymiş beni bu köye çeken? Kimi elbise diken, kimi acı çeken; bir halk varmış buğday eken…

Anadolunun kenarlarında, biraz da ortalarında, hafiften yukarıya doğru bir köy varmış. Yok yok, güneydeymiş. Dağların eteğinde, ırmakların göbeğindeymiş. Bu köyün insanları ırmakta buğday yetiştirir, kırlarda balık tutarlarmış. Bu derya kuzuları her gün yaylada otlarken, onlara küçük çocuklar eşlik edermiş. Bu küçük çocukların görevi çobanlık olmayadursun, bir çeşit gelenek olageledurmuş bu olay köyde. Bu kocaman yerde, bu küçücük köyden başka bir yer olmayınca insanlar da kapanıp kalmışlar içlerine. Bir süre sonra ne giden olmuş köyden, ne de buraya gelen olmuş. Çocuklar bir yandan amcalarıyla-teyzeleriyle balık bekler, bir yandan da sonsuza kadar yaşayacakları bu hayata şartlanırlarmış.

Küçük Merve henüz beş yaşındaymış. İki taraftan da örülü saçları, baştan aşağı açık mavi elbisesiyle tipik bir “bölge küçük kızı”ymış. Bulutlara bakar, onların nereden geldiklerini, nereye gittiklerini anlamaya çalışırmış. İçinde yaşadığı bu g.t kadar dünyanın çok yakınlarda bir sonu olduğunu, oraya giderse kenarından düşüp öleceğini düşünürmüş o yaşta. Merve’nin ailesi tipik bir bölge ailesiymiş. Bu köyde geleneklere ne olursa olsun uyulur, uymayanlar uyarılırmış. Hepimizin özlediği o msn muhabbetleri en güzel bu köyde dönermiş. İnsanlar gaz lambalarının ışığında ailece toplanır, msn’de güzel sohbetler ederlermiş. O zamanlar televizyon yokmuş, insanlar aileleriyle daha fazla zaman geçirirmiş. Değirmenlerle çalıştırtıkları bilgisayarlarının dallarından meyveler kopartıp komşularla yerlerken bir yandan da o seneki balıkların kalitesinden, tadından bahsederlermiş. Para kullanılmazmış burada; çünkü herkes aynı şeyi yapar, aynı şeyi kazanır, aynı miktarda kâr elde edermiş. Herkes kendine ve ailesine yetecek işi yapar, arada tek-tük eksik ve fazlalar en yakın komşuyla ortaklaşa giderilirmiş.

Merve bir sabah kalktığında bir süredir karnı şiş olan kedisinin doğurduğunu görmüş. O yaşta bir çocuğun normal şartlarda yapacağı gibi insanlarla hayvanların davranışlarını özdeşleştirmekte usta olan Mervecik, kendisinin de bu şekilde dünyaya geldiği sonucunu çıkartmış bu durumdan(ne yazık ki insanları leyleklerin getirdiği gerçeğini öğrendiğinde yıkılacaktır). Ağlamaya başlamış, bütün köyü birbirine katmış ve bal dolu havuzda umarsızca yüzmeye başlamış. Bu sırada yağmurun yağdığını gören miniciğimiz, iyice takmış kafayı bulutlara. Ne olursa olsun öğrenmeye karar vermiş nereye gittiklerini.

Almış eline cücük kedi yavrusunu, koşmaya başlamış bulutlar erimeden. Koşmuş, koşmuş ve koşmuş. Adını Elma koymuş kedisinin. Koştukça üşümüş, üşüdükçe Elma’ya sarılmış, avunmuş…

Evden uzak kaldığını kimse farketmemiş. Bu köyden kimse gitmezmiş, gittiği zaman da nasıl anlaşılacağı bilinmezmiş bu yüzden. Hiç anlaşılmamış gittiği; ne yapacaklarını bilememişler insancıklar. Buğday ekmişler, balık biçmişler, yeri gelip ayran içmişler… Ama asıl koşanlar, gerçekte kimmişler? Azıcık sevmişler, birazcık dövmüşler birbirlerini. Yıllar, yüzyıllar böyle geçmiş. Dönüp bakmışlar, bir arpa yolunu boy boy gütmüşler…

Merve ise artık köyden kaçmış, dağlar aşmış, bulutlar kovalamış bu kısacık yolda. Saatler sonra o g.t kadar dünyanın sonuna gelmiş, atlamış…

Aralık 11, 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder