Cuma, Kasım 27, 2009

Sureti, Haleti...

Bilirsiniz ki genelde başkalarının yapmasına gıcık olduğum şeyleri yapmaktan geri duramıyorum. Daha da bilirsiniz ki eleştirdiğim, tartıştığım şeylere de upuzak duramıyorum. Karşımdakiler gerçekten minicik de olsalar, küçülüp onların boyuna inmekten gocunmuyorum! Geçen gün yine kendime ve hayata gıcık olup, sanat akımı gelecekse onu da biz getiririz diyerekten bir manifesto bile yazdım. Gerekirse Lars abim gibi kendi manifestomu kıvırıp bir tarafıma bile sokabilirim işler yolunda gitmezse. Ama zaten şu an nerede işler yolunda gidiyor ki? Parayı tuvalet kağıdı gibi kullanan Dubai bile şu an sıçmak üzere, ama bu sefer gerçek kağıt kullanmak zorunda kalacaklar sanki. Tekrar gönderme yapayım çaktırmadan, anlayan anlar: Ece, bu kuyruk beni rahatsız ediyor.

Hatta çaktırayım, ben bir gün Ece’ye yazı yazamayan herkesin yazı yazamadığı üzerine bir yazı yazarak yazı yazamamaktan kısa bir süreliğine kurtulmak gibi garip bir yönteme başvurduğunu söylemiştim. Ece de o an yanında bulunan oyuncak, tüylü müylü, pofuduk timsahı eline alıp benim onun kuyruğundan rahatsız olmamla ilgili bir örnek vermişti. Sonra kedisi beni tırmalamıştı, o kimseyi tırmalamaz demesine rağmen! Bunun intikamı da alınacak Ece! Satanist örgütlerle işbirliği içerisindeyim. Neyse, kendi içimde tutarlı bir insan da değilimdir ki dışımda olayım! O yüzden o kuyruğun beni rahatsız ettiğine bir kerecik değindikten sonra saçma sapan gençlik ateşlerinden bahsedeyim. Kendimi çok severim, Ahmet, Mehmet, Ayşe beni sevmeyebilir, ama ben kendimi severim. Ve bu durum o kadar garip bir hal almaya başladı ki, kendim gibi bir insanın beni sevmesinden de mutluluk duymaya başladım. Sonra böyle bir şeyden mutluluk duymakta haklı olduğumu düşünmeye başladım ve “haklıyım tabii, ben de olsam beni çok severdim” dedim. Burada film koptu, ben ben miyim gibi saçma sapan sorular aklımı kurcalamaya başladı. Ben ben olmasam kendimi niye seveyim ey okur? İnsan kendini sever, gerisi dolaylıdır. Kendini mutlu eden, edeceğini düşündüğü insanı sever, bu da cümlenin başında değinildiği gibi kendisi içindir. Uzatmayayım…

Hiçbir şeyde mantık aramamaya başlama yolunda gayet uzun mesafeler kat ettim. Kat kat oldu o mesafeler. Ve inanır mısınız, hakikaten, inanır mısınız? Ben inanmam mesela ama konumuzla alakası yok. Ve inanır mısınız, mantığı aramadıkça o sizi buluyor! Yani etrafınızdaki insanların mantıksızlığını ne kadar kabullenebilirseniz, o kadar mantıklı bir iş yapmış oluyorsunuz diyelim de kıvıralım cümleyi. Ama bu felsefenizi insanlara anlatamıyorsunuz. İnsanlar ters köşelerle, kasıtlı mantıksal hatalarla sizin düşüncelerinizi değiştireceklerini sanıyorlar. Anlamıyorlar ki sizin de en azından basit, temel mantık öğelerini kullanabilecek bir beyniniz var… Kendi adıma konuşursam: kendimi sadece ben değiştirebilirim. Beni değiştirebilmeniz için beni anlamanız lazım, beni anlamanız için de biraz iyi niyet ve ilkokul üstü bir zekadan fazlasına ihtiyacınız yok çoğu zaman… Neyse, değişmiyorum işte, gıcık olduğumla kalıyorsunuz… Beni kuru kuruya gıcık etmek, sinirlendirmek veya üzmek sizin elinize ne geçirecek bilemem… Hani siz de bana gıcık oluyorsanız “Yusuf, bir siktir git” deyin kısaca, bir daha yüzünüze bakan benim gibi olsun! Tekrar ediyorum: bende “özellikle insan ilişkileri” çok temel düzeyde işliyor. Yani karşıma dünyadaki ilk bilgisayarı koyun, onunla bile çok rahat anlaşırım. Benimle anlaşmak, bana bir şeyi ifade etmek, beni bir şekilde değiştirmek için bin dereden su getirip, garip planlar yapıp, anlaşılamayacak kadar saçma kararlar ve yöntemler denemenize gerek yoktur, benim beynim var. Ama maalesef ki insanlar genelde “beni anlama” kısmında problem çekiyorlar ve bunun sorumlusu ben değilim.

Bu arada bu yazıyı öyle kendimi evrene enerji olarak salmak için yazıyorum… Yani hiçbirinizi ilgilendirmediği gibi, hepinizi de ilgilendiriyor, hepimiz evrenin sakinleriyiz… Ta ki birimiz zamanda atlayana kadar… Zamanda yetmiş arşın atlayana kadar belki! Zaman oradaysa, arşın burada diyemezsiniz de, çakar rölativiteyi alnınızın ortasına adamlar. Fizikçiler garip insanlar, Matematikçiler daha da garipmiş onu anladım birkaç dönemdir. Yani izlenimlerime göre Fizikçiler tüm normal mesleki veya akademik güruhlar gibi ikiye ayrılmış durumda, “garip olmayanlar” ve “garip olanlar”. Garip olanlar ise kendi içlerinde birbirlerine çok benziyorlar. Matematikçiler öyle değil, belli bir standartları yok garip olanlarının bile. Daha gerçekçi bir dal olduğu içindir belki. O değil de, ben kendimi bir türlü bulamadım ona yanarım. Aslında yanmam lan… İnsanın kendini bulması gerekmiyor bence, insanın kendini sürekli araması gerekiyor. Şu an hâlâ kendimi arıyorum. En sevmediğim geyik şudur: “kendini on yıl sonra nerede görüyorsun?” Yapmam, yapanı da sevmem. Bu saçma salak soruya “bilmiyorum” diyebilen adamdır bence. İnsanın yapacakları, yapmayacakları olacak tabii ama on sene sonra kim öle, kim kala. Hiçbir zaman plan insanı olmadım. Buna rağmen küçüklü büyüklü takıntılarım yok değil ama… Plan yapmaktansa, yalın ve öz bir şekilde “yapmayı” tercih ederim. Yapmak! Ne güzel bir eylem. Bilimsel araştırmalar insanların genelde yapmadıkları şeylerden dolayı daha çok pişman olduklarını gösteriyor. Bu öyle tahmin edileceği gibi küçük bir fark da değil, birkaç kat fark var arada resmen. Hızlı karar vermeyi çok severim. Vereceğim kararın ciddiyetine göre hızının azalması “adamım” diyenin normal karşılaması gereken bir şey, o kadar da carpe diem meraklısı değilim. Herkes bir yerlere gelmek ister, sadece kendimi ilgilendiriyorsa bu konu, karar benim köpeğim olsun ulan! Onun dışında sorumlulukları zorunluluklardan çok daha fazla severim. Kolay kolay söz vermem, eğer verdiysem rahat olun, gözlerinizden öperim…

Her insan gibi benim de fikirlerim var… Duygularım da var hatta! Beni ben yapan tüm şeyleri düşündüğümde, anlatmayı her zaman sevmediğimi de fark ederim. Anlık olaylarda tamamen dışavurumcu, genel meselelerde “her şeyi anlatan, ama her şeyi değil”ci olurum. Bu yazıda savunduğum tüm düşünceleri, anlattığım tüm kişilik özelliklerimi iki saniye içinde değiştirme hakkımı saklı tutarım, elletmem kimselere. Bir de çok kötü bir tabir var “gösterip de vermemek” diye… Yani gösteriyosun, ver bari dimi! Ben vermeyeceğim şeyi göstermem, vereceksem de çıkartır masaya vururum arkadaşım. Net olmak lazım. En sevmediğim insan belirsiz insandır. Allah belasını versin o insanın. Defolsun gitsin o insan. O insan osuruktan nem kapar, her zaman bir ne yapacağını bilememe durumundadır. Pis insan seni! Kimse şunu bilmiyor mu çok merak ediyorum: her zaman ne yapacağınızı bilmeniz gerekmiyor. Bununla birlikte, bu boktan hayatın da bir götürüsü olarak: her zaman bir şeyler yapmanız gerekiyor. O yüzden bilen insandansa, yapan insana bayılırım. Nerede öyle bir insan var, orada bir net insan, bir sevgi pıtırcığı, arkadaş olunası, saçlarıyla oynanası bir insan var. O insanın saçları kıvırcık, kazağı yeşil, yüzünde mahçup bir gülümseme var. Ama gülümsüyor işte, yapıyor çünkü. Düşünme eyleminin tamamen karşıtı değilim. Ama çoğu zaman saçmalıyoruz. On düşüneceksek on beş düşünüyoruz. İşte o gereksiz beş düşündüğümüzü yapmak için harcasaydık şimdi kim bilir nerelerdeydik insanlık olarak.

Buradan söylüyorum: Dinsel devrim, cinsel devrim, siyasi değişim vs. getirilecekse onu da biz getiririz. Biz kim miyiz? Ben, kendim ve şahsım. Suretim ve haletim. Aletim der gibi oldu sanki, yani bana öyle küçük bir cinsel çağrışım yaptı, belki size yapmamıştır ama yaptıysa ve azıcık gülümsediyseniz ne mutlu bana… Kafandaki zincirlerden kurtul ey okur, “it is do o’clock” demiş Barney Stinson. Zamanını salt düşünmeye değil, verimli düşünmeye ve mümkün olduğunca “yapmaya” ayır. Adamı hasta etme. Sen safsındır, açıklama da yapayım sana: “biz getiririz”deki biz insanın kafasının içindeki gücü temsil ediyor, yoksa beni, Yusuf Salman’ı temsil etmiyor… Evet, içine sıçtım bu açıklamayla ama gerçekten anlamayanlar var. Deli oluyorum ulan! “Cern’de çarpışan protonlarda Allah yazısı görülmüş” deyince inanıp “aaa! cidden mi?” diye ciddi bir şekilde soran arkadaşlarım var benim. Aynı cümleye “sen Allah’la dalga mı geçiyorsun, utanmıyor musun, ayağını denk al” diyen, yıllardır da tanıdığım arkadaşım var. Kusura bakmayın ama, sığır sığırlığını hemen belli etmek zorunda değil, yıllar sonra çıkabiliyor her şey ortaya… Buradan o sığır arkadaşlarıma da selam ederim. Sizinle bile -çok samimi olmasak da- arkadaşlık edebiliyorsam, ben gerçekten bir evliyayım. Arapçası: enel gerçekten bir evliyayım. Arapsaçı: çöz beni arapsaçı, çivi çiviyi daha da kalınlaştırır, bu değildir bunun ilacı.

Umarım ki yeterince samimi olmuşumdur. Yoksa tarzdı, mantıktı, tutarlılıktı, toplumsal normlardı… Yemişim bunların hepsini, hatta -küfür geliyor, çok terbiyeliyim, sütten çıkmış ak kaşığım diyorsan dur-, hatta, hatta sikeyim bunları size bir şey olmasın sevgili okur. Size bir şey olmasın, ama aslında olabilir de… Olması pek şeyimde değil yani, kusura bakmayın, benim samimiyetim de böyle. Ayağınıza bakarken çaktırmadan da olsa belirtirim, ayakkabın çok güzel diye… Aklımda varsa, senin aklında da olacaktır, bu da son sözüm olsun…